Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: Vatan partisinden 100 bin imza açıklaması: dilekçe hakkı gasp edilemez
Birgün:
Erdoğan'a, ne söyleyeceğini yazarak gösterdiler
Cumhuriyet:
HDP: 2018 mücadele yılı
Anayasa:
Meclis, Avrupa’da artan İslamofobiyi inceleyecek
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Ali Sirmen, 7 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “‘Fetöloji’ Paris’te geçer akçe değil”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Artık siyaset sahnemizde, demagoglarla, Fetöloglar, kol kola at oynatmaktadırlar. Her eleştiri her çıkış karşısında yanıt hazırdır: FETÖ ağzı kullanma! FETÖ’cülük yapma! Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da son olarak Paris’te Fransız Cumhurbaşkanı Emanuel Macron ile yaptığı görüşmenin ardından düzenlenen basın toplantısında, kendisine, Suriye’de savaşan Selefi gruplara TIR’larla silah gönderdiği için pişman olup olmadığı konusunda soru soran, Fransız gazeteci Laurant Richard’a yanıt olarak, “FETÖ ağzıyla konuşmamayı lütfen öğrenin!” yanıtını vermiştir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu konuşma bir Türk gazetecisiyle Tayyip Erdoğan arasında cereyan etmiş olsaydı, bağımsız yargımızın kimi bağımsız savcıları durumdan vazife çıkarırlar, hoşa gitmeyen bir karar vermesi halinde, bizzat kendisinin FETÖ’cülükle suçlanacağından korkan kimi yargıçlar da hemen gereğini yaparlardı. Ama Paris’te “Fetöloji” geçer akçe değil. Bu tür suçlamalara kimse kulak asmadığı gibi, FETÖ savı geçerli bir mazeret olarak kabul de görmüyor. AKP iktidarının Suriye’deki, başta El Nusra olmak üzere radikal İslamcı terörist örgütlere MİT kamyonlarıyla, silah gönderdiğini haber yapanlar ve bu iddiayla ilgili bilgi verdiği ileri sürülenlerin ağır suçlamalarla içeri tıkılmaları da bir sonuç vermiyor.
Türkiye’nin Suriye’deki selefi terör örgütlerine yardım ettiği AKP iktidarının teröre yardım eden bir iktidar olduğu yalnız dünya basınında haber olmakla kalmıyor, aynı zamanda ABD’de Trump yönetimi tarafından da dile getiriliyor. Türkiye’nin Suriye iç savaşında teröre yardım eden bir taraf olduğu konusundaki yaygın kanı, ne yazık ki Washington’ın, PKK’nin uzantısı PYD – YPG’ye silah yardımı yapmasını haklı göstermesine gerekçe olarak sunulabiliyor. Dışarıda, Suriye iç savaşında taraf olmuş, teröre karşı mücadelede güvenilmez damgasını yemiş olan AKP iktidarının demokrasi, basın özgürlüğü ve insan hakları konusundaki kötü görüntüsü eklenince, AKP güdümündeki Türkiye’nin imaj erozyonu daha da artıyor. Sorun bu duruma çare bulmaktır ki bunun da yöntemi, bütün dünyada demagojiyle eşanlamlı olarak algılanan “Fetöloji” değildir. “Fetöloji”, bir zamanlar konvertibilitesini yitirmiş Türk Lirası gibi, ancak yurtiçinde bir anlam taşır, ama sınırlar dışında geçerli akçe olmayan, beş paralık değeri bulunmayan bir nafile yöntemdir.
…***
Ahmet Takan, 7 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Macron, "Kardeşim" olmayı reddetti!.”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AKP Genel Başkanı R, Erdoğan "kabine revizyonu yok", Başbakan Binali Yıldırım da "ağanın lafının üstüne laf söylemem" dese de iktidar kanadında konunun saraydaki çalışma masasının baş köşesinde olduğu biliniyor ve açıktan kulislerde söyleniyor. Tek adam rejiminin bilumum korkulardan dolayı kimse kameraların karşısına çıktığında bildiği ve iştirak ettiği çalışmalar hakkında bile doğruları konuşamıyor. Herkesin kendisine göre bir çekincesi var!..Devlet işleyişinde 16 Nisan referandumunun sonuçlarını somut olarak yaşıyoruz. KHK'larla yönetilen ülkede tek adam rejimi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Erdoğan daha Paris'e gitmeden önce, Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un, Türkiye'de fikir özgürlüğü ve insan hakları uygulamalarını eleştiren sert mesajları kamuoyuna yansımıştı. Bu durum diplomatik temayüllere ve nezakete uymayan alışılmamış bir durumdu.Ancak, yaptığım küçük çapta bir araştırmada bu tavrın arkasında diplomatik bir krizin yattığı bilgisine ulaştım. Saray kaynaklarından edindiğim bilgiye göre, her zaman olduğu gibi Erdoğan'ın bu dış gezisinde de Dışişleri Bakanlığı diplomatları yine devre dışı bırakılmış. Erdoğan, Fransa'ya yapacağı ziyareti Paris ile diplomasi kanallarından görüşme yapılmadan. Macron'dan kesin teyit alınmadan duyurmuş. Macron, Erdoğan'ın Paris'e geleceğini duyunca, diplomatik kanallardan bu durumdan duyduğu rahatsızlığı iletmiş. Saray kaynaklarının ifadesiyle Macron'un sitemi, "beni bu şekilde kullanmanızdan rahatsızım" mealindeymiş. Anlayacağınız, Erdoğan'ın Paris ziyareti biraz (!) metazori gerçekleşmiş. Şimdi diyeceksiniz ki; "sen böyle yazıyorsun da.. Erdoğan Paris'e gitti, milyarlarca avroluk füze,uçak alımı anlaşmaları yapıldı. Bir de Erdoğan, Macron'a AB konusunda sert fırçalar attı." Ulaştığım bilgilerin çapraz sorgulamasını yaptığım diplomatik kaynaklar, bu duruma da şöyle izah getirdiler:"Avrupa, Türkiye'yi NATO'da tutmak istiyor. Erdoğan'ın olası çılgınlıklarına karşılık onu idare etmek, Türkiye'yi Avrupa'dan koparmamak için durumu idare etme yoluna gidiyorlar. Bir de Suriyeli mültecilerin, başta Fransa olmak üzere Avrupa kapılarına dayanma korkuları ve riski var..."
…***
Kazım Güleçyüz, 7 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, “Uzun tutukluluklarla yargısız infazlar artık bitmeli”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Aralarında gerçekten darbeci zihniyete sahip insanların da bulunduğu, hattâ bazılarının bu suçlama ile hüküm giydiği ve haklarındaki kararların Yargıtay onayı ile kesinleştiği Ergenekon ve Balyoz sanıklarının yargılanma sürecinde en çok tartışılan konulardan biri uzun tutukluluk süreleriydi.Bu tartışma o süreçlerin en son aşamasında tavan yaptı ve sonuçta, gerek yapılan yasa değişiklikleri, gerekse AYM kararlarıyla, tamamına tahliye yolu açıldı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
Kesinleşmiş mahkûmiyet kararı olanlar dahil, sanıkların hepsi serbest bırakıldı.Sonraki süreçte açılan davalarda astronomik tazminatlara hükmedildi ve bu yönde kararlar çıkmaya halen devam ediyor.Bu paralar milletin cebinden çıkıyor. Hak ihlâllerinin faturası yine halka ödetiliyor.
Şayet darbecilikle suçlananlar dahil herkes için geçerli olan âdil yargılama hakkına riayet edilmiş olsaydı böyle olmazdı.
O süreçlerde buna uygun hareket edilmiş, özellikle uzun tutuklulukların yargısız infaza dönüşmesine meydan verilmemiş olsaydı bunlar olmaz ve iş buralara gelmezdi.
Ne acıdır ki, o zaman olup bitenlerden ders alınmadığı, tam tersine o dönemdeki hukuksuzlukların üstelik çok daha geniş ölçekte, çok daha vahim boyutlarda tekrarlandığı, yargının adeta rövanş aracı olarak kullanıldığı yeni bir süreçten geçiyoruz.
Delilsiz tutuklanan ve her ay “deliller toplanmadığı için tutukluluğunun devamına” karar verilen onbinlerce masum insan var.Bunların içinde, darbeyle de, terörle de hiçbir alâkaları bulunmadığı halde iftiraya uğrayıp içeri tıkılmış, yoğun bakıma ihtiyacı olan ağır hastalar, yaşlılar, yeni doğum yapmış gencecik anneler, beraberlerindeki bebekleri, taze gelinler, öğrenciler... var.Hayatları boyunca hiç mahkemeyle işi olmamış, dahası cezaevi kapısının önünden dahi geçmemişken, aylardır demir parmaklıkların ardında süründürülen insanlar için “tutuksuz yargılanma”yı dahi erişilmez “lütuf” haline getiren bir süreç yaşıyoruz.Ergenekon ve Balyoz sanıkları dışarıda iken, ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmaları istenen 28 Şubat sanıkları da tutuksuz yargılanırken, onbinlerce masumun hâlâ içeride tutulduğu bir süreç! Yazık, günah...Hiçbir delil olmadan MİT listeleriyle aylarca zindanlarda süründürülen masumlardan bazılarını bilahare ayırıp “Yanlışlık olmuş, sizi boşuna yatırmışız, pardon” diye salıverdikten sonra diğerlerini içeride tutmaya devam etmek... Hukuku bu hale getirenlere yazıklar olsun.