Türkiye'den köşe yazarları
Birgün: AYM kararına darbe!
Cumhuriyet:
AYM'nin kararına rağmen tahliye edilmeyen Altan ve Alpay’ın avukatlarından ikinci başvuru
Yeniasya:
Trump'ın "iğrenç ülkelerden geliyorlar" sözlerine bir tepki daha!
Milli gazete:
Saadet lideri Karamollaoğlu: Hükümet uzaklaştırıyor, Cumhurbaşkanlığı seçiminde kendi adayımızı çıkaracağız
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Özgür Mumcu, 13 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Adalet mülkün temeli”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Anayasa Mahkemesi’nin Turhan Günay, Şahin Alpay ve Mehmet Altan’ın hak ihlaline uğradığını tespit ettiği ve tutuklu olan Alpay ve Altan’ın tahliyesini gerektiren kararı önemliydi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden önce karar verilmesi işin bir ayağıydı. Diğer ayağı ise hukuk devletinin tamamen ortadan kalkmadığının gösterilmesi ve yargının bir bütün halinde yürütmenin emrinde olmadığının işaretinin verilmesiydi.Kendi iki üyesinin tutuklanması hakkında verdiği hukuki gerekçeleri bir hayli sallantılı karardan ve özellikle OHAL KHK’lerini denetleyemeyeceğini ilan ettiği karardan sonra Anayasa Mahkemesi’nin hâlâ var olduğunu ispat etmesi bakımından da önemli bir karardı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bunun yanında, diğer birçok tutuklu gazeteci için emsal niteliğinde bir karar niteliğiyle Türkiye’nin dünyanın en çok gazeteci hapseden ülke unvanını taşıma utancını sona erdirme imkânı da sunmaktaydı.
Gelgelelim, Alpay ve Altan’ı yargılayan 13. ve 26. Ağır Ceza Mahkemeleri, “gerekçeli karar tebliğ edilmediği ve Resmi Gazete’de yayımlanmadığı”nı ileri sürerek, tahliye taleplerini reddetti.
Bunun üzerine Anayasa Mahkemesi’nin Twitter hesabından Günay, Alpay ve Altan hakkındaki kararların kendi internet sitesinde yayımlandığını duyurması da akıllara sosyal medya üzerinden atışan magazin figürlerini getirdi.
Daha önce, Can Dündar ve Erdem Gül de benzer bir Anayasa Mahkemesi kararıyla tahliye edilmişti. O zaman Sayın Erdoğan, mahkeme kararına saygı duymadığını ve tanımadığını söylemiş ancak karara “sessiz kalacağını” da eklemişti. Sonuçta, Gül ve Dündar tahliye edilmişti.Demek ki hukukun işlemediğini düşündüğümüz o dönemde bile, hukuk devletinin mahkeme kararlarına uymak gibi asgari bazı kırıntıları hâlâ varmış. Bugün ise hükümet sözcüsü Bekir Bozdağ, Anayasa Mahkemesi’nin sınırını aştığını ifade ederek, demokrasinin temel koşulu “kuvvetler ayrılığı”nın Türkiye’de hiçbir şekilde geçerli olmadığını ilan edebilmekte. OHAL KHK düzeninde, KHK’lerle anayasaya aykırı düzenleme getirebilme imkânı zaten normlar hiyerarşisini altüst etmişti. Ağır Ceza Mahkemeleri’nin Anayasa Mahkemesi’nin kararını uygulamaması da bu altüst oluşun adli mercilere bir yansıması. Fiilen anayasayı ortadan kaldırırsanız, doğacak hukuki boşlukta siyasi güç ilişkileri belirleyici olacaktır. Bu da yürütmenin, yargıyı tamamen boyunduruğu altına almasıyla sonuçlanır. Hukuk devletinin ölümü, demokrasinin de ölümü demek. Türkiye’de demokrasi sahte bir kabuktan ibaret. “Adalet mülkün temelidir”, mahkeme salonlarına asılacak bir süs objesi değildir. Adaletin çökmesiyle mülkün yani devletin de çökeceğini anlatır. Yaşadığımız da budur. Ağır Ceza Mahkemeleri’nin bu yanlış karardan dönüp anayasaya uygun davranmaya başlamasını umalım. Anayasa Mahkemesi kararının uygulanması sadece müthiş bir şekilde daralmış hak ve özgürlükleri bir nebze rahatlatmakla kalmaz aynı zamanda devletin temelinin çatırdamasını da engeller. “Yerli ve milli” olduğunu iddia edenler, devletin bekasını dillerinden düşürmeyenler, yaptıklarının nereye varacağını göremeyecek kadar kendilerinden mi geçtiler?
...***
Kazım Güleçyüz, 13 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, ““KHK’ları MİT hazırlıyor””başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“OHAL KHK’larından biriyle üniversitedeki görevinden ihraç edilen anayasa hukukçusu Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nun “KHK’ları MİT hazırlıyor” sözü, yaşadığımız süreçteki istihbarat vesayetinin yasamaya bakan yönünü vurgulayan son derece önemli ve çarpıcı bir tesbit.Demokratik işleyişte kanun tasarıları siyasî otoritenin talimatıyla ve onun belirlediği çerçevede bürokratlarca hazırlanır.Oluşturdukları metin önce Bakanlar Kurulunda, sonra Meclisin ilgili komisyonlarında ve ardından Genel Kurulda enine boyuna müzakere edilir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Toplumun ilgili kesimleri de bu sürece katılır ve gerekirse katkı verir.Böylece kanunlar, her aşamada aktif ve yoğun katılım ve katkılarla geliştirilip olgunlaştırıldıkları ve olabildiğince geniş bir mutabakata dayandırıldıkları ölçüde isabetli, sağlıklı ve uzun ömürlü olurlar.Ama emrivaki usulüyle yürürlüğe konulan OHAL KHK’larında bu süreçler işlemediği için, uzun dönemlere yayılan çok yoğun bir sorunlar silsilesi biriktiriliyor.Dahası, Kaboğlu’nun “MİT hazırlıyor” tesbiti, işi çok daha çetrefilli hale getiriyor.Bu tuhaf durum, yargının yanı sıra yasama ve yürütmenin de istihbarat vesayeti altına alındığı vakıasını gündeme taşıyor.
Kurulan sistemin çok önemli ve tamamlayıcı bir ayağı da, yine istihbarat kaynaklı manipülasyonların aracı olma işleviyle yapılandırılan ve şekillendirilen medya. Gerek devletin bütün erkleri ve kurumları, gerek iktidarıyla ve muhalefetiyle siyasetin tamamı, gerekse sivil toplum, kontrollü ve güdümlü bir medya üzerinden gerçekleştirilen algı operasyonlarıyla yönlendiriliyor.Gazeteler istihbarat bültenleri gibi çıkarken, televizyon kanallarına bunların görüntülü versiyonları olarak iş gördürülüyor.Sosyal medyada ise kadrolu ve maaşlı troller kullanılarak operasyon çekiliyor.Bütün bunlar, şekil olarak demokrasi görüntüsü altında gerçekleştiriliyor; ama demokrasiye gerçek anlamını kazandıran adalet, hukuk, hak, özgürlük, eşitlik, çoğulculuk ve kapsayıcılık gibi temel değerlerin hiçbirini tanımayan ve kaale almayan otoriter ve totaliter bir yaklaşımı dayatıyor.Devlet ve toplum istihbarat vesayeti altındaysa orada demokrasiden söz edilebilir mi?
…***
Taha Aykyol, 13 Ocak tarihli Hürriyet gazetesinde, “Ey hukuk”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“ANAYASA Mahkemesi’nin “ihlal” kararı üzerine Şahin Alpay ve Mehmet Altan’ın ivedilikle tahliye edilmesi gerekirdi. Fakat ağır ceza mahkemeleri “karar tebliğ edilmedi” ve “Resmi Gazete’de yayımlanmadı” gerekçeleriyle AYM kararını uygulamadılar, tutukluluğun devamına karar verdiler.Bu iki gerekçe de isabetli değildir.Çünkü ilgili kanunun 50. maddesinde “tebliğ”den de “Resmi Gazete’de yayın”dan da bahsedilmiyor.“Resmi Gazete’de yayın” kanunların iptaline ilişkin davalarla ilgilidir; “bireysel başvurular”la karıştırmamak lazım.Bireysel başvurularda AYM “tahliye” kararı veremez, “ihlal” kararı verir, yerel mahkemeler de bunun gereği olarak “tahliye” kararı verir.AYM’nin bu kararıyla “yetki gaspı” yaptığı söylenemez; AİHM de aynı yetkiyle benzer kararlar veriyor zaten. AYM kararları kesin ve bağlayıcıdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ, AYM’nin bu kararıyla yetkisini aştığını, “temyiz mahkemesi gibi davrandığını” iddia ediyor.
Halbuki Sayın Bozdağ, mesela İlker Başbuğ aynı şekilde AYM’nin “ihlal” kararı üzerine tahliye edildiğinde AYM’yi ve bireysel başvuru yolunu övmüştü. “Tutukluluk istisnai bir durum ama maalesef bazı davalarda ne yazık ki olağan bir şey gibi uygulanıyor” diye yakınarak şunları söylemişti:
“Son zamanlarda attığımız demokratikleşme adımları Türkiye’de önemli değişimlere neden oldu. İşte bireysel başvuru yolunu açmamız bunlardan bir tanesi idi...” Alpay ve Altan hakkındaki AYM kararları da aynı “bireysel başvuru” kararıdır, aynı şekilde delilsiz ve uzun süreli tutuklamaların “insan hakları ihlali” olduğuna karar verilmiştir.Başbakan Binali Yıldırım dengeli ve olgun bir üslupla konuştu; doğrusu budur, siyasetin dili böyle olmalıdır.Gazetecilerin hemen tamamı yazdıkları haber ve yazılarda yahut konuşmalarda “darbeyi teşvik, örgütü övmek” gibi suçlarla tutuklanıp yargılanıyor.Anayasa Mahkemesi Alpay kararında bu konuda çok net bir hukuki ölçü ortaya koydu:“Suçlamaya konu olan yazılarda hükümetin zorla uzaklaştırılması gerektiği yönünde bir ifade yer almamaktadır.” Tutuklamalarda ve iddianamelerde ileri sürülen “sürekli eleştirilerle darbeye zemin hazırladılar, örgütü övdüler, 17-25 Aralık soruşturmalarını savundular, Balyoz ve Ergenekon davalarını meşrulaştırmak istediler” gibi iddiaları Anayasa Mahkemesi hiçbir şekilde delil saymıyor. Darbe suçu olması için “hükümetin zorla uzaklaştırılması gerektiği yönünde” yazılar olması lazım. Örgüt suçu için de illegal yönünü bilerek övülmesi lazım.AYM, 9 ay gecikerek de olsa evrensel hukuka uygun karar verdi, kararlarda çok sayıda AİHM içtihatlarına referans var zaten.AİHM’nin de şubat ayında karar vermesi bekleniyor.Sosyal medyada bir kesim “Abdullah Gül’ün atadığı hâkimler tahliye kararı verdi” diye fırtına estirmiş. Nasıl önyargılı, komplo zihniyetli bir toplum olduğumuzun göstergelerinden biridir bu.