Türkiye'den köşe yazarları
Milli gazete: Terör İncirlik’ten yükseliyor
Yeniasya :
122 gazeteci yeni yıla hapiste girdi
Birgün:
AKP’yle muhafazakâr Kürtler arasında makas açılıyor
Yeni Mesaj:
Bağdat ve Erbil anlaştı
Şimdi ie hafta içi köşe yazıları:
…***
Çiğdem Toker, 17 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Devlet binalara sığamıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Maliye, aralık ayı bütçe rakamlarını duyurdu. Böylece ocak-aralık dönemini içeren 2017 yılının tamamına ilişkin bütçe gerçekleşmeleri de değerlendirilebilir hale geldi. Yıl içinde Kamu İhale Kanunu’nun 21/b, yani davet yöntemli ihaleleri dolayısıyla sık sık gündeme taşıdığımız müteahhitlik harcamalarına bakalım. 2017 yılının tamamında bütçeden müteahhitlere 38 milyar 180 milyon TL aktarıldı. Bir yıl öncesine göre yüzde 13.5 oranında bir artış bir yıl öncesine göre 4.5 milyar TL artmış. Bu kalem bütçede değişik alt başlıklarda listeleniyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Kamunun müteahhitlik harcamasında ilk sırayı düzenli olarak “diğer giderler” alıyor. En yüksek tutarı bu başlık oluşturmasına karşın bu “diğer”in hangi işlere harcandığına dair bir açıklık yok. Yol yapım giderleri bile ikinci sırada geliyor. Geçen yıl, bütçeden yol projeleri için 15.1 milyar TL çıktı. Bu tutar 2016 yılında 13.3 milyar TL olduğunu dikkate alırsak, müteahhit şirketlere aktarılan kaynak 1.8 milyar TL arttı. Bu tutarın büyük kısmının davetli ihaleler yoluyla seçilmiş müteahhitlere ilişkin olduğu muhtemeldir.Müteahhitlik harcamalarında yol yapımından sonra ikinci sırayı hizmet binaları alıyor. Ve bu kaleme yapılan harcamalar dikkat çekici biçimde son üç yıldır birbirine yakın bir tutarda gerçekleşiyor. Geçen yıl kamunun hizmet verdiği her türlü bina için müteahhitlere 9 milyar 170 milyon TL aktarıldı. Bu tutar, sırasıyla 2016’da 9 milyar 158, 2015’te de 9 milyar 225 milyon TL’ydi. Böylece son üç yılda hizmet binaları için müteahhitlere bütçeden aktarılan kaynak da 27.5 milyar TL’yi geçti.Hizmet binaları yapılması için son üç yılda aktarılan kaynak 9.2 milyar TL dedik. Doğal olarak bu binaların temizlik ve özel güvenlik işleri oluyor!.. Daha önce AKP iktidarının taşeron işçilerin kadroya geçirilmesi konusundaki yaklaşımıyla bağlantı kurduğumuz hizmet alımlarında, binalara paralel olarak büyük artış var. 2016’da 2.7 milyar TL olan temizlik hizmeti alım giderleri 600 milyon TL artmış. Yani kamu binalarının temizliğini yapan müteahhit şirketlere bir yılda 3.3 milyar TL ödendiğinden söz ediyoruz. İlk kez 2009 yılında başlayan özel güvenlik hizmet alımındaki yıllık artış trendi sürüyor. Başlangıç yılında bütçeden aktarılan kaynak 169.5 milyon TL’ydi. Bu tutar 2017 bütçesinde 1.9 milyar TL’ye yükseldi. Özel güvenlik hizmetleri için, bütçeden 2015’te 1.1 milyar, 2016’da 1.5 milyar TL aktarılmıştı. Böylece devletin, şiddet tekelini, kaynak transferi yoluyla paylaştığı özel güvenlik sektörüne, son üç yılda aktarılan ödenek de 4.5 milyar TL’ye ulaşmış oldu. Bu alımın başladığı 2009 yılından itibaren yapılan toplam aktarım ise yaklaşık 7.4 milyar TL’ye ulaştı.
...***
Muharrem Bayraktar, 17 Ocak tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “Yazık oluyor bu ülkeye”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
““Hatırlayın, Suriye’deki bu kirli savaşa katılmamızın sebebi “Suriye’nin güvenliğini ve huzurunu sağlamak” idi. Şimdi yine Suriye’ye girme planı içindeyiz. Bu defa amacımız Türkiye’nin güvenliğini sağlamak! Suriye’nin “güvenlik ve huzurunu sağlama” planımız, “mecburen ve zarureten” Türkiye’nin güvenliğine dönüştü. Karşımızda 70-80 bini bulan silahlı, teçhizatlı, eğitimli ve Amerika kontrolünde bir örgütsel terör yapılanması var.”diyen yazar, yazısının devamınd aşu ifadelere yer veriyor:
...***
Amerika o kadar rahat konuşuyor ki, “YPG ile birlikte 30 bin kişilik bir sınır ordusu oluşturacağız.” Yani “Buyurun gelin, biz buradayız” diyorlar. Suriye’ye demokrasi ve huzur getirmek için yola çıkan hayalperestler, Türkiye’deki huzur ve demokrasiyi büyük bir riske soktular. Oysa bugün Türk ordusunu büyük bir risk altında savaşa göndererek PYD’yi yok etmek ve Türkiye’nin güvenliğini sağlamak için planlar yaptığımız Afrin koridorunda “bir zamanlar Esad yönetimi” hâkimdi ve sınırımız mükemmel korunuyordu. Tek bir terör saldırırı, terör riski yoktu. Afrin, Türkiye açısından Beyoğlu kadar huzur doluydu. Emperyalizmin oyununa geldik, Esad’la kavgaya tutuştuk ve ne garip bizi oyuna getirenlerle de kavgaya tutuştuk, ne yapacağımızı bilmez bir halde Türk ordusunu sahaya sürerek, Suriye topraklarında büyük bir savaşı göze alarak Türkiye’nin güvenliğini sağlamaya çalışıyoruz. Esad, ülkesine hâkimken “dört dörtlük bir şekilde” korunan sınırlarımız ve o dört dörtlük güvenlikli yıllar, “daha güzel yıllar” değil miydi? Zorumuz neydi? Şimdi ise Cerablus’tan El Bab’a, Afrin’den Kobani’ye, Suriye topraklarında gezerek “Türkiye’nin güvenliğini sağlamaya çalışıyoruz.” Zorumuz neydi?
…***
Kamil Tekin Sürek, 17 Ocak tarihli Evrensel gazetesinde, “Kim haklı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Köşe Yazarları Mehmet Altan ve Şahin Alpay’ın tutuklu yargılanması nedeniyle avukatları Anayasa Mahkemesine başvurdular. Başvuru gerekçeleri müvekkillerinin İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Anayasa ile korunan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiği şeklinde idi.Anayasa Mahkemesi, ayrı ayrı, Altan ve Şahin’in “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı yanında ifade ve basın özgürlüklerinin” ihlal edildiğine karar verdi.Hükümet sözcüsü ve AKP yetkilileri bu karara tepki gösterdi. Anayasa Mahkemesinin kararının yanlış olduğunu ve yerel mahkemenin yetkisini gasbettiğini, kendini mahkemenin yerine koyup esasa girdiğini söylediler.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Yerel Mahkemeler, yani İstanbul 13. Ve 26. Ağır Ceza Mahkemeleri, Altan ve Alpay’ın avukatlarının AYM kararını gerekçe göstererek tahliye talebini, kararın Resmi Gazete’de yayımlanmadığı ve henüz kendilerine gelmediği gerekçesi ile reddettiler. Kararlarını basın açıklaması ile duyuran AYM, bu durum karşısında bir açıklama daha yaparak kısa kararın AYM sitesinde yayımlandığını belirtti. Bu açıklama üzerine yeniden başvuru yapan avukatların talebi bu kez gerekçeli kararın Resmi Gazete’de yayımlanması gerekçe gösterilerek reddedildi. Avukatlar bu kararlara karşı bir üst mahkemeye itiraz ettiler, 14. ve 27. Ağır Ceza Mahkemeleri de itirazları reddetti. Ret gerekçeleri aynıydı. AYM davanın esasına girerek yetki gasbı yapmıştı ve gerekçeli karar henüz yayımlanmamıştı. Bu öncelik meselesi ceza davalarında da söz konusudur. Aslında AYM Altan ve Alpay’ın dosyaları hakkında geç bile karar vermiştir.
Davanın esasına girme meselesinde ise yine Can Dündar-Erdem Gül davalarından farklı bir durum söz konusu değildir. AYM, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğini gerekçelendirmek zorundadır. Bu nedenle, niye tutuklu yargılanmaması konusuna ve ifade özgürlüğünün nasıl ihlal edildiği konusuna girmek zorundadır. Başvurucuların faaliyetinin örgüt faaliyeti olmayıp gazetecilik faaliyeti olduğunu belirtmek zorundadır. Yoksa nasıl ihlal kararı verecektir?Bir hakimin muhalefet şerhinde sözünü ettiği “kaçma ihtimali” ve Can Dündar’ın yurt dışına gitme durumu ise doğru bir örnek değildir. Erdem Gül ve diğer Cumhuriyet Gazetesi davası tutukluları tahliye edilince bir yere gitmemişlerdir. Ama, Can Dündar kuş uçurtulmayan Çağlayan’daki İstanbul Adliyesinin önünde öldürülmek istenmiştir. Dündar’ın iktidarın husumetinin büyüklüğü ve gericiliğin hedefi haline getirilmesi, devlet tarafından korunmaması göz ardı edilmektedir.Sonuç olarak yerel mahkemeler haklı değildir.Kaldı ki; haklı olsalar dahi AYM kararına uymama diye bir hakları bulunmamaktadır. Anayasa’ya göre AYM kararları doğru da olsa, yanlış da olsa uyulmak ve uygulanmak zorundadır. Eleştirmek ile uymamak,uygulamamak farklı şeylerdir.Mahkemelerin AYM kararlarını tanımama tavrını cesaretlendiren, AYM kararları karşısındaki iktidarın tutumudur.