Türkiye'den köşe yazarları
Yeniçağ: ABD'den Afrin açıklaması: durumdan endişeliyiz
Cumhuriyet:
Kadıköy'de Afrin protestosuna polis müdahalesi: 12 gözaltı
Milli gazete:
Temel Karamollaoğlu: ABD’nin haritasında sadece İsrail’e yer var
Evrensel:
Bölge halkı Afrin'e yönelik operasyona karşı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Yakup Kepenek, 22 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde “CHP’nin kırmızı gülü”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“CHP, Kasım 2008’de, o zamanki İstanbul İl Başkanı tarafından kara çarşaflı bir kadına törenle altı ok rozetinin takılmasından ve hemen ardından gelen genel başkan değişiminden sonra hızla sağcılaştı. Yalnızca yönetimine ve milletvekilliğine taşıdığı kadroları ve gösterdiği sağcı adaylarla değil, ideolojisiyle ve söylemiyle de sağa yelken açtı. Sağcılaşarak düşünsel kimliğini tümüyle yitiren CHP, bunun kaçınılmaz sonucu olarak AKP iktidarının, ülkeyi, hukukun üstünlüğü, çağdaş eğitim ve yurtta ve dünyada barış gibi Cumhuriyetin ana değerlerinden uzaklaştırması karşısında çok yetersiz ve etkisiz kaldığı gibi çoğu zaman AKP’den bile daha hızlı savaş çığırtkanlığı yapan bir noktaya savruldu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Sağcılaşması CHP’ye hiç yaramadı; parti hiçbir önemli seçimi kazanamadı!
Aynı nedenlerle, 2017 anayasa değişikliği ile parlamenter demokrasiyi yok eden büyük siyasal dönüşüme de başarılı bir karşı duruş sergilenemedi.
İstanbul İl Başkanlığı seçimi, CHP’nin ve Türkiye’nin yaşadığı siyasal tıkanıklık karşısında tabandan gelen bir uyanışı yansıtıyor.
Bu nedenle ne parti içinden ne de dışından gelen ve gelebilecek olan saldırılara aldırış edilmeli. Saray-sermaye sarmalında özgürlüğünü iyice yitirmiş olan sağcı basın-yayının yoğun saldırıları da doğaldır. Kaftancıoğlu il başkanlığına CHP örgütünün oylarıyla geldi. İnsanların bir göreve birileri tarafından atanmasına ve yine birileri tarafından görevden atılmasına iyice alıştırılmış olanların, bir türlü anlayamadığı tam da bu!
Seçiminden sonra AKP ve yandaşlarının uykularının kaçmasının asıl nedeni, kuşkusuz birkaç tweet değil; Kaftancıoğlu’nun temsil ettiği özgürlük, barış ve demokrasinin aydınlık değerlerinin bir toplumsal uyanışı ateşlemesinden korkmalarıdır. Kısır ayrıntılara takılıp kalmadan, ilk aşamada, yaklaşık 13 ay sonra yapılacak yerel seçimlerde İstanbul Belediye Başkanlığı mutlaka kazanılmalıdır. Ülke içi siyasette İstanbul çok etkili ve belirleyicidir. Bu nedenle, İstanbul, özgürlükçü, solcu, barışçı ve dürüst bir söylem etkili bir belediye yönetimi programıyla tamamlanarak kazanılırsa, bu sonuç Anadolu’yu da çok etkiler; AKP, Kasım 2019 seçimlerinde sandıktan çıkamaz! Eğer AKP-MHP cephesinin seçeneği olarak, CHP, cephe anlayışıyla değil, tüm toplum kesimlerini kucaklayan birleştirici bir tutumla, hukukun üstünlüğü, basın ve üniversite başta olmak üzere özgürlük; tam parlamenter demokrasi; yurtta ve dünyada barış ile akan kanın durdurulması; emekçi hakları; üniversite özerkliği, bilimin yol göstericiliği ve çevre duyarlılığı değerlerini yeniden ve güçlü bir biçimde sahiplenir, yaşama geçirir ve toplumu bu değerler çevresinde toplamayı başarırsa, AKP’nin elinde bu değerlerden çok uzaklaştırılan ve aşırı sağa bükülen Türkiye siyaseti de bütünüyle sağlıklı bir raya oturur. Sağcılaşan CHP üst yönetimi, bugüne dek çok gül aradı; aradıkları gülü CHP örgütü kendilerine sunuyor; eğer değerini bilir ve örgütün isteğini doğru okurlarsa, bu gül, hem kendilerine hem de ülkeye, inanın çok iyi gelecek!
…***
Remzi Özdemir, 22 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “İnşaatın altında kalmak”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye'de son 12 yıldır tam bir inşaat çılgınlığı yaşanıyor.Öyle ki, şehirlerde yeşil alan kalmadı. Hepsine ev, iş yeri ve AVM yaptık.Sadece İstanbul'da değil neredeyse tüm Türkiye'de 24 saat büyük hafriyat kamyonları trafikte.Eskiden sadece gece belirli bir saatte çıkmalarına izin verilen hafriyat ve iş makinaları şimdi İstanbul'da bile 24 saat yollarda cirit atıyor.Bunun nedeni bitmez tükenmez bir inşaat iştahı.Neredeyse her sokakta bir inşaat var.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Her semtte kentsel dönüşüm adı altında büyük rant kavgası var.Bu rant kavgasında İstanbul ilçeleri ön planda. Yıllar önce Sulukule ile başlayan kentsel dönüşüm tartışması şu günlerde Tozkoparan'da devam ediyor. İstanbul'un yeşil barından nadir semtlerinden olan Tozkoparan tam bir köy havasında. Kamuya ait arsalar ve dev ağaçlı evler Güngören Belediyesi ile Toki'nin projesi kapsamında.Bölgede yaşayan halk huzursuz. Çünkü buradaki hesap kitap biraz karışık. Mesela gecekondu olmamasına rağmen bazı sitelerde bu dönüşüm kapsamına alınmış. Buna karşılık binlerce insanın iç içe olduğu ve binaların depreme dayanıklığı tartışılan Cömertkent bu projeye dahil edilmemiş.Burada şu soru akla geliyor?Bu proje sadece yeşil alanı olan binaları mı kapsıyor?Çünkü 60-70 metrekarelik evlerin bahçelerinde 200 metreden fazla bahçe ve yeşil alan var. Yani buraya binlerce konut yapılabilir ve bunlardan sadece yüzde 10'u bölge halkına verilecek. Geri kalanı doğal olarak TOKİ ve inşaat şirketi arasında bölüşülecek.Yarın olası bir depremde Cömertkent'te bir facia olması halinde bunun vebalini günahını kim karşılayacak? Bölge halkının iddiasına göre, sadece Cömertkent'te bulunan daire sayısı tüm Tozkoparan'dan daha fazla.
Son iki aydır satışlar düşerken, fiyatlar ise reel anlamda değer kaybediyor.Son veriler incelendiğinde İstanbul konut satışlarının Türkiye içindeki payı da hızla düşüyor. Türkiye genelinde de aslında durum aynı.Satışların Anadolu'da az da olsa devam etmesinin nedeni insanların yaşanan krizden yeterince haberlerinin olmaması ve rant beklentisinin halen yüksek olmasıdır. Bugün Şanlıurfa'da bir milyon liraya satlık ev var. Yine Gaziantep ve Adıyaman gibi şehirlerde yaşanan kriz tam olarak anlaşılmış değil.İstanbul'da artık net bir şekilde görülen inşaat krizi kısa bir süre içerisinde tüm Türkiye'de görülecektir.
…***
Hüseyin GBültekin 22 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, “Hukuksuzlukları görmek için hukukçu olmaya gerek yok”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Yapılan haksızlıkları, uygulanan kanunsuzlukları görmek için hukukçu olmaya gerek yok.Vicdan sahibi olmak yeterli. En ümmi bir insanın dahi fark edeceği hukuksuzluklar işleniyor. Hakaret ve haksızlık sınırlarını aşan nice masumlara, mazlûmlara reva görülen bu keyfiliklere, bu zulümlere seyirci, sessiz kalmakla yetinmeyip, alkış tutanların varlığı da bir başka acı garabet tablosu!...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
“Ne istediler de vermedik?” itiraflarıyla devletin bir çok maddî mânevî imkânlarını vermek suretiyle, bütün faaliyetleri taktir ve teşvik edilerek, gerek yurt içinde, gerek yurt dışında büyüyüp, güçlenmesi için her türlü destekte bulunduktan sonra da “bilememişiz, aldanmışız.. Bunlar vatan haini ve darbeci imiş.. Allah ve milletimiz bizi affetsin..” gibi itiraf ve pişmanlıkların yetkililer açısından inandırıcı ve kabul edilebilir bir mazeretleri olabilir mi bilemiyorum.
Yetkililerin bu itiraflarının, aldanmalarının ve pişmanlıklarının geçerli olduğunu kabul ettiğimizde o zaman; “biz bu cemaatin hain darbeci illegal bir örgüt olduğunu bilmiyorduk; bilseydik katiyen böyle bir yapılanmaya girmezdik..” diyerek samimî itiraf ve nedametlerde bulunan onbinlerce kadın-erkek gariban masumlara; ”yok siz bilerek bu suçları işlediniz...” deyip içeri tıkmanın vicdanî bir yanı veya kanunî bir dayanağı var mı bilemiyorum!
Yetkili siyasilerin cemaattaki “ibadet, ticaret, ihanet” tasnifinin doğru olduğunu kabul etsek bile; Cumhurbaşkanının; “aklı olanlar kaçtı; aklı olmayanlar tuzağa düştü” tesbitlerine göre gerçek suçlu darbeciler bir şekilde akıllarını kullanarak, yakayı ele vermeden kaçtılar; aklı yetmeyen, belki de darbe ile darbecilerle hiç- bir ilgisi, irtibatı olmayan masum garibanlar da kurulan bazı tuzaklar neticesinde hapishaneleri boyladılar. Nitekim kanlı darbenin üzerinden geçen bunca zamana rağmen halen gerçek hainlerin gün yüzüne çıkarılmaması ve tabanı ibadet olarak adlandırılan darbe ile uzaktan yakından ilgisi olmayan, namazında ibadetinde olan on binlerce masumun işinden, aşından edinilerek, hapishanelere doldurulması Cumhurbaşkanının dediği gibi kurulan bir tuzağı akla getirmiyor mu sizce? En büyük savaşlarda dahi kadınlara, çocuklara, yaşlılara, hastalara dokunulmasına cevaz olmadığı halde, şimdi başarısız bir darbenin akabinde, on yedi bin kadının, altıyüz civarında çucuğun, nice hasta ve yaşlının hapishanelere tıkılması hangi kanun ile, hangi vicdan ile izah edilir?