Ocak 27, 2018 10:30 Europe/Istanbul

Aydınlık: CHP’de imza savaşı

Birgün:

Bakan Çavuşoğlu’ndan ABD’ye tepki: Sivillere yaptığınız işkenceleri tarih yazıyor

Cumhuriyet:

Trump Davos’u meydan okumaya dönüştürdü

Evrensel:

Milli güvenlik diyenler zenginlerin güvenliğinden bahsediyor

Milli gazete:

Haşim Kılıç'ın oğlu hakkında yakalama kararı

Yeniçağ:

ABD Başkanı Trump Davos'ta yuhalandı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Murat Muratoğlu, 27 Ocak tarihli Sözcü gazetesinde, “İşçiyiz, haklıyız, grev yapamayız”bşlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Senin anayasal bir hakkın var; Grev! Kullanabiliyor musun? Hayır! Kulak memesi gibi… Orada duruyor lakin pek bir işe yaramıyor! Ancak yemek tarifinde kullanılıyor. Metal iş kolundaki sendikalarca alınan grev kararını Bakanlar Kurulu erteledi. Nitekim milli güvenliği bozucu nitelikteydi. Açıklamada öyle denildi! Hem OHAL'de grev mi olur? Gerekirse kafana sopayı yiyip oturursun. Patronun ne kadar uygun görürse onunla idare etmeye mecbursun. Hatta patronun maaşını ödemezse yine de konuşamazsın.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Anayasal hakkını kullanamazsın. Hele bir sokaklara dökülüp çocuklarının ekmek parası için döktüğün alın terini savunmaya çalış. Terörist ilan edilir tutuklanırsın. Sana su veren itfaiyenin hortumunu keserler, tutuşup kalırsın! Yıllardır İzmir Belediyesi dışında grev duymadım. Hayret ona nasıl izin verildi diye soracağım lakin sebebi malum! İzmir dedim ya… Hükümetin bakış açısı değişiyor anında… Demek ki neymiş? Grev bir hak falan değilmiş! Biz, “kimsesizlerin kimsesiyiz” diye yola çıkmalarını tersten anlamışız. Rahatsız patronlar, yandaş sermaye, kredici işverenler için koyulmuşlar yola… Zira hiç vermediler mola…Ya işçiler? Onlar oy verenler! Mitinglere otobüsle taşınıp İktidara yol verenler.Seçim arası önemsizler! İşçilere söz hakkı mı? Ekonomi zaten diken üzerindeyken, sen de vazgeç bu lüksten! Üretim durmasın, düzen bozulmasın, kimse gıkını çıkarmasın, izin kullanmasın, mesaiye kalsın, tatil yapmasın hatta nefes bile alamasın. Sadece ağzına bir tutam bal çalındığında oyunu kullansın!

Tarihe kısa bir yolculuk yapalım. Tam 16 yıl önceye göz atalım… Yıllardan 2002, aylardan Ocak… AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, ABD`nin etkin gazetelerinden New York Times`a; “Dünya değişti ve ben de artık başka bir insanım” demecini vermişti. Verdiği bu demeçten 14 yıl önce, 1988'de Darphane işçilerinin grevinde, “Grev gözcüsü” gömleğini giymişti. Mikrofonu eline almış; “Zulme son verene kadar haklı ve kararlı mücadelelerin yanında olmayı inancımız gereği görev telakki ederiz” demişti. İnsan onurundan, alın terinin kutsallığından bahsetmişti.

Ya şimdi? Aradan 15 yıl geçti. Gerçekten değiştiğini gösterdi! Daha birkaç ay evvel; “Şimdi grev tehdidi olan yere biz OHAL'den istifade ile anında müdahale ediyoruz. Hayır, burada greve müsaade etmiyoruz! Bunun için kullanıyoruz biz OHAL'i” dedi vallahi! Bugün madem grev yapmak terörle eş değer, Türkiye'nin güvenliğini ve ekonomiyi tehdit eder, OHAL veya Bakanlar Kurulu kararına da gerek kalmasın. Grev hakkı tamamen anayasadan çıkarılsın. Hatta teklif edilemesin! Edilmesi dahi yasaklansın. Hal böyleyken sendikalar kapatılsın. Boşuna aidat toplamasın. İşçi üç kuruş maaşı kaptırmasın. Sendika başkanı Mercedes'i ile hava atmasın!

…***

Esfender Korkmaz, 26 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Üniversitede okur gibi yapıyoruz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“2016-ÖSYS'ye 2 milyon 255 bin 386 aday başvurdu. Bunlardan 1 milyon 306 bin 708 kişisi örgün eğitim ve açık öğrenim için kayıt yaptırdı. Bu demektir ki, bir milyona yakın kişi açıkta kaldı. Bu sorun üç aşağı beş yukarı her sene devam ediyor.Üniversite önünde birikmeyi önleyecek tek çözüm, orta öğrenimde meslek ve beceri verecek bir eğitim sistemidir. Ne var ki, biz tersine teknik liseleri, meslek liselerini kapattık, ya da yenisini ilave etmedik, herkesi imam hatibe yönelttik.”diyen yazar, yazısının evamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Aslında bundan önceki siyasi iktidarlar da bu iktidarın da yaptığı, yüksek öğrenimde kamu oyunun ve öğrencilerin tepkisine göre ''popülizm'' dir. Bu popülizmin en açık örneği de açık öğretimdir.2016/ 2017 yılında ön lisans ve Lisans için 1.306.707 kişi kayıt yaptırdı. Bunun yarıdan azı yüzde 47.75'i örgün eğitime yüzde 37.5'i açık öğretime girdi. Belki ikinci eğitimde bir yere kadar mazur görülebilir.  Açık öğretim ve uzaktan eğitim, yüksek öğretime vurulmuş en büyük darbedir. Çünkü Yüksek  öğretim yalnızca kitapta yazanlar değildir. Öğrencisi, hocası ve kampüsü ile aynı ortamda, bilgi, beceri ve kültürü paylaşmaktır. Ancak bu ortamda öğrencinin Analiz ve sentez yeteneği gelişir.

Türkiye'de 2017 yılı itibarıyla 186 üniversite vardır. Bunlardan 119'u devlet üniversitesi, 67'si vakıf üniversitesidir. Ancak vakıf Üniversitelerinde okuyan öğrenci sayısı toplam içinde yüzde 7.7 dir.Giderek artan vakıf Üniversitelerinde, birkaçı hariç , araştırma faaliyeti olmuyor. Vakıf üniversiteleri araştırma yapacak kadro bulundurmuyor. Asistanlık müessesesini çalıştırmıyor. Çoğu dersi dışarıdan verdiriyorlar.Altında bankalar, lokantalar, marketler olan binaların üst katında Üniversite yazıyor. Vakıf üniversitesi kurmak isteyenler, bir kaç istisna dışında, önce karar verip, sonra bir vakıf kuruyorlar. Kâr amaçlı kuruluyor. Söz gelimi vakıf Üniversitesinin İnşaat işlerini patronun inşaat şirketleri yapıyor ve bu yolla gelir transferi yapılıyor.Sonuç, Eğitim bir milletin geleceğidir. Maalesef biz eğitim sistemini oy hesabı ve popülizme kurban ettik.

…***

Işık Kansu, 27 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “CHP’nin tarihsel sorumluluğu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“CHP’nin, şubat ayında yapılacak kurultayı, yaşadığımız karşıdevrim dalgasını durdurmaya yönelik atak yapılması açısından önemli bir fırsat. Bu olanağı değerlendirebilmesi için CHP’nin, öncelikle AKP iktidarı boyunca karşıdevrim dalgalarına karşı yeterli direnci göstermediğine ilişkin bir özeleştiri yapması gerekiyor. Casusluk cemaatinin bir sinsi düzeninin hemen ardından büyük beklentilerle genel başkanlık koltuğuna oturan Kemal Kılıçdaroğlu, gerek çevresine yerleştirdiği danışmanlar gerekse birlikte çalıştığı siyasi kadrolar açısından çok eleştirildi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler eyer veriyor:

…***

CHP milletvekili, yönetici ve adaylarını belirlerken de, CHP’nin kendi yetiştirdiği, örgüt disiplinini bilen, parti ilkelerine sadık isimlerden çok; CHP dışından devşirme adaylara yer vermeyi yeğledi.

Genel başkanlığa geldiğinden bu yana bir siyasi galibiyeti yok. AKP ile ilke ve düşünce üzerinden çok, ağız dalaşıyla mücadeleyi seçti. Hatta, AKP politikalarının peşinden sürüklendi.

Özetle, CHP’de bir çizgi ve liderlik sorunu var. Bu sorun; yalnızca CHP’yi değil, küçük çocuklara uzanan sapıklıklardan tutun, dış politikadaki tutarsızlıklara değin geleceğimizin ve ülkemizin toptan içine itildiği çağ dışı ortamdan kurtulma olanağını da zayıflatıyor.

Kurultay delegelerine bu kez tarihsel bir sorumluluk düşüyor. Onun ya da bunun PM’ye seçilmesi ile geçiştirilemeyecek bir sorumluluktur bu. Cumhuriyet’i kurmuş CHP’yi ve Cumhuriyet’i devrimci, halkçı bir anlayışla yeniden onaracak, hatta yeniden kuracak derinliğe, birikime, tutarlılığa ve cesarete sahip bir liderlik ve kadro oluşturmak zorundalar.

Yoksa, açıkça “CHP’yi tarihin çöplüğüne atacağı”nı söyleme gücünü kendinde bulan kişi, 2019’da halife sultanlığını ilan eder!