Ocak 28, 2018 09:03 Europe/Istanbul

Aydınlık: Yüksek döviz ve faiz kıskacı

Cumhuriyet:

Metal işçisine ‘yasak’ oyunu

Evrensel:

Savaşa Karşı Koordinasyon: Ölümü değil yaşamı savunuyoruz

Yeniasya:

Haşim Kılıç'tan oğlu için ilk açıklama

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Emre Kongar, 28 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Adalet umudu CHP’de mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Birtakım insanlar, bazı gazeteci ve yazarlar, haksız ve hukuksuz bir biçimde, tutuklu olarak yargılanıyor.Yargılanmalarına elbette itiraz yok. Herkes adil bir biçimde yargılanabilir... Ama tutuklu olarak yargılanmalarına itiraz var: Anayasa Mahkemesi de, iki gazeteci/ yazarın haklarının ihlal edildiğine ve salıverilmeleri gerektiğine karar verdi. İki ağır ceza mahkemesi ise bu karara uymayı reddetti. Böylece Hukuk Devleti de, AKP/ Erdoğan iktidarı tarafından rafa kaldırılan Parlamenter Demokrasinin yanına kondu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bu arada bazı milletvekillerinin tutuklu olduklarını ve hakkındaki mahkûmiyet kararı bozulan Enis Berberoğlu’nun salıverilmesinin reddedildiğini de kaydedelim.CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Enis Berberoğlu’nun tutuklanması üzerine tek başına “Adalet Yürüyüşü” yapmak kararı almış ve 25 gün boyunca on binlerce kişinin katıldığı bu yürüyüş Maltepe’de milyonlarca yurttaşla birlikte gerçekleştirilen görkemli mitingle son bulmuştu. Ağır Ceza Mahkemelerinin Anayasa Mahkemesi kararına uymayı reddetmesi sonunda, artık, AKP/Erdoğan iktidarı sürdükçe adaletsizliklerin son bulmayacağı, hatta artarak süreceği anlaşılıyor. Bu açıdan gözler elbette muhalefet partilerinde ve özellikle de ana muhalefet partisi CHP’de. CHP bugünlerde oldukça hareketli. Genel Başkanlık seçimi de yapılacak olan bir kurultaya hazırlanıyor. Bu bağlamda eski bir savcı olan ve bizzat FETÖ kumpasına kurban gitmiş olan CHP milletvekili İlhan Cihaner ile eski genel başkan yardımcısı ve parti sözcüsü Selin Sayek Böke bir bildiri yayımladılar. Bu bildiriyi ayrı bir yazıda değerlendireceğim ama bugün bir kısa bölümünü ve sonuç cümlesini alıntılamak istiyorum:

“...Toplumsal muhalefetin en büyük örgütlü gücü ve öncüsü olan CHP, ‘sürekli OHAL’ rejimini normalleştirmeyen, gayrimeşru olanı meşrulaştırmayan, olağanüstü koşullara uygun olağanüstü bir muhalefeti örgütlemeli. Bugün olağanüstü koşullara rağmen, muhalefet olağan dönemin siyasi araçları ve yöntemlerine sıkışmış durumda. Bu doğrultuda, CHP, Meclis içindeki mücadeleyi bir siyasi tavırla birleştirmeden, ‘olağan dönemin yasama faaliyeti’ olarak sürdürme anlayışına son vermeli. OHAL rejimi sona erene, asgari demokratik bir ortama geçilene kadar ve adil, güvenli bir seçim ortamı sağlanana dek, Meclis’te aktif boykot, Meclis çalışmalarından çekilme ve benzeri demokratik araçlar parti kurullarında ciddi şekilde değerlendirilmeli... ...Geçmişi biz kurduk, geleceği de biz inşa edelim!”

...***

Esfender Korkmaz, 28 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Cari açık yönetilebilir mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ödemeler dengesi, geniş anlamıyla, 'bir ekonomide yerleşik kişilerin, diğer ekonomilerdeki yerleşik kişiler ile belli bir dönem içinde yapmış oldukları ekonomik işlemlerin bir bilançosudur.'Cari açık dış işlemler açığıdır. Dış işlemler dengesini, dış ticaret dengesi, hizmetler dengesi ve gelir dengesi belirler. Dış ticaret, mal ithalat ve ihracatını, hizmetler, taşımacılık, turizm, inşaat hizmetleri, sigorta hizmetleri, finansal hizmetler ve resmi hizmetleri, gelir dengesi ise ücret ödemeleri, yatırımlar gelir ve giderleridir. Ödemeler dengesi içinde, net hata ve noksan kalemi her zaman tartışmalı olmuştur. Net hata ve noksan, ödemeler bilânçosunda kaynağı belirsiz olan döviz girişini göstermektedir.”diyen yazar, yazısının devamınd aşu ifadelere yer veriyor:

...***

Ödemeler bilançosunda denkliği tarif gereği bilanço denkliği hesaplanamayan döviz giriş veya çıkış fazlaları net hata ve noksan kalemi altında gösterilmektedir. Bu kalem, artı veya eksi olabilir. Mesele Türkiye'de bu kalemin çok büyük olmasıdır. Bazı yıllar 12.5 milyar dolara çıkmıştır. Net hata ve noksanın büyük olması, kayıt dışılığın da büyük olduğunu göstermektedir.Cari açığın büyüklüğünü, GSYH içindeki payı gösterir. Cari açık, bir ülkenin dış ekonomik ilişkilerden dolayı katlandığı kaynak kaybıdır. Bu kaynak kaybı tek bir şart altında zararsız olacaktır. Eğer cari açığın finansmanı doğrudan ve yeni yabancı sermaye yatırımları ile yapılıyorsa, potansiyel üretim, istihdam artışı, geçmişteki bu kayıpları telafi edecektir. Bu şart dışında bu kaybın önüne geçmek ancak cari işlemlerde denge sağlamakla olur.Bu kaybın finanse ediliyor olması veya cari açıkla yaşanması kaybın olmadığını göstermez. Zira cari açığın varlık kaybı, dış borç stoku gibi maliyetleri artar.Türkiye'de cari açığın finasmanı varlık satışları, kısa vadeli sermaye girişleri ve dış borçla yapılıyor. Bu durum aynı zamanda ekonomide belirsizliği ve kırılganlığı artırıyor. Doğrusu cari açık vermemektir. Buna rağmen cari açık varsa, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde, bu açığın uzun vadeli doğrudan yatırım sermayesi ile kapatılması gerekir. Çünkü doğrudan yabancı yatırım sermaye girişi, hem cari açığı kapatır, hem de ülkeye teknoloji getirir. Üretim artışı sağlar. Yeni istihdam yaratır…Türkiye'ye gelen doğrudan yatırım sermayesi, kurulu işletmeleri, bankaları veya bunların bir kısım hisselerini satın alarak ortak olmak için geliyor. Üretimde ilave bir artış ortaya çıkmıyor. Yine atıl yatırım olarak, gayrimenkul satın almak için geliyor.Cari açığın finansmanında kullanılan dış borçları ve faizini toplum ödeyecektir. Eğer dış borçlar, ekonomide bir dar boğazı aşmak için veya altyapı gibi doğrudan yatırım yapmak için alınmış olsaydı, artan verimlilik ve gelir yaratması nedeniyle kendi kendini öderdi veya cari açık yatırım malı ithali nedeniyle ortaya çıkmış olsaydı, yatırım hacmini ve üretim kapasitesini artırmış olurdu.

…***

Kazım Güleçyüz, 28 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, “Öldürmek çözüm olsaydı...”başlıklı yazısını okyucularla paylaşıyor.

“Genelkurmay eski Başkanlarından İlker Başbuğ’un iz bırakan ve “devlet adına itiraf” niteliği taşıyan çok önemli bir tesbiti vardı.“Terörle mücadelede devlet olarak en büyük başarısızlığımız, dağa çıkışların önüne geçemeyişimizdir” demiş ve 30 bin kayıp veren örgütün şimdiye kadar en az beş defa bitirildiğini, ama 5-6 bin kişilik dağ kadrosunun yeni gelenlerle sürekli yenilendiğini söylemişti Başbuğ.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Terörist öldürerek problemin çözülemeyeceğinin en net ifadesi bu tesbitte.Nitekim dağa çıkışların çözüm sürecinde de devam ettiği gerek basına yansıyan istihbarat raporlarında, gerekse yetkililerin açıklamalarında ifade edildi. Bu noktada bazı HDP ileri gelenlerinin ifade edegeldikleri hususu hatırlayalım.

Diyorlar ki: “Biz, oturulup müzakere edilebilecek en son kuşağız. Bundan sonra hiçbir şekilde diyaloğa açık olmayan, bizim dahi ulaşamadığımız çok radikal, öfkeli ve fevrî bir nesil geliyor.” Eğer AKP’nin, “Bu kadar hizmet götürdüğümüz ve haklarını da verdiğimiz halde niye hâlâ büyük coşkuyla dağa çıkıyorlar?“ diye sorduğu kuşak bu ise, bütün sürtüşme ve kavgaları bir tarafa bırakıp beraberce kafa kafaya vererek çözüm aranması gereken sorun da bu.İlgili birimlerin hazırladığı raporlara istinaden basında çıkan haberlere göre, PKK’nın dağ kadrosunun yüzde 40’ı 18 yaş ve altındaki gençlerden oluşuyor. Neredeyse çocuk denecek yaştaki bu çocukları dağa çıkaran sebepler izale edilmeden bu iş bitmez. Bu gençler niçin ve nasıl bu hale geldiler? Ve ne yapılması lâzım ki, tekrar kazanılabilsinler? Böylesine bir yabancılaşma ve nefretin altında neler yatıyor? Bilimsel temelde ve toplum gerçekleri ışığında bu sebepler tek tek tesbit edilip çözümü için sağlıklı ve isabetli formüller üretilmeli.Onun için, yıllardır yapılageldiği gibi dağı taşı bombalayarak, terörist avına çıkarak bu işi bitirmek mümkün değil. Asıl çözüm, dağa çıkışların önünü kesmek. Daha fazla öldürmek değil, yaşatıp hayata ve topluma kazandırmak.