Şubat 10, 2018 09:15 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: ABD Dışişleri Bakanı Tillerson: Türkiye ile iş yapmanın zor olduğu dönem

Birgün:

Demirtaş'tan HDP kongresine mesaj: En güçlü birlik mesajı verme zamanıdır

Milli gazete:

Başkent’te siyasi zirve

Sözcü:

İYİ Parti’li Türkşen: 2018, geldikleri gibi gidecekleri yıl olacak

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Ali Sirmen, 10 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “CHP’nin hâlâ işlevi var mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Aile içindeki sağlık sorunları dolayısıyla vermek zorunda kaldığım ve şimdi çözülmüş kimi aksaklıklar yüzünden öngörülen izin süresini de aşmış olan arada meydana gelen en önemli olaylardan biri de 3 - 4 Şubat günleri yapılan CHP 36. Olağan Kurultay’ı oldu. 36. Kurultay’ın çoğu kimsenin farkında bile olmadan geçtiği “sonuç bildirgesi” gibi, imzacıları Selin Sayek Böke ile İlhan Cihaner’in, Aydın Engin’in yaptığı, cuma günü yayımlanan söyleşide ana çizgilerini Cumhuriyet’e anlattıkları manifesto da Emre Kongar Hoca’nın deyimiyle “güme gidince” olay yine parti içi iktidar yarışı ile sınırlı kaldı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Ana muhalefet partisinin en üst organının, böylesine olağanüstü bir ortamda yapılan toplantısında, sorunların etraflıca tartışılmamış olması da son zamanlarda çok sık sorulan bir soruyu bir kez daha gündeme getirdi:

CHP’nin hâlâ bir işlevi kaldı mı? Son zamanlarda sıkça dile getirilen bu sorunun yanıtını ararken, bir gerçeği de gözden uzak tutmamalıyız: CHP tarihimizin bütün önemli dönüm noktalarında önemli roller oynamıştır.

CHP’nin muhalefetteyken hazırladığı ilk hedefler beyannamesinde öne sürülen öneriler 27 Mayıs 1960’tan sonra yaşama geçmiştir.

Görülüyor ki CHP bir iki değil, daha çok kez Türkiye’nin büyük değişimlerinin öncüsü konumunda olmuştu.

Ne var ki siyaset dünyasında uzun süre “di’li geçmiş” başarılara dayanarak varlığını korumak, işlevini sürdürmek olanaksızdır.

Bugün, karşı karşıya bulunduğumuz olağanüstü koşulların, Cumhuriyetin varlık ve bekasının korunması konusunda CHP’ye çok önemli roller önerdiği konusunda içerde ve dışarda geniş kesimlerde bir inanış oluşmuş durumdadır.

Her ne kadar güme gitmiş görünse de, kaleme alınmış olmasının dahi parti içinde hiç değilse bir kısım kesimlerin olayların farkında olduğunun kanıtı olan kurultay sonuç bildirgesi de, bu önemli rolün öneminin kavrandığını düşündürebilir.

Hiç de yabana atılmayacak olan hususların altını çizen, demokrasiden yana olan herkesin hemfikir olabileceği önerileri barındıran, “Kurultay Sonuç Bildirgesi”ni okurken insanın ilk aklına gelen husus şu oluyor:

- İyi de, böylesine olağanüstü durumda, CHP’nin bu örgütlenme modeli ile bu hedeflere varabilmesi mümkün mü?

Gerçekten de hep “Bizi hedefimize taşıyacak lider kim” sorusuna takılıp kalmış olan, iç iktidar kavgasının dış iktidar savaşımının önüne geçtiği, çarpık delege yapısı, saptırılmış üye yazım sisteminin kurbanı olan CHP, son yıllarda bir türlü daha liyakat esasına dayalı, yaratıcılık, üreticilik açısından daha üst düzeyde olan ve ülkedeki iktidar savaşımını, parti içi iktidar kavgasının önüne geçirecek yetkin bir örgütlenme modeline ulaşamamıştır.

15 yıllık AKP dönemi süresince, CHP’nin siyasette ön alacak hamleleri bir türlü benimseyemeyip adeta iktidarın çizdiği rotaya boyun eğmiş izlenimi veren tavrını değiştirememiş olmasının nedeni, bu yetersiz örgütlenme modelidir. CHP’nin kendisini bekleyen çok güç, çok meşakkatli, tarihi işlevi hâlâ var. Ama bunu yerine getirebilmesi için, her şeyden önce bu misyonun çapına ayak uyduracak bir örgütlenme modeli sorununu gündeme alması gerekiyor.

…***

Remzi Özdemir, 10 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Cumhurbaşkanı haklı mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Cumhurbaşkanı Erdoğan önceki gün bir kez daha bankaları sert bir dille uyardı.Özellikle 6 milyar gibi müthiş bir kâr açıklayan Türkiye'nin en büyük ailelerine ait bankaya çattı.Erdoğan bugüne kadar en az 10 kez bankaları eleştirdi ve faiz düşürmelerini istedi. Ancak bu kez oldukça sert bir şekilde uyardı.Hem de hedef göstererek. Belki banka adı vermedi ama Cumhurbaşkanı'nın hangi bankayı işaret ettiğini herkes anladı.Cumhurbaşkanı bu sert eleştirisinde haklı mı?Kesinlikle haklı!Bankalar artık kâr hırsının dozunu kaçırdı.Cumhurbaşkanı'nın bu sert çıkışından bir gün önce Türkiye Bankalar Birliği tarafından açıklanan veriler, Cumhurbaşkanı'nın ne kadar haklı olduğunu gösteriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bankaların kârı bir önceki yıl 36.4 milyar lira iken 2017 yılında rekor bir artış ile 49.1 liraya sıçradı. Bir yılda bu kadar sert bir artış ne iktisat ne de piyasa kuralları ile açıklanamaz.Üstelik bu artışın olduğu dönem Türkiye en sıkıntılı bir dönemi yaşamış. Binlerce şirket batmış, binlerce insan işsiz kalmıştı.Cumhurbaşkanı buraya kadar çok haklı.Ancak bir de gerçekler var.AKP'nin iktidara geldiği yıl bankaların karına bakıyoruz. 2.37 milyar. 2015 yılına kadar artmış ve 25.65 milyar liraya yükselmiş. Yani AKP iktidarı ve politikaları bankalara yaramış. 2016 yılına geldiğimizde bankaların kârı adeta patlamış. Bir yılda 36.42 milyar liraya yükselmiş. Sonrası bir hafta önceki rakam yani 49.1 milyar.

Hükümet son üç yıldır bankalarla kavgalı bir halde ama bakıyorsunuz bu kavga hep bankalara yaramış. Cumhurbaşkanı, BDDK'yı göreve çağırdı.BDDK yani Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu bankalara ne yapacak?Bugüne kadar ne yaptı?BDDK'ya ulaşan ihbar ve şikâyet sayısı, 2017'de bir önceki yıla göre yüzde 19 artarak 64 bin 416 oldu. Yani vatandaş bankanın önünden geçerken bile canı yanmış ve BDDK'ya koşmuş. Bu kadar büyük şikâyetlerin olduğu bir sektörde denetleyici kurum ne yaptığını lütfen açıklasın.Şimdi Cumhurbaşkanı'nın göreve davet etmesiyle umarım BDDK harekete geçer.

…***

Faruk Çakır, 10 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, “Orta yolda buluşmak”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Hangi siyasetçiye, hangi STK’ya sorulursa sorulsun, tamamı millet menfaati için çalıştığını söyler.Muhtemelen büyük çoğunluğun maksadı da bu olabilir. Ancak ekseriyetinin bu hedefe ulaşmak için yanlış yollara girdikleri de inkâr edilemez. Kutuplaşma da Türkiye’nin önünde duran temel problemlerden biri. Herkes Türkiye’nin ve milletin menfaati  için çalışıyorsa bu kadar zıt beyanlar, bu kadar sert tartışmalar ve bu kadar uçlara savrulma nasıl meydana  geliyor?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Geçen günlerde açıklanan “Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları 2017” araştırmasının neticeleri Türkiye’yi  idare edenler ve tabiî ki idare edilenleri de derinden düşündürmelidir. İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç  Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin, ‘Marshall Fonu’nun desteğiyle yürüttüğü araştırma sonuçları  kutuplaşmanın tahminlerden daha tehlikeli noktalara ulaştığını ortaya koymuş. Bu meseleye bugün hep birlikte el atmazsak maalesef yarın geç kalmış olabiliriz.

Benzer bir araştırma 2015’de yapılmış ve orada da parti taraftarlarının birbirinden uzaklaştığı sonucuna ulaşılmıştı. 2017’deki son araştırma bu uzaklaşmanın hem hızlandığını hem de daha ‘katılaştığını’ ortaya koymuş. Buna göre parti tabanları arasında sosyal mesafe varlığını koruyor ve taraftarlar diğer parti taraftarlarına kıyasla kendisini ahlâkî olarak daha üstün görüyormuş. İlâve olarak da ‘diğer parti  taraftarları’nın haklarının kısıtlanmasına itiraz etmiyormuş. Yani, “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın”  tavrı... Tabiî ki bazı ‘ortak payda’lar da varmış. Bunlar, Avrupa Birliği’yle ilişkiler hakkındaki (olumsuz) algılar ve Suriyeli mültecilere karşı (yine olumsuz) tutumlar. Ortak payda var, ama bunlar da menfiliklerde bir arada olmak şeklinde açıklanabilir.

Araştırmayı yapanlardan Doç. Dr. Emre Erdoğan şöyle demiş: “Kutuplaşmada siyasîlerin büyük etkisi olduğu da bir gerçek. Kutuplaşma tüm siyasetçilerin işini çok kolaylaştırıyor. Çünkü kutuplaşma derinleştikçe, oy almak için fazla çaba sarf etmenize gerek kalmaz. İnsanlara tercih edebilecekleri kutupları göstermeniz yeterli oluyor. (...) Tüm siyasileri kastediyorum. Kutuplaşmış bir seçmen, muhalefetin de iktidarın da işini kolaylaştırır. En azından kutuplaşmayı engelleyecek adımları atmadıkları için siyasetçilerin bu sorunda kolektif bir sorumluluğu var. (...) Medyadaki çeşitliliğin kaybolması, herkesin kendine ait bir medyasının oluşması yeni ve çok dikkat çekici nokta.”