Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: AKP’li vekiller ittifak dertlisi
Evrensel:
'Çılgın proje' Kanal İstanbul: Bu şehir bu yükü taşıyamaz
Yeniasya:
Adalet Bakanı Gül: AP kendi işine baksın
Yurt:
AKP-MHP ittifakında 'çatırtı' sesleri
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Esfender Korkmaz, 11 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Üniversiteler siyasi popülizm kurbanı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Orta öğrenimde mesleğe yönlendirme olmadığı için 40 yıldır yüksek öğrenimde önünde birikme oluyor. Geçmişte ve bugün siyasi iktidarlar bu soruna temel çözüm bulmak yerine tamamıyla popülizm ile çözmek istediler. Bunun en çarpıcı örneği açık öğretimdir.2016-2017 yılında, yüksek öğrenimde toplam kayıtlı olan öğrenci sayısı içinde örgün öğretimde olanların oranı yüzde 40.65'tir. Buna karşılık açık öğretimde okuyanların oranı daha yüksek yüzde 46.52'dir. Üniversite eğitimi kitabi bilgilerle sınıf geçmek değildir. Üniversite eğitimi süreklilik ister. Üniversite içinde öğrencinin bire bir öğretim üyesi ile çalışması gerekir. Üniversite içinde tartışmalara katılması gerekir. Bu yolla öğrencinin analiz ve sentez yeteneği gelişir. Temel hedef de budur.”diyen yazar, yaısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Açık öğretim yalnızca meslek kursları ev hanımları için iş öğrenme imkanları amacıyla yapılabilir. Örgün öğretimin yerine ikame ederseniz, öğrenciye de yazık etmiş olursunuz.Kaldı ki, açık öğretimde mezuniyet oranı yüzde onun altında kalıyor. Çünkü kayıt olanların bir kısmı bitirmek için değil askerlik ertelemesi nedeniyle kayıt oluyor.Bu durum Türkiye'de yüksek öğrenim mezunlarının kalitesini sorgulamayı zorunlu kılıyor.Üniversite eğitimi önünde en büyük engel YÖK'tür. YÖK, 1980 darbesinin eğitim sistemini kontrol etmek ve taraflı eğitim için getirilmiş bir kurumdur. Üniversite eğitimini tek düze bir kalıp içine soktu. Eğitim ve araştırmadan daha çok şekil şartı ön plana çıkardı. Fakülteler YÖK istemese ders koyamıyorlar. Bölüm veya program açamıyorlar. Gerçekte YÖK'tekiler en iyi bilim adamları değildir. Ama bilim kararı verirler.Üstelik bugüne kadar YÖK, değişen iktidarlara göre hep ideolojik grupların, siyasi partilerin hâkim olduğu bir kurum oldu.Yüksek öğrenim kurumları, idari ve bilimsel anlamda bağımsız olmadıkları sürece, bu kurumu her siyasi parti kendi ideolojisi doğrultusunda kullanır. Bu nedenle de siyasilerin objektif ve tarafsız bir YÖK' istemeleri mümkün görünmüyor. Sonuçta üniversitelerde reform yapmak olanağı da kalmıyor.Üniversite mezunlarını da tutamıyoruz. Beyin göçü hızlandı. Türkiye'nin kaynak harcayarak eğittiği gençler, Beyin göçü ile başka ülkelere gidiyor. Özellikle başkanlık sistemine geçişin oylanması ile bu eğilim hızlandı. Ayrıca farklı gerekçe ve vesilelerle üniversitelerden birçok yetkin akademisyen çıkarıldı. Yurt dışına beyin göçü isteklerini, yurt dışında iş başvuruları ve vatandaşlık arayanların artmasından anlıyoruz.Kaldı ki gençler arasında işsizlik oranının yüksek olması, demokrasi ve hukukun üstünlüğü konusunda yaşanan gerileme de beyin göçünü hızlandırıyor.Türkiye'den gençler neden gidiyor? İşsiz ve eğitimsiz genç oranı en yüksek olan ülke Türkiye çıkıyor. Türkiye için bu oranlar 2013 yılında yüzde 29.8, 2015 yılında yüzde 28.4 olarak açıklandı. TÜİK'te 15-24 yaş gençlerde işsizlik oranını yüzde 20 ile yüzde 22 ve istihdamda ve eğitimde olmayan gençler oranını da yüzde 26-28 olarak açıklıyor.Eğitimde ve ekonomide iş gücü planlaması yapmadığımız için, birçok üniversitelerden mezun ettiğimiz gençlere iş veremiyoruz. İşsiz kalınca da ilk fırsatta ABD ve Almanya gibi gelişmiş ülkelere gidiyorlar. Zaman zaman, yabancı ülkelerde, özellikle ABD, Avrupa ve sanayileşmiş ülkelerde, Türk uzmanların her alanda dünya çapında isim olduklarını görüyoruz. Yabancı ülkelerde eğitim yapan veya Türkiye'de eğitim yapmış, dil bilen uzman insanları, sanayileşmiş ülkeler havada kapıyor.
…***
Cevher İlhan 11 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, ““Adâlet nâmına pek çok zulmedilir” ikazı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“15 Temmuz Hâdisesi gerekçesiyle OHAL paravanında dayatılan haksızlık ve hukuksuzluklar, Türkiye’yi hukukun tasfiyesi anaforuna sürüklüyor.OHAL dayatmalarıyla hukuk tamamen diskalifiye ediliyor. Demokratik toplumun gereklerinin başında gelen ve “muvâzene-i adâlet” olan muhalefetin en mâkul eleştirilerine en ufak tahammül gösterilmiyor. Yargı kararları “kin” ve “intikam” bulaştırılarak tartışılır hale getiriliyor.O denli ki, iktidarın yanlışlarını uyaran sivil toplum kuruluşları linçle tasfiye edilip yerlerine “siyasetin güdümündekiler” kurduruluyor…”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Şu garabete bakınız ki, mahkemelerde “FETÖ’cü” diye yargılanan sanıklar hakkında “tahliye” ya da “beraat” kararının çıkması halinde bütün oklar derhal mahkeme başkanına, savcıya, heyete yöneliyor; kararda imzası olanlar tepeden tâlimatlarla görevden alınıyor.
Bu furya ve baskılarla muallel “tasfiye ve tâkibat süreci”nde, “FETÖ’cü şüphesi”ne mâruz kalmak, suçlanmak” endişesiyle hâkim ve savcıların tutuklama gerektirmeyen dosyalarda “tutuklama” kararlarını vermeleriyle, 50 bini bulan tutuklamalarla, “suçsuz cezâ” ihdasıyla adâletin temel esasları tahrip ediliyor.
Bu konuda, hukuka riâyet edilmesi gerektiğini bildiren iktidara yakın yazarlar ve yorumcular bile bir kalemde siliniyor.
Vaktiyle bağımsız ve tarafsız olmayan adâletin güçlünün güçsüzü ezeceğini söyleyen dönemin hükûmet sözcüsünün, “Yargı, on kurum içinden sondan dördüncü. Yargıya güven bitmişse kafamızı ellerimizin arasına alıp düşünmemiz lâzım. Saraylar yaptık, ama adâlete, yargıya güveni arttıramadık, bunda ülke zarar görür” hayıflanması, kırılganlığın ilk açık itirafıydı.
Yine Meclis eski Başkanı’nın “yargı bağımsızlığı öldü” (Milliyet, 16.5.15), Anayasa Mahkemesi eski Başkanı’nın “Toplumda yargıya güven azaldı”, yargının en üst kurulu HSYK eski Başkanvekili’nin “İçinde bulunduğumuz dönem yargı sistemi açısından Cumhuriyet tarihinin en utanç verici dönemi, yargı sopa gibi kullanılıyor, kaldıralım bu cenâzeyi” ve Yargıtay Başkanı’nın “Yargıya güven yüzde 70’den 30’lara düştü” (DHA, 22.4.16) yakınmaları Türkiye’de yargının tükendiğinin ikrarıydı.
Ne var ki hukuk câmiasının üzerine âdeta ölü toprağı serilmiş. Hukukun “resmen” devre dışı bırakılmasına, ülkedeki 79 baro, 78 bin avukat, 120 hukuk fakültesi, 354 hukuk profesörü, 164 hukuk doçenti ve 537 yardımcı doçentten istisnalar dışında ses sedâ çıkmıyor.
…***
Uğur Dündar, 11 Şubat tarihli Sözcü gazetesinde, “İşte geleceğin ürküten Türkiye haritası” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Lisede okurken coğrafya kitaplarından ezberlemiştik:“Türkiye Akdeniz iklimi altındadır. Bu nedenle yazlar kurak ve sıcak, kışlar ılık ve yağışlı geçer…” Ancak aradan geçen yıllar içinde insan eliyle yaratılan küresel iklim değişikliğinin en çok etkilediği coğrafyalardan biri, ne yazık ki güzel ülkemiz oldu. Artık daha kurak ve sıcak yazlar, daha az yağışlı kışlar yaşıyoruz!… Örneğin bu yıl ciddi boyutta kurak bir kış geçiriyoruz. Havalar bir türlü soğumuyor ve beklenen yağışlar gelmiyor. Bilim insanlarına göre; İstanbul'un kurak olması, Ankara'nın da kurak olması anlamını taşıyor. Bu da başımızın dertte olduğunu gösteriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
2070 yılına kadar suyumuzun olduğunun söylenmesi de gerçekçi bulunmuyor. Önceki gün İzmir'de baharı andıran ılık havada yürüyüş yaparken, elektronik posta kutuma dünyaca saygın, değerli bilim insanı dostum Prof. Dr. Celal Şengör'ün bir mektubu ulaştı. Celal Hoca mektubunda, sanki aklımdan geçenleri okumuş da yazmışçasına ülkemizi tehdit eden kuraklık ve çölleşmeye dikkat çekiyor. İşte çok önemli bilimsel tespit ve uyarılarla dolu o mektup:
“Sevgili Uğur Ağabey, Son günlerde daha sık olarak Türkiye'nin su potansiyeli ve bu potansiyelin ülkemizin stratejik konumu açısından bizler ve yabancı güçler için önemi konuşulur oldu. Bunu çok faydalı buluyorum, çünkü su, geleceğin önemli bir sorunu ve önemli bir silâhı olacaktır. Bunun iki nedeni; dünyada geometrik bir hızla artan insan nüfusu ve iklim değişmesidir. Şu anda insanlığı yönetenlerin ezici ekseriyetinin ne birini ne de diğerini çözebilecek bilgi, görgü ve/veya gücü vardır. Ancak Türkiye olarak biz en azından kendi evimize çeki-düzen verebiliriz.
önümüzdeki 70 senede bugün Doğu Anadolu'muzda gözü olanların Doğu Anadolu'ya yönelik “su” ilgisi kalmayacaktır. Onun yerine güneş enerjisinde Türkiye'nin geniş alanının sunduğu nimetler göze gelecektir. 2061-2090 yılları arasını gösteren modelde okla gösterilen alan Türkiye'dir ve Akdeniz'in en kurak alanı olmaya adaydır. Strateji, doğa bilimlerinin verileri dikkate alınmadan üretilemez. Okullarda metafiziği pompalayacağımıza biraz fen bilimlerini pompalasak, milli bekâmıza katkısı daha önemli olur kanısındayım!..