Kraliçe Elizabeth'in bilinmeyen yanları 1
https://parstoday.ir/tr/radio/world-i125897-kraliçe_elizabeth'in_bilinmeyen_yanları_1
Asya, Afrika ve Amerika kıtasındaki birçok ülkenin siyasi tarihi ilişkilidir.
(last modified 2022-10-07T13:02:52+00:00 )
Şubat 19, 2019 13:35 Europe/Istanbul

Asya, Afrika ve Amerika kıtasındaki birçok ülkenin siyasi tarihi ilişkilidir.

Avrupalı sömürgecilerin kendi topraklarından binlerce kilometre uzakta farklı ülkelerin ve diyarların insanlarını top, tüfek ve süngü baskısı ile kendi sultasına alması ve onların ekonomik kaynaklarını ve servetlerini talan etmesi uzun yıllar sürmüştür.

Sömürgeci ülkeler insanları indirip yükseltmek sureti ile kendilerine bağlı emirlerine uyan hükümetler ve yönetimler sayesinde kendi siyasetlerini yürütmeye çalışırlar.

Kralların, imparatorların ve çarların zulmü sadece başka ülkelerin halklarına yönelik uygulanmıyordu. Kendi ülkelerinde ve topraklarındaki halklar ve insanlar bile bu çilelere ve zulümlere maruz kalıyordu. Zaten bunun tersi olsaydı bu imparatorluklarda ve krallıklarda devrimler ve ayaklanmalar gerçekleşmezdi.

Krallar tarih boyunca her zaman mutlak güç ve başına buyrukluğun simgesi olmuşlardır. İşte bu yüzden monarşi yönetim şekli halk arasında en az popülerliğe sahip nefret uyandıran yönetim şekillerinden biridir. Günümüzde hala krallık sistemi ile yönetilen 40 ülke arasında İngiltere'nin özel bir konumu vardır.

Bunun sebebi de muhtemelen bu ülkenin Asya, Afrika ve Amerika'daki sömürgeciliğinden dolayı ihtiyar sömürgeci lakabına sahip olmasıdır. Bunun yanı sıra dünyanın en eski ve en uzun yaşlı monarşisi İngiltere'de hala iktidarda olması da bu özel konumun asıl nedenlerindendir. Kraliçe 2'inci Elizabeth'in tahta çıkışının 60'ıncı yıldönümü bağlamında biz de İngiltere'deki yönetim şeklini ve monarşinin gücünden size bahsedeceğiz.

Asıl konuya geçmek için sözümüzü İngiltere'nin ortaya çıkışı ve siyasi yönetiminin şekillenmesi ile başlayacağız.

Avrupa kıtasının Kuzeybatısının son noktasında sular ile kuşatılmış koyu bir dumanla kaplanmış yemyeşil bir doğaya sahip İngiltere ülkesi vardır. Çok uzun yıllar önce bilim, uygarlık, kütür ve gelişimden uzak vahşi kavimlerin yaşadığı bir topraktı. Buralarda Romalıların Barbar adlandırdığı kavimler yaşıyordu. Bu Barbar kavimlerin vahşiliği o kadar olağanüstü idi ki Romalılar bile onların saldırılarından korunmak için Hadrian adlı bir duvar inşa ettiler. Tıpkı Moğolların saldırılarından korunmak isteyen Çinlilerin inşa ettiği Çin seddi gibi.

İngiltere adasının vahşi yerlileri yüzyıllar boyunca Romalıların sömürgesi haline gelmişlerdi. 9'uzun yüzyılın sonlarında ise Alfred adlı biri yerli halkı tek bir ordu halinde toplayıp kendi adını da Büyük Alfred olduğunu söyledi. O İngiltere'nin ilk kralı idi.

İki yüzyıl sonra Fransa'nın Kuzeyinde yaşayan Norman halkları Fatih William önderliğinde İngiltere'yi fethedip yeni bir yönetim kurdular. Normanlar İngiltere'ye uygarlık ve biraz da istikrarı beraberlerinde getirdiler. Ancak bu istikrar uzun sürmedi.

80 yıl sonra İngiltereliler taht anlaşmazlığı yüzünden bir birleri ile savaşa girişip iç savaşın başlamasına neden oldular. Bu iç savaş 18 yıl devam edip binlerce insanın ölmesine yol açtı. Bir süre sonra İngiltere'de istikrarın sağlanmasının ardından İngiltere kralı Birinci Richard Filistin'i işgal amacı ile yapılan Haçlı Seferlerine katıldı. 13'üncü yüzyılda ise İngiltereli toprak sahipleri ve asilzadeler bir araya gelerek İngiltere'de baronları ve aristokrat kesimi oluşturdular. Bir araya gelen aristokratlar dönem kralı aleyhine baş kaldırıp onun gücünü kısıtladılar. İşte bu dönem İngiltere'deki anayasal sistemin başlangıcı sayılır.

Bu siyasi gelişmeye rağmen İngiltereliler sürekli çatışmalar ve savaşlardan dolayı kanlı bir dönem yaşamaktaydı. Nitekim 14'üncü yüzyılın başlarında bile İskoçların özgürleşme lideri William Wallace Londra'da feci bir şekilde idam edildi. Yönetime bağlı güçler onun vücudunu İngiltere halkının gözleri önünde 4 parçaya ayırdılar. Bu tür idam o dönem İngiltere'de yaygın bir idam şekli idi.

İngiltereliler 16'ıncı yüzyıldan itibaren denizcilik ve ticaret sahasında gelişip varlık göstermeye başladılar. Bu ticaretlerden gelen mali karlar ise hızlı bir şekilde sömürgecilik aleti haline geldi. İngiltereliler uzun bir süre için Asya, Afrika ve Amerika'da sömürgecilik yaparak felaketten ve yoksulluktan kurtulup servetin doruğuna ulaştı. Buna paralel olarak kralların da gücü artmış oldu. Bunun ardından kral İngiltereliler için kutsal ve dini bir şahsiyete dönüştü.

Mutlak monarşiye inanan Birinci Charles'ın 1625'te tahta çıkması ile İngiltere'de iç savaş patlak verdi. 1649 yılında ise Birinci Charles Parlamento temsilcileri tarafından yargılanıp idam cezasına çarptırıldı. Bu dönemde muhaliflerin lideri tanınmış nüfuzlu temsilcilerden Oliver Cromwell'di. Charles'ın idam edilmesinin ardından ise monarşi rejimi bir süreliğine kenara bırakıldı. Monarşi yerine ise Oliver Cromwell liderliğinde Cumhuriyet yönetim şekli monarşi sisteminin yerine geçti. Bu İngiltere tarihindeki Cumhuriyetçiliğin tek başarısıdır.

Daha sonra Cromwll'in hükümetinin devrilmesi ile İngiltereliler tekrar Birinci Charles'ın oğlunu tahta çıkardılar. Böylece Cromwell'in kısa ömürlü cumhuriyeti de sona ermiş oldu. Cromwell İngiltere halkı gözünde o kadar değersiz bir duruma düştü ki onun mezarı bile söküldü. Onun cesedini çıkarıp kafa tasını iskeletinden ayırıp böylece onu tekrar cezalandırmaya çalıştılar.

Ancak Cumhuriyet sevdası yine de İngiltere'de hayatını sürdürdü. Fransız İhtilalinden sonra ise Cumhuriyetçilik tekrar İngiltere'de canlanmaya başladı. İngiltere'de Cumhuriyetçilik alevi o kadar körüklendi ki Parlamento'da ihanet ve hıyanet yasası onandı. Bu yasaya göre monarşi sistemini devirmek veya değiştirmeye yönelik her türlü girişim yasa dışı bir girişim olarak değerlendirip girişimcilerin müebbet hapis cezasına çarptırılması veya Avustralya'ya sürgüne gönderilmeleri gerekiyordu. İşin ilginç tarafı bu yasanın 150 yıl kadar uzun bir süre 2003 yılına kadar yürürlükte kalmasıdır.

Değerli dinleyiciler şimdiye dek İngiltere ülkesinin şekillenmesi ve siyasi rejiminin nasıl ortaya çıktığını ele aldık. Programımızın devamında İngiltere'nin dönem Kraliçesi 92 yaşındaki İkinci Elizabeth'in tahta çıkması konusunu açıklamaya çalışalım.

İki dünya savaşı ortasında yani İngiltere sömürgeciliğinin düşüş yaşadığı bir dönemde 21 Nisan 1926 sabahında İkinci Elizabeth dünyaya geldi. O dönemde kimse bu yeni doğmuş kız çocuğunun bir gün İngiltere kraliçesi olabileceğini aklına getirmiyordu bile. Bu kız çocuğunun babası Albert, Beşinci George'un ikinci oğlu olarak İngiltere'yi kral makamından yönetiyordu.

1936'da Beşinci George'un ölmesi ile birlikte büyük oğlu Edward İngiltere kralı makamına geldi. Bu kral, Wallis Simpson adlı boşanmış bir Amerikan kadına vurulup onunla evlenmek istedi. İngiltere kilise yasasına göre her kişi hayatında sadece bir kere evlenebilir. Tabii boşandıktan sonra eşinin ölmesi halinde de başka birisi ile evlenme imkanına sahiptir. Ancak Simpson'un eşi hala hayatta olduğu için İngiltere yasalarına göre bu kadın İngiltere kralı ile evlenemezdi.

Bu olay İngiltere krallarının yaşadığı ilk evlenme sorunu değildi. Daha önce de 16'ıncı yüzyılda İngiltere Kralı Sekizinci Henry eşini boşamak ve başka bir kadın ile evlenmek için sorun yaşamıştı. O dönemlerde İngiltere'de Roma Katolik Kilisesinin hükümleri geçerli olduğu için boşanma haram sayılırdı. Bu yüzden Kral Roma Katolik Kilisesini lağvedip kendini İngiltere'nin dini lideri olarak tanımlayıp boşanmanın caiz olduğuna kanaat getirdi. Bu konuya karşı çıkan Kraliyetin vezirinin de boynu vuruldu.

Ancak artık İngiltereliler de uygarlaşmıştı ve 20'inci yüzyılda Edward böyle vahşice bir girişimde bulunamazdı. Edward'ın cinsel skandallarının yanı sıra İngiltere İstihbarat Ajanlarının Bayan Simpson ile ilgili ahlaki sapkınlıklarına dair raporları Buckingham sarayındaki insanların da haysiyetsizleşmelerine yol açmıştı.

Sekizinci Edward siyasi bakımdan da İngiltere'nin dönem hükümeti ile açıkça uzlaşmaz bir durum yaşamakta idi. Böylece kardeşi Albert Altıncı George olarak İngiltere'nin bir sonraki kralı oldu. Şimdi bir gün İngiltere'nin kraliçesi olabileceğini aklının ucundan bile geçirmeyen Elizabeth İngiltere'nin kraliçesi seçilmişti. 3 yıl sonra İkinci Dünya Savaşının başlaması ile Avrupa ve dünya savaşının alevleri içinde yanıp kavruldu.

Britanya krallık hanedanının asıl ikamet yeri olan 77 bin metre karelik alanda, 775 odaya, 760 pencereye, 1514 kapı ve 800 görevliye sahip olan Londra'daki  Buckingham Sarayının kapılarının birinin arkasında yarım yüzyılı aşkın bir süredir İngiltere'ye koşulsuz şartsız hüküm süren bir kadın yaşıyor.

Britanya aslında İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda Cumhuriyeti'nden meydana gelmektedir. Güney İrlanda bağımsız olduğu halde Kuzey İrlanda Cumhuriyeti hala İngiltere ve Britanya Krallığına aittir.

Kraliçe İkinci Elizabeth Birtanya'nın yanı sıra İngiliz Milletler Topluluğuna üye ülkelerinin de kraliçesi sayılır. İngiltere'nin birçok kolonyal toprakları bulunmaktadır. Bu topraklar kaba kuvvet aracılığı ile sahiplenilmiş kaynakları talan edilen bölgelerdir.

Bu kolonyal toprakların ve bölgelerin bir kısmı bağımsızlığına kavuşup kendi parlamento ve ayrı bir devlet kurdu. Ancak yine de Britanya'nın kraliçesi bu topraklar ve devletlerin en önemli şahsiyeti olarak  Devlet Başkanı sıfatıyla temsilci atadığı Genel Valileri belirleme hakkına sahip. Bu ülkeler işte İngiliz Milletler Topluluğunda yer almaktadır.

Antigua ve Barbuda, Barbados, Saint Kitts ve Nevis, Saint Vincent ve Grenadinler, Jamaika, Avusturalya, Papua Yeni Gine, Yeni Zelanda, Kanada ve Grenada bu topluluğa üye ülkelerdirler.

Bu kadar ülkenin bir kişinin emri altında olması demek Birleşmiş Milletler Teşkilatında ve diğer uluslararası kurumlarda Londra etkisi altında kalıp oylarını Britanya'nın çıkarları doğrultusunda kullanmaları demektir. Zaten İkinci Elizabeth'in tahta çıkması ile beraber onun iktidarını daha güçlendirme girişimleri daha da artmış oldu.

İngiltere'nin istihbarat servisi olan MI-6 dünyadaki en korkunç istihbarat teşkilatlarından biridir. İngiliz basını ve medyası bu korkunç teşkilatın kraliçenin emri altında olmayıp İngiliz hükümeti tarafından yönetildiğini öne sürmektedir. Ancak MI-6 resmi bir şekilde kraliçenin korkunç kurumu sayılır. Bu istihbarat teşkilatı muhalif hükümetlere karşı defalarca darbe teşebbüsünde bulunup hükümetleri düşürmüştür. Bunun açık bir örneği de İran'dır. Kraliçe İkinci Elizabeth'in güç gösterisinin ilke sahnesi İran oldu. 1953 yılında İngiltere ve Amerika işbirliği ile İran'da halk temsilcileri tarafından seçilen Muhammed Musaddık hükümeti darbe ile düşürülüp yerine tekrar dikta Şah rejimi getirildi.

Darbeden sonra Muhammed Rıza Şah Rejimi bütün dünya tarafından gayrı meşru ve despot bir rejim haline geldi. Ancak İngiltere Kraliçesi 1961'de darbecileri meşru olarak göstermek için İran'a gelip Şah ailesi ve saltanat çevreleri ile görüşmelere gerçekleştirdi. Böylece İngiltere'deki monarşinin tarafsız ve sadece tarihi bir kukla olmadığı ortaya çıktı. 

Britanya kraliçesi İran'a gelerek İngiltere monarşisinin İran'daki saltanatı korumak için her türlü girişimde bulunabileceğini gösterdi. Kraliçe Elizabeth'in bir başka planı da Mısır idi. Mısır'da Cemal Abdülnasır ülkedeki saltanat düzenini lağvedip hükümeti ele geçirerek Süveyş kanalını millileştirdi. O dönemde İran'daki ulusalcı Musaddık hükümeti ve Mısır'daki hükümet de soykırımcı Siyonist Rejim İsrail'e karşı idi. Üstüne üstün Musaddık İsrail ile ilişkileri kesmiş Abdülnasır da Siyonist Rejimi dize getirmeyi hedeflemişti

Acaba Kraliçe Elizabeth Mısır'da da saltanatı mı destekliyordu? Bu soruyu cevaplamak için Süveyş kanalının millileştirilmesinden bir süre sonraki İngiltere saltanat ordusu da Fransa ve İsrail ile yan yana Mısır karşısında savaşmasını ele almak lazım.

Emperyalist ülkelerin Mısır milletine karşı saldırısı Kraliçe Elizabeth'in yüz karasıdır.

Kraliçe'nin Muhafazakar Partinin oy çoğunluğuna başvurmadan Harold Macmillan'ı kişisel danışmalarının tavsiyeleri ile Başbakan olarak seçmesi onu eleştiri oklarının hedefi haline getirdi. 1963'te Mcmillan'ın istifa etmesi ile yine Kraliçe Elizabeth, Mcmillan'ın tavsiyesi üzerine Sir Alec Douglas-Home'u Başbakan olarak atadı. Böylece Kraliçe Başbakanların bile atanmasında doğrudan karar verdiğini ve bunun için çoğunluk oylarını umursamadığını göstermiş oldu. Artık Kraliçe'nin bu güç gösterisinden sonra İngiliz vatandaşları da