Kraliçe Elizabeth'in Bilinmeyen Yanları-2
Bugünkü bölümde İngiltere'nin müdahaleleri ve İngiliz monarşi hanedanının dünya siyasetlerindeki eksen rolünün yanı sıra Kraliyet ailesinin başına dert açan Prens Diana'yı konu edineceğiz.
1960'tan 70'lı yıllara kadar 20 Afrikalı ülke İngiltere kolonyalizminden kurtulup bağımsızlaştı. İngiltere'nin bu ülkeler için geride bıraktığı ise yoksulluk ve siyasi, ekonomik ve kültürel geri kalmışlıktı.
Rodezya bu ülkelerden biri idi. Ülkenin beyaz aparteid yanlısı başbakanı İan Smith, Kraliçe'ye bağlılığını bildirmesine karşın tek taraflı olarak İngiltere'den bağımsızlık ilan etti. Rodezya Başbakanının Kraliçe Elizabeth'e bağlılığını bildirmesi Kraliçe'nin prestiji için tehlike arz ediyordu. Çünkü Başbakan İan Smith beyazların siyahilere karşı üstün olduğunu savunuyordu. Bundan dolayı Kraliçe Elizabeth resmi bir bildiri yayımlayarak Rodezya'ın bağımsızlığını tanımamaya mecbur kaldı. Tabii bu sadece bir bildiri idi. Rodezya Cumhuriyeti bir hafta sonrasına kadar bile aparteid yanlısı beyazların kontrolünde olmasına rağmen İngilizler buna karşı çıkmak için hiçbir ciddi ve pratikte etkili bir adım atmadılar.
Dünyanın öbür ucundaki Kanada'da da Kraliçe Elizabeth'in en büyük sömürge topraklarında da bir sürü sorun vardı. Kraliçe Elizabeth'in 1965'te Kanada'nın Quebec eyaleti ziyaretinde Kanada'nın bağımsızlık yanlıları ona karşı isyan ettiler. Güvenlik memurlarının Kraliçe Elizabeth'i sıkı bir şekilde korumasına rağmen Quebec eyaletinde yaşanan protestolar ve isyanlar Kraliçe'nin hala sömürgecilik sembolü olarak tanındığını gözler önüne serdi. Kanadalılar bu isyanlar ile ülkelerinin başka bir ülke tarafından yönetilmesinden duydukları memnuniyetsizliği açıkça belirtmeye çalıştılar. Bu olayın ardından Kraliçe Kanadalıları, anayasada yapılan değişiklikler ve düzenlemeler ve daha fazla yetkilendirmeler sayesinde memnun etmeye çalıştı. Bundan daha önce Kanada anayasa kuralları İngiltere Parlamentosu tarafından belirlenirdi. Ancak Kanadalılar Kraliçe'den İngiltere Parlamentosunun bu alandaki yetkisinin kaldırılmasını ve sadece monarşi sistemine devam edilmesini talep ettiler.
Avustralya da tıpkı Kanada gibi İngiltere monarşi sisteminin genel valilik sistemi ile yönetilmektedir. 1975'te Avustralya Senato Meclisinin, Avustralya Başbakanı Gough Withlam'in bütçe tasarısını onaylamadığı dönemde Kraliçe tarafından atanan Avustralya Genel Valisi John Kerr Başbakanı görevinden aldı. Bunun sonucunda Avustralya'daki partiler Kraliçe'den müdahale edip Avustralya Genel Valisinin görüşünü değiştirmesini istedi. Ancak Kraliçe hiçbir müdahalede bulunmayıp Avustralya Genel Valiliğinin yetki alanına müdahale edemeyeceğini bildirdi. İşte bu olaydan sonra Avustralya'da monarşiye karşı protestolar ve eleştiriler başlamış oldu.
18'inci yüzyılda Britanya sultası altına alınan bir diğer bölge da Arjantin'e ait Mavinas adası idi. O dönemden 20'inci yüzyıla dek Arjantin, Malvinas adasını kendine ait biliyordu. Ancak İngiltereliler bu bölgeyi ele geçirdikten sonra adını bile Falkland olarak değiştirdiler. 1982 yılında İngiltere Kraliyet Ordusu Arjantin ile Falkland adaları meselesinden dolayı savaşa girdi. İngilizler bu adaları boşaltmak istemiyordu.
Kraliçe'nin oğlu Prens Andrew bu savaşa katılıp böylece başlatılan savaşlardan dolayı Kraliçe'nin de memnun olduğunu dönem hükümetine göstermiş oldu.
Arjantin ile İngiltere arasındaki savaşın etkileri futbol sahalarını bile etkiledi. Bilindiği üzere günümüzde oynanan futbol sporu 1863'te İngiltere adalarında başladı. Futbolun ilk kuralları, ilk kulüpleri, en eski kupalar ve rekabetler ve ayrıca dünyanın ilk futbol ligi de İngiltere'de başladı.
İngiltere'nin Arjantin ile Falklanda adlı adalar konusundaki anlaşmazlıktan dolayı savaşı, Arjantin'in yenilgisi ile sonuçlandı.
Bunun ardından Arjantinliler İngilizler'den intikam alıp onları aşağılamak için fırsat kollamaktaydılar. Bu fırsat Meksika'da düzenlenen 1986 Dünya Kupası'nın çeyrek final maçı oldu. İngiltere ile Arjantin savaşının üstünden dört yıl geçmişti. Ancak Arjantinlilerin İngilizlere karşı beslediği kin ve öfke hala taze duruyordu. Maçın 51'inci dakikasına kadar bir gol fileleri havalandırılmadı. Ancak sonunda Maradona hakemin gözünden kaçan eli yardımı ile bir gol attı. Arjantin halkı sevinç haykırışları ile ayakta idi. İngilizler morallerini kaybettikleri bir sırada üç dakika sonra efsane futbolcu Maradona bir kez daha topu İngilizlerin kalesine gönderdi. Bu gol da tarihi bir nitelik kazanarak yüzyılın golü olarak anılmaya başladı. Maçın sonunda ise Arjantin İngiltere'yi 2-1 mağlup etmeyi başardı.
Tabii İngilizlerin bu tarihi yenilgisi de İngiltere'nin küresel müdahalelerinin sonu olmadı. Hala işler Kraliçe'nin emirleri ile uygulanıyordu. Amerika'nın siyasi prestijini aşağılayan Vietnam savaşında bile İngilizler Amerika'nın yanında yer aldı. Irak Baas Rejiminin İran aleyhine başlattığı zorunlu savaş döneminde bile İngiliz hükümeti Saddam Hüseyin'in en büyük hamilerindendi.
Birinci Fars Körfezi Savaşında da İngilizler Amerikalıların yanında yer alarak 53 bin asker Kuveyt'e göndermişlerdi. İngiltere'de hükümetin değişip İşçi Partisi işbaşına gelmesine rağmen Afganistan savaşına yönelik tutumu yine İngiltere'nin bu müdahaleci tavrının değişmediğini gösterdi. İngilizler tekrar Amerika siyasetlerine uyarak Afganistan'a harekat başlattılar. Sonunda Birleşmiş Milletler Teşkilatı onayı olmadan yapılan Irak savaşında da İngiltere yine Amerika'nın en önemli ortağı olarak savaşa katıldı. Tüm bu süre içerisinde seçimler yapılıp, parlamento temsilciler ve hükümetlerin değişmesine rağmen ülkenin siyasetleri aynı şekilde devam ediyordu. Kraliçe Elizabeth ise Buckingham Sarayından dünyada olup bitenlere kendi penceresinden bakıyordu.
Şimdi Prens Diana'nın Kraliyet ailesinin başına açtığı belalar ile ilgili konuşmak istiyoruz.
İngiltere krallık ailesinin gelini Prenses Diana'nın hayatı, bir aile bir aşk, bir dedektif bir polisiye hikayesi hatta çocuksu ve komik yanları ile de alınabilen bir kişi olarak da bütün boyutları ile İngiltere Kraliçesi Elizabeth'in başının belası olmuştur.
İngiltere Veliahdı Prens Charles 29 Temmuz 1981'de Kraliçe'nin onayı ile kraliyet ailesi ile yakın ilişkilerde bulunan Spencer ailesinden Prenses Diana ile Sanit Paul Katedralinde evlendi. Bu düğün perilerin efsanelerindeki düğünler ile karşılaştırıldı. Bu düğünde gelinin giydiği 8 metre uzunluğundaki gelinliğin değeri 9 bin pound kadardı.
Birlikte yaşadıkları birkaç sene sonra 2 çocuk sahip olduklarının ardından Prens Charles ve Prens Diana yavaş yavaş birbirlerinden soğuyup başka işler ile uğraşmaya başladılar. 1992 yılında bu durumun ortaya çıkması ile birlikte dönem İngiltere Başbakanı John Major kraliyet çiftinin ayrılmak istediklerini bildirdi. Sonunda 5 yıl tartışma ve keşmekeşten sonra kraliyet çifti 1997'de resmen ayrıldılar.
Bu boşanmadan sonra kraliyet ailesi Diana'ya karşı uyumsuz tavırlar sergilemeye başladı. Özellikle de Diana'nın boşandıktan hemen sonra Dodi El-Fayed adlı Mısırlı bir Müslüman ile tanışması ve göründüğü kadarı ile onunla evlenmek istemesi bu düşmanlığı daha da körükledi.
30 Ağustos 1997'de Diana, Dodi ile birlikte özel uçağı ile Paris'e gelip kısa bir süre dinlendikten sonra Londra'ya doğru yola çıkmak üzere siyah renkli Mercedes Benz arabasına binip yola koyuldular. İkili fotoğrafçılar ve muhabirlerin dikkatini çekmemek için kendileri araba kiralamaya karar vermişti. Yola koyulmalarından 3 dakika sonra ölümcül bir kaza yaptılar. Dodi olay yerinde hayatını kaybetti. Diana ise arabadan çıkarılıp kurtarılmaya çalıştıkları zaman ise hala nefes alıyordu. Hatta şöyle bir cümle mırıldanıyordu: " Tanrım! Beni yalnız bırakın. "
Diana iki saat sonra hastaneye ulaştırıldı. Ancak sabah saat 4'te doktorlar onun öldüğünü duyurdular. Bu olayın ardından Kraliçe Elizabeth televizyondan şöyle bir başsağlığı dileğinde bulundu:" İlk olarak ona karşı saygımı ifade etmek istiyorum. O çok yetenekli ve eşsiz bir insandı. "
Diana'nın cenaze törenine bir sürü insan katılmıştı. Ancak bu olayın gizli boyutları ile ilgili kuşkular ve şüpheler hala sürmekte idi. İngiltere'nin resmi medya organları bu kuşkuların adını komplonun halüsinasyonu koydu. Ancak birçoklarına göre Dodi kendi arabası ile Diana'yı götürseydi böyle olaylar da yaşanmayacaktı.
Eski MI-6 üyelerinden Richard Tomlinson bu konuda şöyle demişti:" Diana ölmeden önce MI-6 ajanlarının denetimi altında idi. "
Tabii bu eski MI-6 üyesi de bir süre sonra sözlerini geri alıp hafızasının ona yardımcı olmadığını iddia etti.
Daha sonra yapılan araştırmalarda ise Fransa polisinin Diana ve Dodi'yi taşıyan Mercedes Benz arabasının çarptığı beyaz Fiat arabasından hiçbir iz bulunmadığı ortaya çıktı.
Dodi'nin babası Muhammed El-Fayed ise kendi kişisel parası ile özel dedektifleri bu konuda görevlendirerek beyaz Fiat'ın sahibi olan gazeteci fotoğrafçı James Anderson'u buldu. Anderson bu kazadan birkaç ay sonra arabasını satmıştı. Polis ise Anderson'u sorgulamasından sonra onu suçsuz bularak bıraktı. Ancak 3 yıl sonra Mayıs 2000 yılında Anderson'un cansız bedeninin siyah bir BMW arabasında Fransa'nın güneyindeki ormanlarda bulunduğu haberi çıktı. Bu arabanın kapıları kilitlenmiş olmasına rağmen anahtardan da bir ize rastlanmamıştı.
Bu olayın ardından resmi raporlarda Anderson'un intihar ettiği yazıldı. Böylece bu dosya da kapandı. Halbuki Anderson ailesi bu raporları reddedip şöyle bir açıklamada bulundular:" James son zamanlarda yeni bir iş bulup çok moralli idi." Bu açıklamaların yanı sıra Anderson'un evinden 400 mil kadar uzaklıktaki bir bölgede hayatını kaybetmesi de mantıklı bir sebebin olmadığını gösteriyor.
Diana ve Dodi'nin kuşku uyandırıcı ölümündeki bir başka önemli nokta da her türlü kamera görüntülerinin olmaması idi. Kazanın yapıldığı bölgede 10'a yakın kamera bulunmasına rağmen hiçbirinde olayın görüntülerine rastlanmadı. Polis memurları bu kameraların gecenin o saatinde çalışmayan bir idareye ait olduğunu bildirdi. Bu açıklamalar ise fazla inandırıcı değildi. Çünkü zaten güvenlik kameraları sürekli bir şekilde otomatikman görüntüleri kaydediyor.
Şimdi asıl sorumuza dönelim. Britanya kraliyet ailesinin Diana ile yaşadıkları sorunun aslı neydi?
Bir ihtimal Diana Dodi'den hamile kalmıştı. Bu yüzden İngiltere'nin gelecek veliahtlarının üvey kardeşleri Müslüman bir babadan olacaktı. Bu konu Kraliyet ailesinde daha önce görülmemiş dayanılamayacak bir hadise idi.
İngiltere'de resmi bir din ilan edilmemesine rağmen ancak Kraliçe İngiltere Kilise'sinin başında gelmektedir. Bu olay dünyanın dikkatini İngiltere kraliyet ailesi üzerine çekmişti. Hâlbuki kraliyet ailesi ve kraliçenin dünyadaki birçok savaş ve darbedeki rolü inkâr edilemez bir düzeydedir. Buna rağmen İngiliz mahkemeleri de araştırmalardan çıkan sonuçların Diana ve Dodi'nin kazasının kasıtsız olarak gerçekleştiğini ve bunun bir tezgâh sonucunda yapılmadığına karar verdi. Mahkemenin bu kararı kamuoyunu hiçbir şekilde tatmin etmedi.
İngiltere Kraliçesi İkinci Elizabeth bu olayların ardından bile hala kendi iktidarını korumanın peşindedir. Öyle bir iktidar ki kamuoyu tarafından sorgulanmaya devam edecektir.
2007'de BBC kanalının "Kraliçe İle Beraber Bir Yıl" adlı belgeselinde yer alan tartışmalara yol açan görüntüler bu sorgulanmanın bir parçasıdır. Tabii BBC sorumluları bu yayının hemen ardından kraliyet ailesinden özür diledi. Ancak bu gerçekleri gizlemeye yetmeyecektir.
Kraliçe Elizabeth'in 2007 yılında Müslümanların itirazlarına karşın Selman Rüşdi'ye şövalye nişanını vermesinin yanı sıra Daily Mail gazetesinin 2008 yılında Kraliyet ailesinin Buckingham Sarayı'nda gizli Masonluk teşkilatına yer ayırma haberi gibi skandallar dünya kamuoyunu Kraliçe'ye karşı daha da uyandırdı. Tabii Kraliyet ailesi sözcüsü böyle bir girişimde bulunamayacağını bildirmişti.
2012 yılında ise Kraliyet ailesinin erkeklerinden birinin çıplak görüntüleri elden ele dolaşırken hiçbir medya organı Kraliyet ailesinin korkusundan bu görüntüleri paylaşmaya cesaret etmedi. Böyle örneklerin olduğu bir durumda devlete bağlı İngiliz medya organlarının İngiliz kraliyetini sadece formalite bir yapı olarak değerlendirmesi iddiaları mantıklı görünmüyor. Bu medya organları kraliyetin hiçbir resmi güce sahip olmadığını savaşlar ve darbelerde ise hükümetler ve parlamentoların karar verdiğini savunuyorlar. Kim bilir, belki de Diana cinayeti de hükümet ve parlamento tarafından kararlaştırılmıştı! Ancak kağıt üzerinde Kraliçe'nin yetki alanı belirlenmiş mi?