İran dünyada şiddet, terör ve radikalizmle mücadele bayraktarı
İran İslam Cumhuriyeti dünyanın şiddet ve radikalizmden arınma sloganının bayraktarı ve aynı zamanda pratikte de terörle mücadelenin öncüsüdür. Peki ama terör nedir ve bu şom olguyu desteklemek nasıl milletlerin barış ve huzuruna zarar verir?
Aslında terör, hala hakkında ortak bir tanım sunulamayan sözcüklerden biridir. belki de terörün tanımlanmasında yaşanan bu durum, terör ve şiddetle mücadele yolunda ciddi engel oluşturmaktadır.
Öte yandan bugün dünya, terör ve silahlı mücadele milletlerin siyasi ve sosyal devrimleri için bir araç olduğuna ve buna terör diyemeyeceğimize inanan eski bir inanç ve düşüncenin kalıntılarının esiri olmuştur.
Son yıllarda bazı terör örgütleri de bu inancı kötüye kullanarak milli, İslamî veya inkılapçı hareketleri temsil ettiklerini ileri sürmeye başladı, ki bu örgütlerin en somut örnekleri El-kaide veya IŞİD gibi kendilerini İslamî ilan eden ve esas amaçları İslamî devlet kurma şeklinde beyan eden ve bu mesnetsiz iddialarına dayanarak her türlü terör eylemini ve cinayeti İslam’ın küfür ile mücadelesi şeklinde telkin eden örgütlerdir.
Bugün dünyanın bir çok uluslararası siyaset meseleleri uzmanı dünyada terörün esas kaynağı sapkın Vahabi tarikatı olduğu konusunda hemfikirdir. Söz konusu uzmanlara göre Arabistan’da İslam adı altında propagandası yapılan bu tarikat, El-kaide ve IŞİD gibi cinayetlerinin boyutları Ortadoğu bölgesinin sınırlarını aşan terör örgütlerinin esas ilham kaynağıdır.
İngiliz Independent gazetesi bir raporunda şöyle diyor: Arabistan şimdiye kadar milyarlarca dolar parayı Vahabi tarikatının propagandasını Arabistan sınırlarının ötesinde ve hatta İngiltere’de yapmak üzere harcadı, ki bunun izlerini ve işaretlerini Suriye’de Rakka’dan İngiltere’de Londra ve Manchester’e kadar uzanan bir alanda görmekteyiz. Ama buna karşın Suud hanedanı hala bizim dostumuz ve ihraç ettiğimiz silahlarımızın %80 kadarının müşterisidir.
Independent gazetesi raporuna şöyle devam ediyor:
İngiltere Başbakanı Terresa May Londra köprüsünde IŞİD terör örgütünün düzenlediği terör saldırısından sonra yaptığı açıklamada terör ve radikalizmle sert diyalog zamanı geldiğini söyledi. Ancak işçi partisi lideri Jeremy Korbin’in de bugün belirttiği üzere eğer May gerçekten radikalizmle mücadele peşindeyse her şeyden önce terörle mücadele için kaynağı olan Arabistan ile diyalog masasına oturması gerekiyor.
Ancak esas soru şu ki dünyada hangi inkılapçı ve özgürlükçü ve hatta bağımsızlıkçı hareket terör ve şiddet ve radikalizmle işbaşına geldi veya özgürlük ve demokrasi armağan edebildi?
Acı gerçek şu ki şiddet stratejisi son yarım asırda doğrudan veya dolaylı olarak istibdada yardım etti ve şiddete, silahlı eyleme ve teröre baş vurmak sadece akılcı ve reformcu stratejilerin ilerlemesine ve güçlenmesine mani oldu. Bu kısır döngü aynı zamanda şiddetin çoğalmasına da yol açtı.
Bugün dünyanın siyasi gelişmelerine daha derin bakıldığında başta ABD olmak üzere Batı’nın siyasi kültüründen hedefe ulaşmak için terör örgütlerini desteklemenin bir prensip haline geldiği gözleniyor.
Batı’nın teori temellerinde İran’da gerçekleştirilen Ağustos 1953 darbesi veya ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un İran’da hakimiyetin değiştirilmesi ve bir milletin kendi hakimiyetini belirleme hakkını gözardı etmesi yaygın durumlardır. Ancak bu tür davranışlara ne denebilir? Acaba İslam Cumhuriyeti partisi binasının havaya uçurulması veya İslam Cumhuriyeti başbakanlık binasındaki patlama ve onlarca Bakan ve milletvekilinin münafıklarca katledilmesi İslam Cumhuriyeti nizamını devirebildi mi ki?
Münafıklar terör örgütü 28 Haziran 1981 tarihinde İslam Cumhuriyeti partisi binasını havaya uçurmayı halkın öfkesi olarak adlandırdı ve bu cinayeti ile diğer terör eylemleri gibi övündü. Söz konusu terör örgütü Amerika ve İngiltere ve Fransa gibi bazı Avrupa ülkelerince desteklendi. Ancak bugün bu ülkelerin teröre destek vermeleri yanlış ve sonuçsuz olduğu gerçeği açıkça ortada duruyor, nitekim bu destekler sadece bölgede şiddet ve güvensizliği körükledi.
İslam İnkılabı Lideri Ayetullah Hamanei İslam’i İran’ın ilk Cumhurbaşkanı olarak 1988 yılında BM genel kurul zirvesinde İslam inkılabının çıkış noktasından ve köklerinden söz etti ve özgürlük, insanların eşitliği, sosyal adalet, toplum bireylerinin bilinçlenmesi, kötülükler ve sapkınlıklarla mücadele, insani ülkülerin bireysel arzulara tercih edilmesi, Allah’ın anılması ve unutulmaması, şeytani sultanın reddedilmesi ve İslamî nizamın diğer sosyal ilkeleri ve yine kişisel ahlak ve davranış ve siyasi ve mesleki takvayı, inkılapçı dünya görüşünün sonuçları niteledi.
Eğer İran İslam Cumhuriyeti diplomasisinde Suriye’de teröre hayır diyorsa, eğer Filistin işgaline son verilmesi ve terör örgütleri ile mücadele edilmesi ve radikal örgütlere karşı koyulmasına vurgu yapıyorsa, tüm bunlar sadece İran’ın çıkarlarını temin etmek için değildir. Bu vurgunun kökleri inkılapçı dünya görüşüne dayanır ve tüm ülkeler ve tüm milletler için şiddet ve radikalizmden uzak huzur ve barış dolu bir dünya talep eder, çünkü terör ve şiddet tüm insanların meselesi ve tüm medeniyetlerin ve insanların huzurunun afetidir. Çünkü terör, şiddet ve radikalizm sınır tanımamaktadır ve hiç bir dini veya etnik gruba da acımaz ve bu şom afetlerle mücadele milli ve uluslararası azim ve iradeyi gerektirir ve hiç bir dini ve etnik ayrım yapmaksızın sürdürülmesi gerekir.
İran İslam Cumhuriyeti Aralık 2014’te birinci uluslararası “dünya şiddet ve radikalizme karşı” konferansına ev sahipliği yaptı. İran Cumhurbaşkanı Dr. Hasan Ruhani konferansta yaptığı konuşmada dünyanın şiddet ve radikalizmden arınmasına yönelik uluslararası ilgi ve bu konunun BM genel kurulunda onaylanmasına işaret ederek barış taraftarı olan tüm ülkelerin ve akımların işbirliği ve teamül çerçevesinde şiddet ve radikalizmle mücadelelerini ve koordinasyonlarını azami seviyeye yükseltmeleri gerektiğini vurguladı.
Terör ve radikalizm gibi şom bir afetin kökünün kurutulmasında iç ve dış etkenlerin gözetilmesinin yanı sıra bu afetlerin siyasi, sosyal, iktisadi ve ideolojik temellerini de büyük bir titizlikle araştırmak ve köklerini bulmak gerekir. Kuşkusuz bu yıkıcı ve beşeriyetin huzurunu kaçıran ve sonucu ölüm, yıkım ve milyonlarca masum insanın avareliği olan afetlerle mücadele uluslararası gönül birliği ve vahdeti gerektirir.