Türkiye'nin AB'nin İslam Karşıtı Yaklaşımını Eleştirmesi
Türkiye hükümet yetkililerinin AB'yi defalarca eleştirmesi, özellikle İslam karşıtı politikalarını eleştirileri aslında AB'nin Türkiye hükümetine karşı politikalarına tepki gösterme ve AB üzerindeki baskıyı güçlendirme girişimi olarak değerlendirilmelidir.
Bu baskıların başarısız kalmasının ardından Ankara hükümet yetkilileri, özellikle Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, defalarca Avrupa Birliği'nden Türkiye'nin bu birliğe katılıp katılmaması düşüncesi hususunda tutumunu açıkça belirtmesini istemiştir. Şimdi de Türkiye Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın Avrupa ve Batı ülkelerinin İslam karşıtı yaklaşımlarını eleştirdi ve AB'nin İslam ile savaşarak daha iyi bir gelecek inşa edemeyeceğini vurguladı ve bu yüzden de Batı ve Avrupa'da İslam ve Müslümanları marjinalleştirme çabalarının sona erdirilmesi gerektiğini belirtti.
İbrahim Kalın, ayrıca Avrupa'nın bir yandan bilim, akılcılık, aydınlatma, düşünme ve çok kültürlülük vurgusu yaptığını ancak bir diğer yandan belli bir kesim ve topluluğu inançları, hayat tarzları ve etnik kökenleri yüzünden dışladığını belirtti.
Bu üst düzey Türkiye hükümeti yetkilisinin sözleri, Ankaralı yetkililerin Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne üye yapma siyaseti doğrultusunda değerlendirilmelidir. Aslında bu sözler, bazı Avrupa hükümetleriyle tekrarlanan gerilimlere ve dünyanın çeşitli yerlerindeki maceralara rağmen Ankaralı yetkililerin hala Avrupa Birliği'ne katılmanın bir yolunu aradığını gösteriyor.
Bu bağlamda, bir Türkiyeli yetkilinin AB üyeliğinin önündeki engeller konusunu bu şekilde ilk kez açıkça dile getirdiği söylenmelidir. Daha önce siyasi çevreler ve birçok Türkiyeli ve bölge uzmanı Avrupa Birliği'nden bir Hıristiyan kulübü olarak söz etmişti. Ancak ilk kez bir Ankara hükümet yetkilisi AB'ye katılım sürecine karşı dini ayrımcılık hakkında yorumda bulundu.
Türkiyeli yetkililer bunu açıkça kabul etmese de, Avrupa Birliği'nin dini farklılıklar, büyük nüfusu ve Batılı ulusları etkilemeye yönelik yüksek motivasyonu nedeniyle Türkiye'yi kabul etmeyi reddettiği gerçeği göz ardı edilmemelidir. Son altmış yıldır, her zaman Türkiye'nin bu yöndeki talebi temel olarak aynı nedenlerden dolayı reddedilmiş ve her defasında farklı bahaneler ve mazeretler uydurulmuştur.
Ayrıca Türklerin risk alma gücü tüm Avrupa uluslarından kat kat daha fazladır. Buna ilaveten Avrupa Birliği'nin Türkiye'yi kabul etmemesinin siyasi ve askeri nedenleri de var. Türkiye bir NATO üyesidir ancak bu askeri örgütün Suriye ve Irak'taki üyeleriyle koordinasyon ve işbirliği içerisinde olmak istemiyor.
Türkiyeli yetkililer, ABD'nin askeri kolu olarak kabul edilen NATO'nun Ankara yetkililerinin örgüt yetkililerine, özellikle de ABD'li yetkililere bağlı olarak hareket etmesi halinde Türkiye'ye eşlik edeceğinin farkında.
Bu bağlamda AB yetkilileri Türkiye için kriterler belirlemiş ve Batı'nın belirlediği kriterleri karşılaması halinde AB'ye katılabileceğini duyurmuştur.
Bu hususta Yunanistan'ın Avrupa Birliği'ne katılımının 40'ıncı yıldönümü münasebetiyle bu yıl Mayıs ayında Atina'ya giden Charles Michel, Türkiye'ye yönelik şunları vurguladı:" Ankara, Avrupa standartlarını ve çıkarlarını hiçe saymaya devam ederse, Türkiye'ye yönelik yaptırımların uygulanması ve caydırıcı tedbirlerin alınması kaçınılmaz olacaktır."
Doğal olarak Türkiye ile Avrupa ülkeleri arasındaki ciddi kültürel farklılıklar nedeniyle Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılımı konusunun sürekli sorunlarla karşı karşıya olduğu açıktır. Aslında Türkiye şaşırtıcı bir şekilde, Hıristiyan kulübü olarak kabul edilen bir birliğe gönüllü olarak katılmak istiyor.
Halbuki Türkiye'nin büyük liderlerinden Necmettin Erbakan 1990'larda, kendi aralarında birleşerek güçlü ve etkili bir rol oynayabilecek sekiz güçlü Müslüman ülkeden oluşan D 8 grubunun kurulması konusunu gündeme getirmişti. Zaten Türkiyeli yetkililer bu grubu harekete geçirmek için çalışsaydı, D-8 şimdi Birleşmiş Milletler'de bile özel bir koltuğa sahip olacaktı.