Türkiye'den köşe yazarları
-
türkiye basını
Mehmet Kamış, Zaman gazetesinde, “Ya başkan ya kaos”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“7 Haziran sonrasında yaşadığımız süreci anlatan en güzel ifade Sabah gazetesinin manşetindeydi. Recep T. Erdoğan'ın büyük boy fotoğrafının yanında şu başlık vardı: “Seçim, ya terör ya demokrasi” Star'ın “Ya istikrar ya kaos” manşeti de ondan farklı sayılmaz. 7 Haziran seçimlerinde AKP'nin yaşadığı büyük hayal kırıklığından sonra terör, bir anda ülkedeki her şeyi allak bullak etmiş, millete iki şey sunmuştu; ya demokrasi ya terör, yani kaos… Toplum bu rest karşısında 7 Haziran'daki tavrından nedamet etmişti. Terör ve kaostan korkup demokrasi gibi görüneni tercih etmişti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bugün yaşadığımız süreci özetleyen cümleyi de Akit Gazetesi'ne konuşan Burhan Kuzu söylemişti: ‘Ya başkanlık ya kaos'. Bu ifade, 7 Haziran sonrasında dile getirilenlere çok benziyor hatta tehdidi bir tık daha ileriye götürüyordu. Başkanlığı seçene kadar... Cümleyi ben tamamlamayayım, siz noktaların yerine uygun cümleleri yazarsınız.
1 Kasım seçim stratejisinin toplumda karşılığının olduğunu ve bundan sonuç alındığını düşünenler artık ‘Ya başkanlık ya kaos' sözünü daha yüksek sesle dillendirmeye başladı. Sanıyorum bundan sonra da parmaklarını sallayarak söyleyecekler.
Bugün ülkeyi yönetenler için başka bir yol da görünmüyor. Çünkü her şeyin meşruiyet kaynağı olan anayasayı fiilen askıya aldılar ve bir gün içinde onlarca anayasal suç işliyorlar. Recep T. Erdoğan'ın kaymakamlara yaptığı konuşmada alenen ‘yasaları önemsemeyin, kanunen suç olan şeyleri rahatlıkla yapabilirsiniz' mealinde sözler vardı. Bu, hukuksuzluğun alenileşmesinden başka bir şey değil. Tıpkı daha önce söylediği ‘cadı avıysa cadı avı' gibi sözler, normal şartlarda yönetilen Türkiye Cumhuriyeti'nde anayasal suçtur.
Türkiye normalleştiğinde, ülkeyi kimlerin yönettiğinin hiçbir önemi kalmayacak ve işlenen suçlar bir bir gündeme gelecek. Kanunsuz emirleri yerine getiren bütün bürokratlar yaptıklarının karşılığını görecek. Bu saatten sonra kaymakamların imza atacağı her hukuksuz işlem, hem Recep T. Erdoğan'ın durumunu tartışmaya açacak hem de kaymakamları yasalarla karşı karşıya getirecek. Dediğim gibi ülkeyi kim yönetirse yönetsin, bunlar yargıyla baş başa kalacak. Aradan kaç yıl geçtiğinin de hiç önemi yok.
Bu yüzden hâlihazırda ülkeyi yönetenlerin tek bir çıkış kapısı var o da; bugün yapılan şeylerin defterinin bir daha açılmamasını sağlayacak şekilde rejimi temelden değiştirmektir. Rejimin bütün genetik kodlarını ters çevirip, alenen anayasal suç işleyenlerin durumunu kurtaracak bir ‘devrim' yapmaktır. Sağdan baksanız da soldan baksanız da, yukarıdan ya da aşağıdan baksanız da anayasal suç işleyenlerin başka kurtuluş yolu yok.
Yaşanan; Türkiye Cumhuriyetinin mevcut yasalarına göre boğazına kadar suça batmış bir grubun bütün Türkiye ile kavgasıdır.
Burada ‘nasıl bir başkanlık' konusuna da açıklık getirmekte fayda var. Bir kişinin yaş ve kuru her şeye karar vereceği, ülkedeki bütün ekonomik kaynaklara tek kişinin hükmedeceği bir ‘başkan' sistemi talep ediliyor. Denetlenemeyen, başka birilerince herhangi bir itirazın olamayacağı tek kişilik bir rejim.
…***
Murat Belgde, Taraf gaetesinde, “‘Suça teşvik”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanı muhtarları toplayıp bildiri imzalayan öğretim üyeleri hakkında “alçaklar” gibi kelimeler kullandığında, “Bir Cumhurbaşkanı böyle konuşmaz” diye yazmıştım. Ne var ki Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan her gün, kendi bir gün önceki rekorunu kıran bir performans sergiliyor. Bundan birkaç gün sonra, bu sefer kaymakamları toplayıp, “Mevzuatı bir kenara koyun,” dedi.Cumhurbaşkanı “Alçaklar” diye konuşmaz. Ama “Böyle konuşmaz” diye yasa yapmak filan kimsenin aklından geçmemiştir, çünkü Cumhurbaşkanı olan bir kişinin belirli bir basireti olacağı ve böyle konuşmayacağı varsayılmıştır. Kaymakamlara söylediği ise alenen suç. Bir “Cumhurbaşkanı”nın devlet memurlarını toplayıp onlara “mevzuatı boşverin” demesi görülmüş işitilmiş bir şey değildir ve bir suçtur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bunun bir suç olduğunu bilmiyor mu? Yoo, pekâlâ biliyor. Ama Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bu ülkede şimdiye kadar yapılmış yasaları saymıyor.
“Hukukun üstünlüğü”ne saygısı olduğunu bildirmiş. Ama “hukuk” demek “kanun” demek değilmiş.
Bu iki cümle çerçevesinde kaldığı ölçüde doğru bir tespit bu. Türkiye Cumhuriyeti’nin sık sık eleştirdiğimiz bir özelliğidir, çıkarılan yasaların “hukuka” aykırı olması. Geleneksel bürokrasimiz hukuka yabancıdır, ama “kanun”dan pek hoşlanır. Onun için, diyelim “sıkıyönetim yasası” çıkarır, der ki “gözaltı süresi üç aya kadar uzatılabilir”. “Yahu, öyle şey olur mu?” diye itiraz edersiniz, “Üç ay gözaltı olur mu?” İşte, olmuş bile: yasada yazıyor.
Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan “hukuk” ile “kanun” arasındaki bu uyumsuzluktan söz ederken doğru bir şey söylemiş oluyor. Bu “hukuk anlayışı” değil mi, bir Türkiye Cumhuriyeti yargıcına, “Sözkonusu olan Türkiye devletinin çıkarıysa gerisi teferruattır” dedirten?
O hâlde, varolan “kanunlar”ı evrensel “hukuk”un normlarına uydurmak üzere ne yapıyor Tayyip Erdoğan? Hiçbir şey yapmıyor. Sadece, “Hukuk, benim irademdir” diyor. Bunun dışında değişen bir şey yok. “Bir başka “egemen” düşünülerek oluşturulmuş “mevzuat” hükümsüzdür. Kaymakamlar, onunla ilgilenmeyin, uğraşmayın. Kimin iyi, kimin kötü, kimin dost, kimin düşman olduğuna ben karar veririm. Millet de zaten bunun için beni seçti. Ben size “X düşmandır, yakasına yapışın” der demez, “mevzuat”ı filan bırakıp yakasına yapışın. Bu bir dava konusu olursa da merak etmeyin. Ben yanınızdayım.”
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “cumhurbaşkanı” seçildiği için, seçilmiş olmasına dayanarak, olmayan, dolayısıyla kimsenin bilmediği, kendi kafasında olan ve olmasını istediği bir hukuka göre davranıyor.
…***
Hanefi Bostan, Yeniçağ gazetesinde, “MEB hak yeme bakanlığına mı dönüştü?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bilindiği üzere, 14 Mart 2014 tarihli Resmi Gazetenin 28941 sayılı nüshasında yayınlanarak yürürlüğe giren "6528 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" la Milli Eğitim Bakanlığı merkez ve taşra teşkilatlarında taş üstüne taş bırakılmadı. 100 bine yakın idarecinin kazanılmış bütün haklarını ellerinden alındı. Görevlerinden alınan Milli Eğitim il ve ilçe müdürleri, şube müdürleri, okul müdür ve yardımcıları yerine, hiçbir sınavı kazanamamış, hiç bir tecrübe ve deneyimi olmayan, üstüne üstlük ahlaksızlıkları ve hırsızlıkları ile tescillenmiş kişiler, yönetici yapıldı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
Türk Eğitim-Sen'in, İdare Mahkemeleri ve Danıştay nezdinde verdiği yoğun hukuki mücadeleden sonra, hakları gasp edilerek görevden alınan idarecilerin göreve döndürülmesine karar verildi. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı mahkeme kararlarını uygulamamada ısrar edince, ilgililer hakkında suç duyurularında bulunuldu ve tazminat davaları açıldı. Suç duyuruları ve tazminat davalarından sonra MEB Hukuk Müşavirliği önceki görüş yazılarından 180 derece dönüş yaparak hukuka uygun görüş yazıları yazmaya başladı.
Nitekim MEB Hukuk Müşavirliği, İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğüne gönderdiği 11.01.2016 tarih ve 305433 sayılı görüş yazısında; "idari yargı yerlerince verilen iptal kararlarının, iptal edilen işleme bağlı olarak tesis edilen diğer işlemlerin yapıldıkları tarihten geçerli olarak ortadan kaldırılması, iptal edilen idari işlemin tesisinden önceki hukuki durumun devamının sağlanması gerektiği, idarenin fiili ve hukuki imkansızlık halleri dışında iptal edilen işlem nedeniyle oluşan hukuka aykırılığı gidermek için işlem veya işlemler tesis etmek zorunda olduğu, somut olayda "müdür" görevi mevcut olduğundan ve idare tarafından müdür görevlendirmeleri de yapıldığından herhangi bir hukuki ve fiili imkansızlıktan söz edilemeyeceği, iptal edilen hukuki işlem hukuka uygun yapılmış olsa idi kişilerin statüsü ne olacak idiyse aynı sonucu doğuracak işlemin tesis edilmesinin hukuka uygun olacağı", "yargı kararlarının gerekçeleri de dikkate alınarak aynen ve gecikmeksizin uygulama gerekliliği" ifade edilerek yargıya gidip olumlu sonuç alan müdürlerin geciktirilmeksizin görevlerine iadesi için görüş bildirmek zorunda kalmıştır.
Bütün bu garabetler yaşanırken, Türk Eğitim-Sen'in haksızlıklara ve zulme karşı oluşturduğu kamuoyu neticesinde Milli Eğitim Bakanı, sadece Okul Müdür Başyardımcıları ve Okul Müdür Yardımcılarının yazılı sınavı ile belirlenmesine karar verdi.