Türkiye'den köşe yazarları
-
Türkiye basını
Mümtazer Türköne, Zaman gazetesinde, “Bülent Arınç parametresi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bu parametreyi, ilişkide olduğu her şeyi değiştiren bir bağımsız değişken olarak da düşünebiliriz.Bu parametre, iktidarın çok karmaşık hiyerarşisini ve kapladığı geniş alanı "özgül ağırlığı" ile boydan boya belirleyen en temel değişkenlerden biri. Dışarıdan, muhalefetten, potansiyel düşmanlardan biri değil, iktidarın temel kimyasını şekillendiren bileşenlerin birinden söz ediyoruz. Halâ iktidarın iknaya ve rızaya dayanan meşruiyetini, Bülent Arınç parametresi tek başına oluşturuyor. Ağırlığını ve etkisini, sahip olduğu iktidardan veya nüfûz ettiği alandan değil, haklılığından ve sağladığı güvenden alıyor. İçeriden olması, kendi adına konuşması, konuşmasının bir vicdanî mükellefiyet olarak hemen karşılık bulması hep bu parametrenin bağımsız bir faktör olarak gücünü gösteriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bülent Arınç'ın Taha Akyol'un programında söylediği sözler bu yüzden, bugüne dair demokrasi ve hukuk sorunlarının tamamının algısını değiştirecek kadar önemli. "Hakimler tehdit ediliyor" diyorsa, "yargıç güvencesi"nin bütünüyle ortadan kalktığına hükmetmelisiniz. "'Meslekten çıkartılırsın, verilen talimatlara uymazsan başına neler gelir' diye, insanlara maalesef ceza veriliyor" diyorsa, başınıza örülecek çoraplardan emin olamazsınız. Bülent Arınç, "Paralel yapı operasyonları" diye insanların verilen talimatlarla tutuklandığını, cezaevinde tutulduğunu ve savcıların kasten iddianame hazırlamayarak tutukluluğu bir zulüm aracına dönüştürdüklerini söylüyor. Devam ediyor: "Yargının en ağır yaralarından birisi, savcılara -MİT TIR'ları, Can Dündar davası gibi- böyle çok iddialı davalar açtırmak" ve yargının içine düştüğü bu acı durumdan mutlaka kurtulması gerektiğini vurguluyor.
Arınç'ın "Dolmabahçe mutabakatı" hakkında, birinci ağızdan verdiği bilgiler yakın tarihimizin bu çok önemli bilmecesini çözerken, birinci sırada Cumhurbaşkanı'nı büyük bir vebalin altına sokuyor. Dolmabahçe mutabakatı, siyasî entrikalar, seçim hesapları ve Türkiye'nin birlik ve bütünlük politikasının, Kürt Sorunu'nun ve tam da Çözüm Süreci'nin iç içe geçtiği çok önemli bir aşamaydı. El sıkışıldı, mutabakat sağlandı; ancak HDP lideri "seni başkan yaptırmayacağız" diye başlattığı seçim kampanyası ile AK Parti'ye karşı parlak bir çıkış yapınca, masa devrildi, mutabakattan vazgeçildi. Üç hafta sonra Erdoğan bu mutabakatı tanımadığını ve bilgisi dışında yapıldığını ilan ederek durumu toparlamaya çalıştı. Bülent Arınç işte bu mutabakatın doğrudan Erdoğan'ın talimatı ve tafsilatlı müdahaleleriyle şekillendiğini söylüyor ki, bildiğimiz her şeyi değiştiriyor. Bunu söyleyen dönemin bir müşahidi veya muhalefet temsilcisi değil, Dolmabahçe Mutabakatı denilen görüşmeyi planlayan ve icra eden Hükümet'in resmî sözcüsü.
Bülent Arınç parametresini ciddiye alanların, bu sözlerden sonra Saray çevrelerinin girişeceği seri infazları da takip etmesi lâzım. Sözler ağır, bu sözleri düştüğü yerden yani muhatabının üzerinden kaldırıp durumu düzeltmek çok zor.Arınçın verdiği mesajları tekrar özetleyelim: Yargı tehdit ediliyor, Dolmabahçe mutabakatı Erdoğan'ın eseri, paralel avı iktidarın yargıya müdahalesi ile zulme dönüşüyor… En önemlisi, bu parametre her an devreye girmeye hazır, tetikte bekliyor.
...***
Murat Belge, Taraf gazetesinde, “Hukukun üstünlüğü ne demek”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
““Kanun başka, hukuk başka” dedi Tayyip Erdoğan. Bugün varolan kanunları beğenmiyor. Olabilir. Çoğumuz beğenmiyoruz; ama beğenmeme gerekçeleri değişiyor.Aslında Tayyip Erdoğan kendi hukukunu kendi yapacağı bir ortam istiyor. Belki yedinci yüzyılın koşullarında hükümdar olma istemi gibi bir şey. “Müşavir”leri var zaten. Onlarla “meşveret” yapar, muhtarları da toplar, “icma” olur; “İşte size ‘demokrasi’” der. Sizin “demokrasi, demokrasi” dediğiniz şeyden çok daha iyi değil mi böylesi? Başımızda kerametinden sual olmaz bir Başkan, her şeyin doğrusunu biliyor, ne söylese içinde bir hikmet var, her şeyimizi ona teslim edip, memnun, mesut ve mesrur, yaşar gideriz.Bugün olanlar, bugüne kadar olanlar, bunun nasıl bir düzen olacağını haber veriyor aslında.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Aslında Tayyip Erdoğan kendi hukukunu kendi yapacağı bir ortam istiyor. Belki yedinci yüzyılın koşullarında hükümdar olma istemi gibi bir şey. “Müşavir”leri var zaten. Onlarla “meşveret” yapar, muhtarları da toplar, “icma” olur; “İşte size ‘demokrasi’” der. Sizin “demokrasi, demokrasi” dediğiniz şeyden çok daha iyi değil mi böylesi? Başımızda kerametinden sual olmaz bir Başkan, her şeyin doğrusunu biliyor, ne söylese içinde bir hikmet var, her şeyimizi ona teslim edip, memnun, mesut ve mesrur, yaşar gideriz.
Bugün olanlar, bugüne kadar olanlar, bunun nasıl bir düzen olacağını haber veriyor aslında.
Tayyip Erdoğan’ın “üstün”lüğüne inandığı hukuk, aslında uygulanmaya başladı. Örneğin 17 Aralık deyip durduğumuz olayda uygulandı. Ne oldu? “Yolsuzluk var” diyenler cezalandırıldı, “yolsuzluk yaptı” denilenler yargıya değmeden sıyrılıp gitti. Çünkü onlar Tayyip Erdoğan’ın çevresiydi.
İşte Can Dündar, Erdem Gül olayı. İki ağırlaştırılmış müebbet! Tayyip Erdoğan’ın “utopya”sının savcısı iddianamesini yazdı, açıkladı. Örneğin Rıza Türmen de bu “iddianame”nin aslında ne olduğunu açıkladı.
Ama bu olay, Tayyip Erdoğan’ın zihninde biçimlenen ideal “hukuk” düzeninin nasıl bir şey olduğunu açıklıyor. Bu iki kişi, Tayyip Erdoğan’ın bilgi verilmesini istemediği bir konuda topluma bilgi verdiler. Tayyip Erdoğan da çok kızdı, “Ben size gösteririm” dedi, şimdi gösteriyor.
Ve “Başkanlık Sistemi” diyor. Bu “keyfîliğin” adının “Sistem” konmasını istiyor.
Bir yandan gidiyor, kaymakamlara, “Mevzuatı boşverin. Benim istediğimi yaptığınız sürece kimse size ilişemez,” diyor. Devlet memurlarını açıkça davet ediyor. Neye? Kanuna uymamaya! Zaten en başta kendisi, kanuna uymuyor. Öyle gizli kapaklı değil, açıkça, göstere göstere. “Başkanlık Sistemi” ile nereye varmak istediğini göstererek.
Ama Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı bağlamayan kanunlar başka herkesi bağlıyor. Bu anlayışa göre “kanun” denen şeyin hakla hukukla, adaletle bağları kesiliyor. “Kanun”, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın sevmediği, kızdığı kişileri susturmak için ya da kendisini kızdırdıkları için cezalandırmak üzere kullandığı bir araç haline geliyor.
…***
Mehmet Kara, Yeniasya gazetesinde, “Yemin etmediği bilinmiyor muydu?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Çözüm sürecini AKP, HDP ile birlikte götürüyordu.Bu çerçevede Dolmabahçe’deki Başbakanlık Ofisinde Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan başkanlığında, AKP Grup Başkanvekilleri, Efkan Alâ, HDP’den İmralı heyeti üyeleri ve grup başkanvekillerinin olduğu bir toplantı yapılmıştı. Görüşmenin ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan bu toplantıda verilen görüntüden rahatsız olunca masa devrilmişti.
Ondan sonra gelişen olaylar, artan terör dolayısıyla AKP ile HDP arasını iyice açtı. Karşılıklı suçlamalar devam ediyor. Şu anda iki parti arasında tekrar bir sürecin başlaması da mümkün görünmüyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor.
…***
Ancak, geçtiğimiz günlerde önce kulislere düşen, sonra da yetkililerin ağzından duyurulan ilginç bir gelişme yaşandı. HDP milletvekili Leyla Zana’nın Erdoğan’dan randevu talep ettiği ortaya çıktı. HDP’yi çok ağır şekilde eleştiren Erdoğan o partinin bir milletvekilinin bu talebine olumlu (!) yaklaşması daha da ilginç olmuştu.
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın da, “Cumhurbaşkanının programlarının uygun olduğu bir zamanda Hanımefendiyle görüşmenin olacağını, karşılıklı görüşmelerin sürdüğü”nü açıklaması da görüşmenin kısa zamanda olacağını göstermişti.
Erdoğan, 2012 yılında da Başbakanlığı döneminde “Erdoğan’ın bu işi çözeceğine inanıyorum” diyen Zana ile yanında yardımcısı Beşir Atalay’da olduğu halde görüşmüştü.
1 Kasım seçimlerinden sonra herkesin bildiği bir durum var. Leyla Zana milletvekili yemini etti, ama yemini kabul edilmedi. Bundan dolayı da yasama faaliyetlerine katılamıyor, kürsüde konuşamıyor. Hatta milletvekili maaşı dahi alamıyor.
Bunların bilinmesine rağmen, hem Erdoğan ilk önce olumlu cevap verdi, hem de sözcüsü kısa zamanda görüşmenin olacağını dile getirdi. Şimdi Erdoğan’ın “yemin etmeden görüşmeyeceği”ni açıklaması enteresan değil mi? Yoksa bunun altında başka şeyler mi var?
Görüşme gündeme geldiğinde Meclis kulislerinde Leyla Zana ile ilgili enteresan şeyler konuşulmaya başlandı. HDP içinde Zana ile birlikte hareket eden 8-10 milletvekili olduğu ifade ediliyordu. Bu günlerde yeni anayasa çalışmaları da başlayacak. Meclis’ten başkanlık sisteminin çıkması bugünkü tabloya göre neredeyse imkânsız. Referandum için 330 milletvekilinin oyu gerekiyor. AKP’nin 317 milletvekili var. Dolayısıyla muhalefet partilerinden 13 milletvekilinin imzasına ihtiyaç var.
Birbiriyle alâkasız gibi görünen bu iki konuda önümüzdeki günlerde bir gelişme olur mu, bekleyip göreceğiz…