Eserlerin İadesinden Kültürel Tazminata: Afrika Ne İstiyor?
Parstoday – Almanya, kraliyet dönemine ait 12 adet arkeolojik eseri Etiyopya’ya iade etti.
Parstoday’ın haberine göre, Almanya, Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’daki “Ras Mekonnen” salonunda düzenlenen resmi bir törende, kraliyet dönemine ait 12 parça arkeolojik eseri bu ülkeye geri verdi.
Al Jazeera’nin konuyla ilgili haberinde, söz konusu eserlerin yaklaşık 100 yıl sonra Etiyopya’ya döndüğü belirtildi. Bu koleksiyon, 1920’li yıllarda Almanya’nın Etiyopya’daki diplomatı Franz Weiss ve eşi Hedwig tarafından ülkede kaldıkları süre boyunca toplanmıştı.
Koleksiyon; iki kraliyet tacı, süslemeli zırhlar, kemeriyle birlikte bir kılıç, geleneksel başlıklar, sanat eserleri ve eski bir el yazması içeriyor. Her bir eserin 1920’lerde nasıl elde edildiğine dair ayrıntılar tam olarak açıklanmamış olsa da, her iki taraf da bu adımın kültürel mirasın korunması ve ait olduğu coğrafyada kalmasının sağlanmasına yönelik daha geniş kapsamlı bir çabanın parçası olduğunu vurguladı.
Almanya’nın yaklaşık bir asır sonra Etiyopya’ya 12 tarihi eseri iade etmesi, ilk bakışta olumlu ve umut verici bir gelişme gibi görünebilir. Ancak bu olay, Afrika’daki sömürgecilik tarihinin gerçek bağlamında değerlendirildiğinde, çok daha derin bir anlam kazanıyor. Bugün Etiyopya’ya iade edilen bu eserler, aslında hiçbir zaman bu topraklardan ayrılmamalıydı. Bu eserler, eşit koşullarda gerçekleşen bir kültürel alışverişin sonucu değil; güç dengesizlikleri, siyasi sultacılık ve sömürgeci yapılar altında Afrika kıtasından çıkarıldı. Bu yapılar, yüzyıllar boyunca doğal kaynakları, insan gücünü, toprakları ve nihayetinde bu halkların kültürel hafızasını yağmaladı.
Sömürgecilik döneminde yağma yalnızca altın, elmas ve ham maddelerle sınırlı kalmadı. Bu projenin en derin katmanlarından biri, kültürün çalınması, kimliğin yok edilmesi ve halkların tarihî sembollerinin gasp edilmesiydi. Heykeller, el yazmaları, kraliyet taçları, ritüel araçlar ve kutsal eserler Afrika şehirlerinden, tapınaklarından ve saraylarından alınarak Avrupa müzelerine taşındı ve kendilerini “medeniyetin temsilcisi” olarak tanımlayan vitrinlerde sergilendi. Oysa Avrupa’nın kültürel ihtişamının büyük bir bölümü, bu yağmalanmış mirasın üzerine inşa edildi.
Bugün hâlâ binlerce Afrikalı eser Avrupa’daki müzelerde ve özel koleksiyonlarda tutuluyor. Bu eserlerin gerçek sahipleri, kendi miraslarını görebilmek için bir zamanlar zorla ellerinden alınan yapılardan izin almak zorunda kalıyor.
Bu koşullar altında, ne kadar değerli olursa olsun birkaç dağınık eserin iadesi, tarihsel adaletsizliğin derinliğini telafi edemez. Bugün asıl gündeme gelen, sembolik bir jest değil; “kültürel tazminat” kavramıdır. Bu kavram, yalnızca birkaç tarihî objenin geri verilmesinden öte, halkların kimliklerini, tarihlerini, kolektif hafızalarını ve geçmişlerine dair bağımsız anlatılarını yeniden kazanma hakkını ifade eder.
Kültürel tazminat, sömürgeciliğin sadece tarihsel bir hata ya da geçmişin bir dönemi olmadığını; aksine, yağma, aşağılanma ve kültürel silme üzerine kurulu bütünlüklü bir sistem olduğunu resmen kabul etmektir. Bu sistemin etkileri, bugün hâlâ Afrika toplumlarının sosyal, ekonomik ve psikolojik yapılarında görülmektedir.
Bu koşullar altında, kültürel tazminat yalnızca tarihî eserlerin iadesiyle sınırlı kalmamalıdır. Gerçek bir tazminat, Afrika ülkelerindeki kültürel altyapıların desteklenmesini de içermelidir. Bu destek; müzelerin ve eser koruma merkezlerinin yeniden inşası ve geliştirilmesinden, uzman insan kaynağının yetiştirilmesine, kültürel mirasın korunmasına yönelik yardımlara ve onlarca yıldır Avrupa’da birikmiş belge ve arşivlerin iadesine kadar uzanmalıdır.
Bir heykelin ya da el yazmasının geri verilmesi, eğer bu eserin korunması, incelenmesi ve sergilenmesi için gerekli imkânlar sağlanmıyorsa, aslında sorumluluktan kaçmak anlamına gelir. İşte tam da bu noktada, birçok Avrupa ülkesinin girişimi duraksamaktadır: sınırlı ve yüksek sesle duyurulan iadeler, ancak derin kültürel tahribatların onarımı için uzun vadeli bir taahhüt olmadan.
Öte yandan, kültürel tazminat aynı zamanda “anlatı hakkının” iadesi anlamına da gelir. Yüzyıllardır Afrika tarihi, sömürgecilerin bakış açısından yazılmıştır; bu kıtanın kültürü, kitaplarda, müzelerde ve üniversitelerde “ilkel”, “egzotik” ya da “geri kalmış” olarak sunulmuştur. Kültürel mirasın iadesi, halkların kendi tarihlerini anlatma imkânının geri verilmesidir. Bu da Afrika’nın geçmişini kendi diliyle, kendi bakışıyla ve kendi tarihsel hafızasıyla anlatabilmesi demektir; Avrupa’nın merceğinden değil.
Afrika’daki kültürel direniş örnekleri, Gana’daki Altın Taht’ın hikâyesinden Etiyopya’nın dış müdahalelere karşı tarihsel direnişine kadar, halkların kimliklerini korumak için her zaman mücadele ettiğini gösteriyor; üstelik çoğu zaman askeri güce sahip olmadan. Bu nedenle, kültürel miras, Afrika için yalnızca tarihî bir hatıra değil; onurun, kimliğin ve kuşaklar arası bağın temel taşıdır. Bu mirasın iadesi, yalnızca bir nesnenin geri verilmesi değil; bir halkın ruhunun bir parçasının geri kazandırılmasıdır.
Bu bağlamda, eğer Avrupa gerçekten Afrika ile ilişkilerinde yeni bir sayfa açmak istiyorsa, bu yol sembolik ve asgari politikalarla kat edilemez. Kültürel tazminat, açık, kapsamlı ve uygulanabilir bir taahhüde dönüşmelidir. Bu taahhüt; eserlerin geniş çaplı iadesini, kültürel tahribatların telafisini, yerel kurumların yeniden canlandırılmasına desteği ve halkların kültürel bağımsızlığına saygıyı içermelidir.
Aksi takdirde, tüm bu girişimler yalnızca geçmişin utancını hafifletmeye yönelik birer halkla ilişkiler hamlesi olarak kalır; adaletin değil, vicdan rahatlatmanın göstergesi olur.
Sonuç olarak, Afrika hiçbir gücün lütfuna ya da bağışına muhtaç değildir. Bugün talep ettiği şey, yüzyıllardır elinden alınmış olan meşru bir haktır. Kültürel tazminat, duygusal bir ricadan ibaret değil; tarihsel ve hukuki bir taleptir—zorla alınanların iadesi ve kasıtlı ya da küresel sessizlikle yok edilenlerin yeniden inşası için bir çağrıdır.
Eğer Avrupa kendisini etik, insan hakları ve adaletin savunucusu olarak görüyorsa, gerçek sınavı bu değerleri ne kadar içtenlikle uyguladığıyla ölçülür. Bu sınav, yalnızca söylemlerle değil, şu basit ilkeye bağlılıkla verilir: mirası iade etmek, zararı telafi etmek ve halkların kimliğine saygı göstermek./