Türkiye'den köşe yazarları
Star: Selçuk Bayraktar duyurdu: Başvurular alınmaya başladı
Cumhuriyet:
Türkiye, ikinci çeyrekte yüzde 21.7 büyürken en az 61 bin 736 esnaf kepenk kapattı
Milli gazete:
Siyonist Rejim'den Gazze'ye yeni hava saldırısı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Kazım Güleçyüz 11 Eylül tarihli Yeniasya gazetesinde, "Psikolojik linç"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Aşı bahsinde gelinen nokta bir taraftan “Kimseyi zorlamak istemiyoruz” denilirken, diğer taraftan şimdilik okullarda ve şehirlerarası seyahatlerde başlatılan “Ya aşı, ya PCR testi” dayatmasının, buna karşı çıkanlara yönelik psikolojik baskının adeta linç operasyonuna dönüştüğü bir aşamayı ifade ediyor. Aşı olmayı kabul etmeyip virüs kaparak hastalananlardan vefat edenler “Aşıyı reddetti, öldü” haberleriyle manşete taşınıyor; ama bütün aşılarını olmalarına rağmen yine hastalanıp can verenlerden hiç bahsedilmiyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Çelişkili sonuçlar verebilen ve korona teşhisi için yeterli olmadığı doktorlar tarafından da kabul edilen PCR testi zorlamasıyla, aşı olmayan, ama hastalık belirtisi de göstermeyen herkes büyük sıkıntıya sokuluyor.
Bu durumdaki insanlar “potansiyel hastalık yayıcısı ve bulaştırıcısı” muamelesine maruz bırakılarak temel hakları gasp ediliyor.
Elbette ki sağlık hakkı da temel bir hak. Ve genel sağlığı korumaya yönelik tedbirleri almak, devletin en önemli görevlerinden biri.
Ama genel sağlığı koruma gerekçesiyle sağlıklı insanların eğitim, çalışma, seyahat gibi temel haklarının kısıtlanması olacak şey değil.
Zorunlu ve istisnaî hallerde ancak kanunla yapılabileceği anayasa hükmüne bağlanmış olan kısıtlamaların talimatla çıkarılan Bakanlık genelgeleriyle insanlara dayatılması da.
Bu durum diğer tüm uygulamalarında olduğu gibi burada da demokrasi ve hukuk ölçülerini hiçe saymayı alışkanlık edinerek iş gören tek adam rejiminin yeni bir “marifet”i.
Dayatmaya itiraz edenlerin maruz bırakıldığı ağır itham, hakaret ve aşağılamalar ise psikolojik terör boyutuna ulaşmış vaziyette.
Oysa Prof. Dr. Zekeriya Yerlikaya’nın PCR şartı için ifade ettiği gibi, “Bu uygulamaya gerek yok. Bu karar gözden geçirilmeli. Hastalık belirtisi gösterenler kendilerini bilir.”
Ve yine Yerlikaya’nın belirttiği üzere, elbette ki “Belirtilerde doktora gitmeyen, bile bile hasta haliyle işe gelmeye kalkan ve topluma karışanlar için caydırıcı tedbirler alınabilir.”
Ama bu tedbirlerin hasta olmayan, sağlıklı insanlara da dayatılması kabul edilemez.
Aynı şekilde, pandemi sürecindeki aşırı yoğunluğun yükü altında ezilip yorulan, bunalan ve üstüne üstlük hakları gasp edilen sağlık çalışanlarının maruz kaldığı mağduriyetler de.
...***
Remzi Özdemir 11 Eylül tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Vatandaş borç ödemiyor"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Türkiye son 10 yılda gerçekten her alanda çok değişti. Artık eski Türkiye değil. Eskiden olan birçok alışkanlık artık Türkiye'de yok. Mesela öncelikle ticari bir ahlaksızlık Türkiye'de hâkim. Markete gidiyorsun satın aldığın ürünün ne kadar gramaj olarak doğru ne kadarı sağlıklı bilemiyorsun. Tarım Bakanlığı'nın yaptığı denetimlere baktığımızda ticaret ahlaksızlığının nasıl bozulduğunu görüyoruz. İçinde at ve eşek etti hatta yaban domuzu eti çıkan gıda maddeleri bizlere bu ahlaksız ticaret ile yedirilmiş."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
AKP diyor ya yeni Türkiye diye! İşte öyle yeni Türkiye'de her şey mubah!
Mesela borç ödeme ahlakı. Türkiye'de hızla bozulan bir değer yargımız.
Borç namustur diyen bir milletten işini bilen adam felsefesine kadar geldik. Sıradan bir belediye memurunun birkaç yılda 30-40 apartman dairesine ve lüks arabalara sahip olmasını "becerikli, işini bilen" olarak takdir etmeye başladık.
Mesela yıllarca kuyumcular arasındaki borç ahlakı hep örnek gösterilir.
Bir söz ile verilen kilolarca altın ve para geri alınırken sayılmaz tartılmazdı.
Şimdi bakıyorsun son 10 yılda kuyumcu esnafındaki dolandırıcılık olayları almış başını gidiyor.
Son yıllarda bozulan borç ödeme ahlakı şu günlerde almış başını gidiyor.
Geçen hafta bizzat şahit olduğum bir olayı anlatmak istiyorum.
Bankadan 140 bin lira kredi çeken ve bunu ödemeyen vatandaşın borcu son 1 yıldır BDDK'nın aldığı karar ile sürekli olarak ötelenmiş.
Adam banka şubesinde yetkili ile pazarlık yapıyor. Ben namuslu adamım. Bu borcumu 90 bin liraya kapatın. İyi de sen 140 bin lira almışsın ve hiç ödeme yapmamışsın. Bu faizi ile 200 bin lirayı buluyor. 90 bin liraya nasıl kapanır?
Adam pişkin bir şekilde "hesabınıza gelirse. Gelmez ise varlık şirketine devredin ben oradan 20 bin liraya hallederim" diye sırıtıyor.
Bankanın 140 bin liralık ana paralı bir borcu 90 bin liraya düşürmesi yasal olarak mümkün değil. Ancak vatandaşın ödeme ahlakı bozulduğu için umurunda değil.
Nasıl olsa banka bunu bir süre sonra varlık şirketine yüzde 2 ile 5 gibi bir değere varlık şirketine satacak. O zaman varlık şirketi ile vatandaş pazarlığa oturuyor. Varlık şirketi 200 bin liralık bir alacağı en fazla 10 bin liraya aldığı için vatandaştan ne alsa kar kabul ediyor. Kapıyı 200 bin liradan açıp, 50 bin liraya razı olabiliyor. Çünkü o alacağın kendine maliyeti en fazla 15 bin lira.
Bu işlem parası olup da borcunu ödemeyenlerin ahlakını bozdu.
Varlık şirketleri bu insanlarla kolayca anlaşıyor. Anlaşamadığı parası olmayan gerçekten batmış insanlar. Onları da taciz etmeye devam ediyor. 7 sülalesini arayarak taciz ediyor.
BDDK'nin Sorunlu alacakların takibe atılmadan önce 180 gün beklenmesi kararı 30 Eylül'de bitiyor. BDDK bu süreyi bir kez daha uzatırsa eğer, bankalar 6 ay daha bekleyecekler. Uzatmaz ise eğer varlık şirketleri bunları alacak ve pazarlıklar başlayacak. Ahlaksız teklifler havada uçuşacak.
Dedim ya, Türkiye'de artık ödeme ahlakı da bozuldu.
AKP yarın siyasi ömrünü tamamlayıp gidecek ama geride ekonominin yanı sıra ahlaken de bir enkaz bırakacak!
...***
Işık Kansu 11 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " Yakın Gelecekte Ne Olacak?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Anayasa değişikliği, seçim barajı, erken ya da baskın seçim, olası cumhurbaşkanı adayları gibi konular, Türkiye’nin yakın geleceğini belirleyecek. Başkentin siyaset kulislerinde, buna benzer gelişmelere ilişkin yapılan değerlendirmeleri şöyle özetlemek olası: Anayasa değişikliği: AKP, bir anayasa değişikliği taslağını kapalı kapılar ardında hazırladığını duyuruyor. Muhalefet tarafından daha çok bir gündem değiştirme çabası olarak görülen bu çalışmanın başarıya ulaşması olası görülmüyor. Çünkü, AKP-MHP ortaklığının TBMM’deki sandalye sayısı buna olanak tanımıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Muhalefetin cumhurbaşkanı adayı: Görünürde Kemal Kılıçdaroğlu, Meral Akşener adları öne çıkıyor. Ancak, geri planda, Türkiye’yi yeniden parlamenter sisteme döndürme sürecinde toplumun çeşitli kesimlerinden onay alacak, muhalefet ittifakının üzerinde uzlaşabileceği, saygın, bütünleştirici bir ortak aday gereksinimi üzerinde duruluyor. Muhalefet ittifakı kanadı; kazanılacak bir seçim sonrası, devletin yeniden yapılandırılması, kurumların partizanlıktan kurtulması, yargıdan orduya değin tüm bürokraside AKP’nin uğrattığı yıkımın onarılması, liyakatin sağlanması, gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasının en az 2 - 2.5 yıl süreceği kanısında. Bu 2 - 2.5 yıllık süre içinde seçimi kazanan ittifak ortaklarını bir arada tutacak, onlar arasındaki uyumu sağlayacak, toplumda gelişebilecek gerilimleri düşürebilecek bir cumhurbaşkanı adayının gerekliliği üzerinde duruluyor.
Seçim barajının düşürülmesi: Barajın yüzde 10’dan yüzde 7’ye indirilmesi, tümüyle MHP’nin oy oranının giderek düşmesiyle ilgili. Burada muhalefet ittifakına yönelik bir tuzak kurulmasından kaygı duyuluyor.
Erken seçim: Cumhur İttifakı baraj düzenlemesi ve benzeri değişiklikleri içeren yasal düzenlemeleri gerçekleştirirse, bir yıl sonra seçim yapma olanağı doğuyor. Bu durumda, iktidar ortakları, en erken gelecek yıl sonbaharda seçime gidebilir.