Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Yurt ve ev kiraları yükseldi, öğrenci simsar eline düşürüldü
Yeniasya:
Yüzde 90 ekonomik gidişattan rahatsız
Karar:
Paylaşımlarını silmeyi unuttu! Soylu'nun ekibinde ''FETÖ'' krizi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Veysel Ulusoy 12 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Faiz kararında çalıyı dolanmak"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Merkez bankaları faiz ve para piyasası dengeleri konusunda karar verirken temel olarak iki göstergeye bakarlar. Bunların ilki gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) yani bir çeşit ulusal üretim gücü ve onun potansiyeline ne kadar yaklaştığı ölçüsü, ikincisi ise tüketici enflasyonunun ortalama değerden ne kadar saptığının ölçüsüdür. Ekonomik büyümenin sürekli ve kararlı bir döneme girdiğini izleyen merkez bankaları, ekonominin ısındığını, yatırımların artışı ile beraber piyasada paraya olan talebin artacağını düşünerek yeni faiz artırımı senaryolarını konuşmaya başlarlar... Tabii kendi aralarında."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Faiz kararında enflasyon etkisi farklı detaylı bir hikâye içerir. Burada enflasyondaki yükselişin talep veya arz yani maliyet yönlü ya da yapısal olup olmaması faiz kararını yakından etkiler. Her üç durumda enflasyon ile mücadele kapsamlı bir yapıda uzun döneme yayılan maliye ve para politikaları ile gerçekleşir. Öte yandan enflasyon, pandemi ve benzeri bir şoktan dolayı ani yükselmiş ve bunun geçici olduğu beklentileri varsa, merkez bankaları faizi yükseltme konusunda aceleci davranmazlar...
İkinci çeyrekte gelen o inanılmaz (!) büyüme ve yüzde 20’lere varan resmi tüketici enflasyon (TÜFE) oranına rağmen siyasetten arındıramadığımız faiz oranı kararında yenilik yaptık. Faiz kararını doğrudan etkileyen TÜFE’nin alt kırılımlarına gittik ve onlardan en düşüğünü, çekirdek enflasyon olarak adlandırılan kısmını bulduk ve “Artık faiz kararında bunu esas alacağız, düşük oranda gerçekleştiği için de en azından bir kereye mahsus bir faiz indirimi için alan yarattık” demeye getirdik açıklamalarımızla.
Tam bize göre bir buluş bu. Gerçek üretim ve ekonomik dengelere bakmadan herkesi, özellikle de karar vericileri sevindiren günlük bir buluş niteliğine sahip olandan...
Ekonomik dengelere bakmadan dedik çünkü yüksek faizin yatırımları ne kadar baltaladığı fikrine sahip olsak da daha üretici fiyat endeksindeki yüzde 45’lere varan artışın TÜFE’ye yansımasını görmeden ve göreceğimiz neredeyse kesin olmasına rağmen, faizi indirme kararının sanki ekonomi dışı faktörlerce ele alındığı fikrini veriyor bize.
Öte yandan, bugünlerde doğal olmayan bir şekilde IMF’den borç alma hakkının kullanılması ve henüz kaynağını bilmediğimiz swap ve benzeri destekli rezerv artırımı politikasına bağlı bir faiz indirme kararı akıllara gelmiyor değil. Sonuçta, bizim olmayan kısa vadeli borç temelli bu yaklaşımla, maliyete bağlı enflasyonu kararlı bir yerde tutma ve alım gücü zayıflığı nedeniyle talep enflasyonunu da gözlerden uzak bir konuma koyma düşüncesiyle verilecek faiz indirim kararının doğuracağı sonuçları tartışmaya bile gerek yok.
...***
Faruk Çakır, 12 Eylül tarihli Yeniasya gazetesinde, " Enflasyon düşük değil miydi?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Ekonomi konulu gündemler tartışılırken her defasında esas meselenin ekonomi değil; hak, hukuk ve adalet olduğunu ifade etmek gerekir. Yani, “önce ekmek” değil, “önce hürriyet” diyebilmek icap eder. Elbette Türkiye şartlarından “önce ekmek değil, önce hürriyet” diyenlere büyük ölçüde ‘deli’ gözüyle bakıldığını da herkes bilir. Buna rağmen ‘önce hürriyet’ kuralında ısrar etmek doğrudur."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
“Adalet mülkün temelidir” diyenlerin “önce ekmek” demesi esasında büyük bir çelişkidir. Bunları ifade ederken, “ekmek olmasa da olur” dediğimiz akla gelmesin. Mutlaka ekmek de olsun, ama öncelik hürriyetlerde olsun. Çünkü hürriyetin olduğu yerde netice itibarıyla ekmek de olur biiznillah.
Bilindiği üzere ülkemiz uzun yıllar yüksek enflasyondan yana sıkıntılıydı. Sonra enflasyon nispeten düştü ve hedef olarak AB standartları alındı. Tam o noktaya doğru yaklaşıldığı söylenirken birden iklim değişti ve enflasyon yeniden çift rakamlı sayılara yükseldi. Gele gele neredeyse bazı Avrupa Birliği ülkelerinin yıllık enflasyon rakamlarını ülkemizde aylık rakamlar olarak görmeye başladık. Bir çelişki de resmî enflasyon rakamları ile çarşı ve pazarlardaki enflasyon rakamlarının birbirini tutmaması oldu.
Türkiye’yi idare edenler “Enflasyonu düşürdük, daha da düşüreceğiz” dedikçe enflasyon yavaş ve sinsice artmaya devam etti. Son günlerde yapılan açıklamalara bakılırsa artık enflasyonun yüksek olduğunu Türkiye’yi idare edenler de kabul etmiş gibi. “Enflasyonu da en kısa sürede kontrol altına alarak raflardaki, tezgâhlardaki, etiketlerdeki fahiş fiyat artışlarının da önüne geçeceğiz. Hem maliyetlerdeki yükselişle hem fırsatçılarla mücadele ederek, milletimizin refah seviyesini daha da yukarılara taşıyacağız” şeklindeki beyanlar başka nasıl yorumlanabilir ki? Öyle ya, ancak yüksek olan enflasyonun düşürülmesine çalışılır...
Enflasyon rakamlarında yanıltmalar olduğu gibi, başka konularda da milletin yanıltılmasına çalışıldığı akla geliyor. Meselâ, 2021 yılında bir idareci “Türkiye’de bugüne kadar demokrasi, özgürlük, hak, adalet, yatırım, iş, aş, eser, hizmet adına ne yapılmışsa altında bizim imzamız var” derse doğruyu ifade etmiş olur mu?
İşsizliğin yüksek olduğu bir ülkede ‘iş ve aş’dan bahsetmek inandırıcı olur mu? Hele hele pek çok konuda yürürlükteki kanunların dikkate alınmadığı, bazı mahkeme kararlarının tersinin yapıldığı bir idarede “hak ve adalet”ten bahsetmek ne ölçüde hakikati yansıtır?
Ve yıllar önce açıklanan 2023 hedeflerinin çok uzağına düşüldüğü halde “Türkiye’yi 2023 hedeflerine ulaştırma(k)dan” bahsetmek insanları ikna eder mi?
...***
Esfender Korkmaz 12 Eylül tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Gerçek işsizlik"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" TÜİK 2020 Temmuz ayında yüzde 14,4 olan işsizlik oranın, şimdi 2021 Temmuz ayında yüzde 12'ye gerilediğini ve işsiz sayısının 3 milyon 902 bin olduğunu açıkladı. Tarım dışı işsizlik oranı da 13,9 oldu. Tarım sektörü gizli işsizleri barındırdığı için işsizlik göstergesi olarak tarım dışı işsizlik oranı daha gerçekçidir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Öte yandan yine Temmuz ayında, bir önceki ay Haziran ayına göre, işsiz sayısı 506 bin kişi arttı. Bunun nedeni pandemi nedeni ile getirilen işçi çıkarma yasağının 1 Temmuz'da sona ermiş olmasıdır.
TÜİK'in açıkladığı diğer işsizlik oranları da;
* Zamana bağlı eksik istihdam yüzde 16,3
* İşsiz ve potansiyel işgücünün bütünleşik oranı 19,6
* Atıl işgücü oranı yüzde 23,6'dır.
İstihdam oranı da bu son bir yılda yüzde 42,1'den yüzde 44,9'a yükseldi.
Ancak geçen seneki işsizlik hesabı ile bu seneki işsizlik hesapları değişti. Ocak 2021'den itibaren iş aramayıp çalışmaya hazır olan işsizler sayısını artık doğrudan göremiyoruz. Ama iş aramayıp çalışmaya hazır olan işsizleri "İşsiz ve potansiyel iş gücünün bütünleşik oranı" olan yüzde 19,6 oranından hesaplayabiliriz. Bu oran TÜİK standartlarına göre iş aramayan işsizleri de kapsıyor. Bu durumda fiili işsiz sayısının 8 milyona yaklaştığını hesap edebiliriz.
Temmuz ayında atıl iş gücü oranı yüzde 23,6 oldu. Atıl işgücü oranının yüksek olması Türkiye'nin insan gücü kaynağını etkin kullanamadığını gösteriyor.
Aslında TÜİK'in açıkladığı işsizlik hesapları kafa karıştırıyor. Zaten siyasi iktidarın amacı da gerçek işsizliği saklamaktır. Ama korkunun ecele faydası olmaz. Zira artık; saraylara hapsolan zihniyetler, kaynağına bakmadan, kazanma şekline bakmadan, helal olup olmadığına bakmadan, parayı cihadın bir aracı olarak gören bir kesim dışında halkın yüzde 70'i iş ve geçim sıkıntısı yaşıyor.