Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Kredi ve Yurtlar Genel Müdürlüğü, öğrencilerin yüzde 8.2’sinin barınma ihtiyacını karşılayabiliyor
Yeniasya:
Doğal gaz fiyatları zorlayacak
Karar:
Kredi çektik iflas ettik
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Erdal Sağlam 21 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Erdoğan, Türkiye’nin risk primini yine artırdı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Son günlerde yaşananlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın faizlerle ilgili ısrarının Türkiye ekonomisinin risk primini bozmaya devam ettiğini açıkça gösteriyor. Bu nedenle piyasalarda yaşanan yaz sakinliği yerini yeniden dalgalı bir seyre bıraktı. Kurların yeniden hızlanması ise zaten bozulmuş dengelerin iyice bozulmasına yol açacak."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Piyasalardaki yaz rehavetine rağmen ekonominin kırılganlığı devam etti. Turizm dövizi girişleri, yurtiçinde fazla yabancı yatırımcı bulunmaması, küresel finans iklimindeki sakin seyir yaz aylarının rahat geçmesine neden oldu. Bunun en olumlu sonucu birkaç ay boyunca dolar kurunun 8.3 TL seviyesinde kalmasıydı.
Enflasyondaki yükselişin önlenememesi, buna rağmen Cumhurbaşkanı’nın sürekli “Faizlerin inmesini istiyorum” demesi ise eylülden itibaren piyasaların değişeceği beklentisi yaratmıştı. Beklenen oldu ve özellikle eylülün ikinci yarısında hareket başladı.
Yeniden oluşan belirsiz havada elbette Fed’in tahvil alım programının azaltılması programı etkili. Bu hafta Fed ne karar alacak, üyelerin önümüzdeki döneme ilişkin tahmin aralıkları ne olacak sorularının yanıtları piyasalarda merakla bekleniyor. Tahvil alım programının azaltılmasına fiilen kasım veya aralık ayında başlanacağı tahmin ediliyor. Son veriler piyasalarda tahvil alım programının hızı, sona erme süresi, faiz artışlarının başlayabileceği tarihe ilişkin beklentileri öne çekti diyebiliriz. İşte bu hafta yapılacak FED toplantısından çıkacak karar ve sinyallere bağlı olarak küresel iklim şekillenecek.
Türkiye açısından bakıldığında bunların zaten beklendiğini söylememiz lazım. Eylülde olmasa da ekimde tahvil programının açıklanıp azaltılmaya başlayacağı zaten tahmin ediliyordu. Yani bir-iki ay değişse bile bu hareketin olacağı, bu kararla biz gibi gelişmekte olan ülkelere fon akışının azalmaya başlayacağı konuşuluyordu. Bu nedenle de faiz artışı gibi önlemler alınmadığı takdirde TL’deki düşüşün hızlı olacağına dikkat çekiliyordu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tüm bunlar yaşanmıyor gibi faiz ısrarını sürdürmesi, sonunda Merkez Bankası yönetiminin de bu ısrara dayanamayarak faiz indirimi için zemin hazırlamaya başlaması son günlerde yaşanan risk primi artışının da kur artışlarının da başlıca nedeni oldu.
...***
İbrahim Kahveci 21 Eylül tarihli Karar gazetesinde, " Ekonomiyi kim yıktı?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Piyasalardan başlayan yıkıntı, zamanla tüm ekonomiyi de sarıyor. O nedenle önce piyasalardaki harekete bakmamız gerekiyor. Eylül ayının başında 8,30’un altında seyreden dolar/TL artık 8,70’lerde. Milli paramız TL bir ay geçmeden yüzde 5’in üzerinde değer kaybetti. Kısaca pahalı hayatımız yine daha da pahalanacak." Diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bugün tarlada para etmeyen tarım ürünlerinin rafta ateş pahası duruma gelmesinde bir neden de alternatif ihracat pazarıdır.
Ama paramızın değer kaybetmesi sadece tarım üzerinden değil, bütün maliyet kalemlerindeki şişme ile hayatımızı çekilmez kılmaktadır. Bugün raf fiyatları yüzde 19 arttı diyoruz ama arkada kapı gibi artmış olan maliyet tarafındaki yüzde 45’lik kütle duruyor.
Bu maliyetler süre zarfından bizim hayatımıza sirayet etmeye devam edecektir. Tıpkı 2018 kur krizi sonrası yaşadığımız maliyet dönemi gibi.
Şimdi kendimize soralım: Bu piyasaları kim yıktı? Kim döviz piyasası tam da sakinleşmiş ve TL kısmen istikrar kazanmışken bu dengeleri bozdu?
Kim, neden milletin ekonomik hayatı ile bu derece oynuyor?
Bir dönem Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) video çekmiş ve Türkiye’ye yapılan finansal saldırıyı anlatmıştı. Orada bize BAE Merkezli bir yapı saldırdığı işaret ediliyordu. Ama şimdi ilişkilerimiz gayet sağlıklı.
BAE değilse, kim saldırdı?
Trump tweet attı diyorsanız o çoktan bitti... Artık ABD Başkanı bile değil.
O zaman kim saldırdı? Kim bozdu piyasaların dengesini?
2001 krizinin nedeni Merkez Bankası Başkanı Mahfi Eğilmez dediler ya... İşte herkes koptu. Çünkü Mahfi Bey Merkez Bankasında hiç çalışmamış ve kamu görevini de 1997 yılında sonlandırmıştı.
Acaba bir ülkede ekonomiyi kim bozar? Bürokratlar mı yoksa siyasiler mi?
Ekonomide bugün alınan kararlar hemen bugün sonuç vermez. Mesela geçen yıl yapılan parasal genişlemenin zam faturalarını ödüyoruz şu sıralar. Ama anlatmak istediğim daha uzun süreli politik sonuçlar.
Örneğin 2001 krizinin temelleri 91 seçimlerindeki vaatler ve sonrasında uygulamalardır. Kamu bankaları eliyle siyaset olsun, devlet bütçesinin savurganca kullanımı olsun hepsi 2001’de kriz olarak açığa çıktı.
İyi ama bu anlattığım temel bozulmaları kim yaptı? Ekonomi profesörü Tansu Çiller...
Kısaca ne Hazine Müsteşarı, ne Merkez Bankası Başkanları, ne SSK Genel Müdürü ne de kamu bankaları yöneticileri bu krizi oluşturmadı. Bu krizi tek bir kişi oluşturdu ... O kişi de siyasi gelecek uğruna ülkesini krize sürükleyen siyasiden başkası değildi.
O zaman insan sormadan edemiyor... Bugün ne yapılmalı ve ne yapmak zorundayız? Bu krizlerden, ekonomik bunalımlardan nasıl çıkacağız?
2017 Başkanlık Referandumu’nda bürokratik engelden kurtularak ülkeyi uçuracağız dediler ama ülkede 2017’den beri çalışan sayısı aynı. Kimse iş bile bulamadı. Acaba sorumlu kim? Ya da kimden hesap sorulmalı?
...***
Faruk Çakır 21 Eylül tarihli Yeniasya gazetesinde, " Hukuk tablosu üzücü"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Adalet mülkün temeli olduğuna göre, adaletin tecellisi için ne kadar çalışılsa o kadar yeridir. “Her gün adalet, adalet, adalet. Nedir yahu, yeter yahu” diyenler de mutlaka vardır. Ancak sosyal hayatın nefes alması ancak adaletin tam tecillisi ile mümkün olur ve bu sebeple günde bir değil, bin defa adalet hatırlatması yapılsa yine de çok olmaz."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Temelsiz bir bina olmayacağına göre adalet temelini çok sağlam kurmak icap eder. Hak, hukuk ve adaletin tecelli ettiği bir ülkede başka dertlerle başa çıkmak çok daha kolay olur. Elbette sosyal hayatın çarkları birbirini destekleyen, birbirini takviye eder şekilde işler.
Hukuktaki sancılı tabloyu ortaya koyan haberlere göre Anayasa Mahkemesi (AYM), ferdî başvuru hakkının başlamasından (23 Eylül 2012) bugüne kadar 271 bin 727 başvuruyu sonuçlandırmış. Hatırlamak lâzım ki AYM’ye “Bireysel Başvuru Hakkı”nın tanınması önemli bir adımdı ve Avrupa Birliği idarecileri de bu adımı takdir etmişti. Haberlere göre bu müracaatların 83,9’u sonuçlandırılmış.
Halen 51 bin 959 başvurunun derdest olduğu belirtilen rapora göre en çok ferdî başvuru 80 bin 756 ile 2016’da yapılmış. En çok başvuru sonuçlandırılan yıl ise 89 bin 651 ile 2017 olarak kayıtlara geçmiş.
Sonuçlandırılan başvuruların karar dağılım türlerine göre ise 14 bin 694 başvuruda, en az bir hakkın ihlâl edildiği, 12 bin 374’ünde idarî ret, 242 bin 494’ünde ise kabul edilemezlik kararı verilmiş. 797 başvuruda hakkın ihlâl edilmediğine hükmedilirken, 1368 müracaatta ise diğer kararlar çıkmış. Yüksek mahkemece hak ihlâli kararı verilen toplam 14 bin 973 başvurunun yüzde 62,3’ünü oluşturan 9 bin 332’sinde âdil yargılanma hakkının ihlâl edildiğine hükmedilmiş.
Sonuçlandırılan müracaatlardan 14 binden fazla dosyada ‘ihlâl’ kararı verilmiş olması adalet sisteminin arızasına işaret etmez mi? “Tamam hata oluyor, ama bakın işte, AYM bu hataları düzeltiyor” diyerek olanı normal görmek mümkün olur mu? Arzu edilen ve olması gereken ihlâlleri en aza indirmek değil miydi? “Yüksek mahkeme ne de olsa düzeltiyor” diyerek adaletteki sancıyı görmemek kime ne fayda verir?