Türkiye'den köşe yazarları
Karar: Konkordatalar tekrar satışta
Yeniasya:
Hukukta ve sefalette tepetaklak
Star:
Türkiye'yi tercih ettiler! AB ülkesi ile yeni savunma iş birliği
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Yusuf Ziya Cömert 15 Ekim tarihli Karar gazetesinde, “Parlamenter sistem iyi bir seçim vaadi mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçtik geçeli işler iyi gitmiyor. Yargı bağımsızlığıyla, hukukla, adaletle ilgili sorunlar eksilmedi, arttı. Eksilmesi beklenmiyordu muhtemelen. Çünkü Türkiye henüz ‘fiili başkanlık’ dönemindeyken sistem ‘siyasi otorite’ lehine dönüşmeye başlamıştı. Ekonomi de düzelmedi. Şubat Ocak’tan, Mart Şubat’tan, Nisan Mart’tan iyi olacağına tersi oldu.”diyen yazar, yazısının devamında şu şu ifadelere yer veriyor:
…***
Enflasyonumuz, piyasa gerçekleriyle bağdaşmadığı halde kendisi negatif bir piyasa gerçeğine dönüşen enflasyon-faiz-döviz bağıntısı teorisi sebebiyle tırmanmaya devam ediyor. Ancak TÜİK yöntemleriyle kağıt üzerinde yavaşlatılabiliyor. Dolar lobisi gibi çalışan teori Türk Lirasını aşağı çektikçe çekiyor. Bunlar rakamlarla, grafiklerle ifade edilebilen gerçekler.
Yoksulluk, geçim sıkıntısı gibi gerçekleri siyasetçiler anlamaktan da tarif etmekten de çok uzak. Çünkü sıkıntıyı hissetmiyorlar. Dinlediklerinde bile inanmıyorlar.
Yolsuzluk var mı ülkemizde? Konuşulmadığına, tartışılmadığına göre yok. Ya da var ama kimsenin konuşamadığı bir dokunulmaz alan olarak muhafaza ediliyor. (Bir tek Sedat Peker konuştu, onu da bir yolunu bulup susturdular.)
Haklar, özgürlükler, demokrasi ne durumda? Bazı alanlarda bir ilerlemeden söz edilebilir. ‘Bazı’ derken aklıma devletin başörtüsü konusundaki yasaklayıcı tavrını düzeltmesi geldi.
Ama ifade özgürlüğü, medya özgürlüğü gibi konularda geri gittiğimiz aşikar. Bu sorunlar bizdeki Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin karakteriyle irtibatlandırılabilir. Karar alma süreçlerinde bir kişi var. Ya da görevi o bir kişiyi tasdik etmek olan birkaç kişi daha.
Bir açıdan bu bir kolaylık gibi görünüyor. Karar alma süreçleri kısalmış oluyor.
Öte yandan, aynı karakter, Merkez Bankası’nın başına gelenlerin bize çok açık bir biçimde öğrettiği gibi, sistemin yanlış karar üretme yüzdesini arttırıyor.
Sistemin ‘talimat’sız işlememesi ve bürokrasinin, siyasetin kapasitesinin sorunların çözümüne iştirak edememesi ayrı bir sorun.
Öyleyse, parlamenter demokrasiye geçelim, bu sorunlar bitsin.
Biter mi? Bazı sorunlar bitebilir. Ama başka bazı sorunlar çıkabilir. İnşa edeceğin parlamenter sistemin ‘kalite’sine bağlı. Bir de sistemi tatbik edecek olan heyetin yapısına ve insicamına... Muhalefet parlamenter demokratik sisteme odaklanmış görünüyor.
6 siyasi parti zaman zaman bir araya gelerek parlamenter sistemin nasıl olması gerektiğini müzakere ediyor. Müzakerenin ayrıntılarını bilmiyoruz, belki takvim de konuşuyorlardır. Bu mesai lüzumludur. Evvela doğru bir parlamenter sistem tasarımı için.
Sonra da eğer iktidara gelirlerse çok ihtiyaç duyacakları ‘insicam’ın ön çalışması olarak.
Peki, parlamenter demokrasi ya da güçlendirilmiş parlamenter sistem bir seçim vaadi olarak nasıldır?
İlk aklıma geleni söyleyeyim.
Fena değildir. Ama bir vaatle seçim geçmez. Sorunlar ortada, açık ve acil.
Her sorunun, hangi sistemde olursak olalım, ayrı ayrı çözümleri var. İktidara talip olduğunuza göre o çözümleri biliyor olmalısınız. Ayrıca o çözümleri uygulayacak bilgiye, birikime, iradeye sahip olmalısınız.
…***
Kazım Güleçyüz 15 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, “Seçim sürecine girerken”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Görünen o ki, iktidar blokunun onca öfkeli tepki ve reddiyelerine rağmen Türkiye seçim sürecine girmiş durumda. Böyle bir atmosferde artık herşey seçime endeksli olarak şekillenecek. Konuşmalar, söylemler, mesajlar, tartışmalar, uygulamalar, politikalar...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Biz yaklaşık bir buçuk yıl öncesinden itibaren erken seçim ihtiyacını seslendirdik. O zaman bu konu kimsenin gündeminde değildi. Ama sonraki süreçte durum değişmeye başladı. Anamuhalefet başta olmak üzere partilerin bu yönde vurgusu giderek artan ve güçlenen mesajlar verme noktasına geldiler.
Bu mesajlar toplumda da mâkes buldu. Ve başlangıçta yüzde 30’lar seviyesinde olan erken seçim talebi bugün yüzde 60’ları aştı.
İktidar medyasının “Milletin gündemi seçim değil, geçim” söylemi dahi, netice itibarıyla “Geçim için de seçim şart” kanaatinin güçlenmesine ve pekişmesine hizmet etti.
Çünkü tek adam rejiminin her alanda olduğu gibi ekonomide de uyguladığı ayrımcı, kayırmacı, keyfî, sorumsuz ve halktan kopuk politikalar, geniş kesimleri mağdur etti.
Habire tırmanan enflasyon, hayat pahalılığı ve işsizlik, milyonları canından bezdirdi.
Tek taraflı propaganda ve beyin yıkamalar ile estirilen baskı ve terör havasının da etkisiyle duyarsız kalınan hukuksuzluklar ve yol açtıkları mağduriyetler, KHK’lıların durumu, hukuksuz yargılama ve mahkûmiyetlerin doğurduğu hak ihlâlleri, vicdanları isyan ettiren uygulamalar artık konuşulur hale geldi.
Onun için, önümüzdeki seçime böyle bir gündem birikmesi ve yığılmasıyla gidiyoruz.
İşaretler, tek adam rejimiyle çok daha ağırlaştırdığı bu tablonun sorumlusu olan iktidarın, sandıkta seçmenden esaslı bir şamar yiyeceğini haber veriyor. 31 Mart ve 23 Haziran’da Ankara ve İstanbul’dan vuran dip dalga, ülkenin tümünde hissedilecek yeni bir siyasî deprem ve tsunami için seçimi bekliyor.
Kuvvetle muhtemel ki, iktidar gitmemek için elindeki bütün kozları sonuna kadar kullanacak. Devlet gücü ve imkânları, seçim rüşvetleri, göstermelik tavizler, yeni baskı, tehdit ve korkutma politikaları, algı operasyonları, sınırötesi harekâtlar, sandık oyunları.
Bunlara karşı, hiçbirine itibar etmeyip papuç bırakmayan, demokrasi ve adaletten taviz vermeyen çok sağlam bir güçbirliği şart.
…***
Esfender Korkmaz 15 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Gidişat iyi değil”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Merkez Bankası'nda iki başkan yardımcısı ve bir PPK üyesi görevden alındı. Muhtemelen görevden alınanlar faiz gerçeğini daha iyi biliyorlardı ve eksi reel faiz hedefinin, kur artışları yaratacağını ve kur artışlarının da tüm makro dengeleri bozacağını savunuyorlardı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Merkez Bankası'nda iki başkan yardımcısı ve bir PPK üyesi görevden alındı. Muhtemelen görevden alınanlar faiz gerçeğini daha iyi biliyorlardı ve eksi reel faiz hedefinin, kur artışları yaratacağını ve kur artışlarının da tüm makro dengeleri bozacağını savunuyorlardı.
Türkiye, faiz takıntısı nedeni ile bugünkü, enflasyon, döviz sorunu ve dış borçlarda temerrüt riskini yaşıyor. Bundan sonra da devam edeceği anlaşılıyor. Öte yandan rekabetçi kuru da sağlayamadık. Çünkü temel sorun üretimde ithal girdi oranının yüksek olmasıdır.
O zaman bu kadar yüksek maliyetine rağmen kur artışının yolunu açmanın altında başka nedenler varmış gibi bir algı ortaya çıkıyor. Kırılganlık ve güven sorunu artıyor.
Netice olarak bugün ekonomik istikrar sorunu için en büyük tehdit faiz takıntısıdır. Faiz sorunu devam edeceğe benziyor ve Türkiye'yi derin bir kriz bekliyor.
Son beş yıldan öncesinde Türkiye'de ekonomik krizler oldu, siyasi krizler oldu ancak bugün hayatın her alanında, çoklu kriz yaşıyoruz. Demokrasi, hukuk, dış politika, siyaset alanlarındaki krizler de ekonomik istikrarı bozuyor.
Her alanda sorun olduğunu, uluslararası sivil toplum kuruluşları, Avrupa Birliği, OECD, IMF de yıllık raporlarında açıklıyor. Ama aynı zamanda toplum da gidişattan memnun değil.
Kadir Has Üniversitesi; Türkiye Eğilimleri-2020 Kantitatif Araştırma Raporu anketinde halkın ekonomik durumunu sormuş ve katılanların;
* Yüzde 51,1'i kendimi ve ailemi geçindiremiyorum,
* Yüzde 29'u ortada,
* Yüzde 19,9'u geçiniyorum; diye cevap vermiş.
Geldiğimiz noktada, yerli ve yabancı sermaye güven duymuyor ve yatırım yapmıyor. Üstelik de yerli sermaye ve yetişmiş beyinler dışarıya gidiyor. Bu işe dur demezsek, gerçekten gidişat kötü ve hepimiz sıkıntı yaşayacağız. Krizlerde devlet iflas etmez ve fakat halk sürünür.