Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Öğrencilerin isyanı, gece yarısı eylem
Karar:
Krizi görmek için tebdili kıyafete gerek var mı
Star:
Bölge yine ısındı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Orhan Bursalı 19 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Anayasa ve yasalar vesayet odakları, hepsi kaldırılmalı!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Anayasanın 137. maddesi diyor ki: “Kamu hizmetlerinde herhangi bir sıfat ve suretle çalışmakta olan kimse, üstünden aldığı emri, yönetmelik, tüzük, kanun veya Anayasa hükümlerine aykırı görürse, yerine getirmez ve bu aykırılığı o emri verene bildirir. Ancak, üstü emrinde ısrar eder ve bu emrini yazı ile yenilerse, emir yerine getirilir; bu halde, emri yerine getiren sorumlu olmaz."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz..”
Meraktan bazı hukuk metinlerini - yorumlarını okuyunca, aslında memurların genellikle anayasa maddesini bilmediklerini ve amirinin verdiği emirleri harfiyen yerine getirmeyi görev bildiklerini söylüyor.
Ama uygulama o hale geldi ki memur- bürokrat, kanunsuz bir emir olduğunu bilse bile buna karşı çıkamaz, çıkma cesaretini gösteremez, çünkü itiraz etse, iktidara karşı, amirine karşı, emirleri yerine getirmeyen istenmeyen birisi olur ve kırk katır mı yoksa kırk satır mı uygulamalarıyla karşı karşıya kalır.. Artık kendini fizanda mı bulur yoksa Mars’ta mı..
Bir hukuk metninde deniyor ki “Normlar hiyerarşisi”nin en tepesinde olan, her şeyin ona göre uyulması ve düzenlenmesi ve yapılması gereken Anayasa, uygulamada bazen en alttadır ve hiyerarşi tepetaklaktır!
Kılıçdaroğlu’nun bu anayasa maddesine dayanarak yaptığı uyarıya Erdoğan dahil iktidarın önde gelenlerinin veryansın etmeleri, aslında iktidarın devleti ve ülkeyi yönetme anlayışında saklı.
Erdoğan, kanunsuzluklara uymayın çağrısına, “eski vesayet rejimi” canlandırılmak isteniyor diye karşı çıkıyor ve artık o dönem bitti diyor.
Bu bakışın, “Biz seçildik, iktidar olduk, her istediğimizi yaparız” anlayışına dayandığını belirtmek gerekir.
Her ne kadar RTE, 20 yıl önce benzer çağrıyı bürokratlara yapmış olsa ve gerektiğinde hepsinin yargılanacağını vurgulamış olsa bile!
Erdoğan iktidara geldiğinde, “vücut dilini okuyan ve anlayan” bir -memur- bürokratlarla çalışmak istediğini söylemişti.
Tamam da yasadışı emir olur mu, yasalara aykırı emir ve kararların verilmesi ve uygulanması istenmesi cezaya tabi iken, memurun bu kanunsuz emir ve talimatları uygulaması durumunda, kendisinin de sorumlu olacağı anayasa maddesi iken ne vesayetini tartışıyoruz?
Görünen o ki bir memur veya bürokratın “Cumhurbaşkanım, bakanım, müdürüm, bu emri uygulayamam, anayasanın ve yasaların şu maddelerine aykırılık taşıyor” diyerek itiraz etmesi, devletin, memurun, bürokratın seçilmişler üzerinde vesayeti demek oluyor!
Bu anlayışa göre, seçilmiş-siyasetçinin her verdiği emir derhal uygulanmalıdır, buna itiraz edilemez bile. Aslında AKP iktidara geldiğinde TV programlarında bu epey tartışıldı.
Evet, bir vesayet var: Yasaların, anayasanın vesayeti!
Bunlar uyulması gerekmeyen göstermelik vitrinlik konularsa hukuk devletinin varlığından bahsetmek mümkün değil.
Ama ne yazık ki anayasayı, yasaları iktidarı üzerinde vesayet gören anlayış, ülkeyi hukuk devleti olmaktan da çıkarmıştır.
Birisinin kalkıp “kanunsuz emirlere uymayın” demesi de bu kıyameti koparıyor.
Ama artık bu anlayış ve dönem bitiyor.
...***
Kazım Güleçyüz 19 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, " İstifa eden HSK üyesinden itiraf: Hukuk, adalet kalmadı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Bundan 11 yıl önce, 12 Eylül 2010’da referanduma sunulan ve bilhassa yüksek yargı ile HSK’nın yapı ve işleyişinde esaslı değişiklikler getiren anayasa değişiklikleri için iktidarın kullandığı söylem “üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü” şeklindeydi. Yargıdaki vesayetin kırılması adına bu söylem destek buldu; paketin hayata geçmesi halinde demokrasinin önünün biraz daha açılacağını düşünen geniş bir kesim “Yetmez, ama evet” diyerek bu desteğini dile getirip, kullandığı oya da yansıttı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ama ne yazık ki, diğer birçok konuda olduğu gibi, bu hususta da verilen sözler tutulmayıp bilâkis tam tersi şeyler yapıldı ve gerçek niyetlerin çok farklı olduğu sonra ortaya çıktı.
Yargıda alttan alta devam eden hâkimiyet mücadelesi iyice kızıştı; işin garibi, referandum öncesinde “Mümkün olsa mezardakileri kaldırıp evet oyu verdirelim” diyenlerin tamamen tasfiye edildiği bir süreç yaşandı.
15-20 Temmuz süreci bir yönüyle buydu.
Ve bu hengâmede, ne yazık ki, söz konusu ekipleşmelerle hiçbir ilgileri olmadığı halde tasfiye listelerine konulup harcanan, tutuklanan ve mahkûm edilen birçok insan oldu.
Hâlâ devam eden bu kavgada “kazanmış” görünmekle beraber, 15-20 Temmuz hukuksuzluklarının bütün faturasını sırtlanarak fena halde yıpranan “muhafazakâr” ekipler ise galiba bu faturayı ödeme noktasına geliyor.
HSK üyesi Avukat Hamit Kocabey’in “Genel Başkanım Devlet Bahçeli ile istişare ederek istifa ettim” açıklaması ve bu istifanın arkaplanına ilişkin bilgiler, bunun ilk işaretleri.
Bazı alternatif baro yönetimlerinin de benzer şekilde Bahçeli’ye biatlarını ifade ettikleri hatırlanırsa, bu dönemde yargıdaki “MHP vesayeti”nin ulaştığı boyut daha iyi anlaşılır.
Kocabey’in istifa gerekçesi olarak dillendirilen diğer sebepler, hem uyuşturucu sanıklarının bile ne tür siyasî sahiplenme ve himayelerle korunduğunu, hem de bu süreçte en fazla kullanılan malûm yaftanın, artık ortakları da birbirine düşürecek bir noktaya geldiğini gösteriyor.
...***
Esfender Korkmaz 19 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Devlet artık halkın babası değil"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" AKP iktidarı önce devleti dışladı, sonra paralel devlet yaratarak hırpaladı, en sonda da başkanlık rejiminden sonra devleti parti devleti yaptı. Devleti halkın devleti olmaktan çıkardı, AKP'nin devleti yaptı. Türkiye gelişmekte olan bir ülkedir. Halkın refahı için iktisadi kalkınmaya odaklanması gerekir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler eyer veriyor:
...***
AKP iktidarı kalkınmanın da önünü tıkadı. Kalkınma planlarını kaldırdı. İktisat politikaları yerine günübirlik, popülizm ve parti odaklı uygulamalar yaptı. İdeolojik amaçlı imam hatip okulları açtı ve öğrencileri zorla bu eğitime yönlendirdi. Fetullah Gülen tarikatı, askerî okullar, Üniversite giriş sınavlarında yıllarca soru çaldı ve eğitimde fırsat eşitliğini kaldırdı.
Türkiye'de öteden beri stokçuluk var. AKP öncesi Et Balık Kurumu yoluyla, tanzim satışlar yoluyla, devletin piyasaya girmesi ile stokçuluk önleniyordu. AKP iktidarı, kamu tekellerini ve doğal tekelleri özelleştirdi. Kamu altyapı yatırımlarını devlet bütçesinden çıkardı.
Telekom altyapısı özelleştirildi. Tüketici, internet gibi araçları daha zor ve daha pahalı kullanıyor. Kağıt üreticisi Seka özelleştirildi. Türkiye kağıt kıtlığı yaşıyor.
Devletin yapması gereken kamu altyapı yatırımlarını, kamu-özel iş birliği yoluyla özel sektöre yaptırdı. Kamu bankalarından özellikle medya sektörüne teminatsız krediler dağıttı. Sektörde haksız rekabet oluştu. Partizanlara, bazı müteahhitlere özel pazarlık yoluyla devlet imtiyazı ve ihale verdi. Bu yollarla devlet dışlandı. Piyasada tekel ve oligopol yapılar oluştu. Stokçuluk arttı. Pazara giriş serbestisi ve rekabet şartları önünde engeller oluştu.
Artık devlet bütçesi ile yatırım yapılmıyor. Bütçede sosyal yardımlar yanında, popülizm amaçlı para dağıtıldı. Her seçimde devlet kaynakları, çalışanlar, devlet araç-gereçleri AKP tarafından kullanıldı. Bütçe ile halka hizmet imkânları daraldı.
AKP iktidarı, devlet eliyle bir kesimden bir kesime gelir ve servet transferi yapıyor. Bunu, devlet imtiyazları vererek, kamu bankalarını yandaş medyaya kredi ve destek için zorlayarak, kamu-özel iş birliği, özel ihaleler yoluyla meşhur beşliye kaynak aktararak, kendi vakıflarına kamu mallarını ve kaynaklarını aktararak yapıyor.
Bu nedenlerle Türkiye'de gelir dağılımı bozuldu. Yoksulluk arttı.