Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Kurda düşüş beklemeyin
Yeniasya:
Devlet bir kişiye teslim edilmez
Milli gazete:
Akaryakıtta çarşı karıştı! LPG otogaz ve Benzin fiyatları uçuşa geçti
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Orhan Bursalı 26 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Kaybedilecek iktidarı elde tutma olasılıkları üzerine"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Ülkemizde ülkeyi iflasa götüren böyle bir iktidarın ya düşmesi ya halkın isteği ve zorlamasıyla erken seçime gitmesi ya da istifa etmesi gerekir. Ama bildiğiniz gibi bu üç şıktan birisinin bile şu aşamada gerçekleşme olasılığı sıfır. Çünkü bu öyle böyle, normal bir iktidar ve parti değil. Pençelerini geçirdiler ülkeye, TÜGVA gibi hanedanlık örgütleri ve pek çok benzer vakıf, cemaat, dernek, tarikat ve ihalelerle birlikte ülkenin zenginliği emiliyor. Üstüne üstlük, kriz üzerine kriz yaratılarak millet durmadan yoksullaştırılıyor. İhaleleri de katın işin içine."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler eyer veriyor:
...***
İktidar, böylesine bal kaymak bir çiftlikten elini eteğini kendiliğinden çekmeyecek bir anlayışa sahip. Bütün bu çiftlik uygulamalarını da yönettiği devletin tüm güçleriyle koruyor. Amacı iktidarını sürdürmek.
Osman Kavala, aslında sadece iktidarın elinde bir gerilim yaratma aracıdır. Hukuksuz bir şekilde “rehin” tutulduğunu en iyi iktidar biliyor. Demirtaş da öyle. Onlar olmasaydı başkaları olacaktı.
Batı ülkelerinin aksine, burada iktidarların seçimlerle doğal bir şekilde el değiştirmeyi zorlaştırıcı her şey var. Her ne kadar “Millet seçimlerde istemezse gideriz..” gibi, yılda bir kez bir laf etmiş olsalar bile İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerinde yarattıkları hukuksuzluk kaosunu anımsayın. Diyelim ki seçmen tüm bu hukuksuzlukları aşan bir şekilde oyunu kullandı. İktidar da düştü. Fakat sandık zamanı gelinceye kadar sürecek iktidarda kalma mücadelesi.
SORU ŞU: İKTİDARDA KALMAK İÇİN NE YAPABİLİRLER?
Seçimi kazanırlar, muhalefet de tamam başaramadık der.
Seçimi kazanmak için ne yapabilirler? Çok şey... a) Kalkarlar millete başarısızlıklarını ve bunun nedenlerini anlatır, kısa zamanda bütün bunları telafi edecek programlarını tatmin edici bir şekilde açıklar ve güven vermeye çalışırlar; b) Çalışanların maaşlarına hemen enflasyon üzerinde zamlarını açıklarlar, c) Gelir eşitsizliğini hızla azaltacak önlemleri açıklarlar vb... d) Yolsuzluk, ihale peşkeş, devlet kaynaklarını aktarma konusunda, en azından aldatıldık, sorumlulardan hesap soracağız derler ve birkaç yargılama yaparlar..
Bunlar olabilir mi? Yanıtını siz verin!!!
Eğer bunları yapmazlar dersek, başka ne yapabilirler? Mesela uyguladıkları ekonomi politikanın müthiş bir sonuç vermesini beklerler; umutları gerçek ve herkes yanılmış olur, müthiş bir kredi alırlar milletten ve oylar kendilerine akar!!!
Peki, bu olur mu? Yanıtını siz verin... Bu imkânsızı gerçekleştiremezlerse, iktidarda kalmak için ellerinden ne gelir? Hah işte nihayet olasılık olarak yüksek noktaya geldik.
İşte burada, seçim sürecinde olağanüstü siyasi koşullar yaratmak kalıyor. Şu yaşadığımız on ülke elçisini sınır dışı etmek, seçime doğru yapılabilecek büyük gerilimlerden biri olabilirdi. Bu ve buna benzer eylemin sonuçları Türkiye ile yedi düveli karşı karşıyla getirebilir ve ustaca büyük bir yok edilmek istenen Türkiye havası yaratılır, bununla kalınmaz, muhalefet partileri düşmanla işbirliği ve hain muamelesi görür...
Olağanüstü koşullar yaratılmak için, ben Yunanistan’ın da Ankara’yı çok ciddi kontrollü bir çatışma fırsatı verecek yüksek potansiyele -yoksa aptallığa mı deseydim!- sahip olduğunu düşünüyorum. Ankara adaların silahlanmasına yönelik bir dizi Navtex açıklamaları da yaptı. Buradan da ilerlemek mümkün olabilir.
Sonuçta, kaybedileceği kesin bir seçim sonucu karşısında, bütün bunlar sıkıyönetimi ve ertelemeleri de gerektiren sonuçlar üretebilir.
...***
Faruk Çakır 26 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, "Diplomasiyi unuttuk mu?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Türkiye’yi idare edenlerin en iddialı oldukları konuların biri de dış politikaydı. Yıllarca ‘komşularla sıfır sorun’ diye beyanlarda bulundular ve bu sözlerin karşılığını da ‘iktidar’ olarak aldılar. Ancak bu politika sağlam temellere oturtulmadığı için iş gele gele; ‘bütün komşularla baştan sona sorun’ halini aldı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Komşularla ve hatta mümkünse bütün dünya ile ‘sıfır sorun’ olması elbette arzu edilen bir durumdur. Ancak bu, iyi planlanmış ve diplomasinin öne çıktığı bir dış politika ile mümkün olabilir. Her gün değişen dış politika anlayışıyla ‘sıfır sorun’ halini devam ettirmek mümkün olmuyor.
Hatırlanacağı üzere gündemde “10 ülkenin büyükelçisini ‘istenmeyen adam’ ilân etme” çalışması var. Eğer verilecekse bile böyle önemli bir kararı bir kişi mi verir? “ 10 ülkenin büyükelçisini göndermek için çalışma yapılmasını emrettim” manasına gelen bir beyan, ‘meclis’ ve ‘birlikte karar verme’ ile yan yana gelebilir mi?
Dünyanın geldiği nokta bakımından bazı konular artık ‘iç işleri’ olmaktan çıkmış durumdadır. ‘İnsan hakları’ da bunlar arasındadır. Bir ülkede insan haklarına aykırı işler yapılıyorsa ‘yabancı ülke’ler de o konuda görüş beyan eder hale gelmiştir. Aynı şekilde ülkemiz de icap ettiğinde başka ülkelerdeki ‘insan hakları ihlâlleri’ hakkında görüş beyan ediyor ve hatta insan haklarını ihlâl eden ‘yabancı ülke’leri kınıyor. Haklıdır, çünkü artık ‘insan hakları’ meselesi bütün insanlığın ve dünyanın meselesidir.
Bazıları diyor ki, “Büyükelçiler bu işlere niye karışır.” Belki bu tepkiler kulağa hoş gelebilir, ama işin aslı ve esası ‘insan hakları’ olunca sınırlar ikinci plana itiliyor. Hem, kişilerden bağımsız olarak büyükelçiler Türkiye’nin de uymayı çok önceden kabul ettiği ve ‘anayasadan da üstün’ gördüğü AİHM kararlarını hatırlatmış oldu. Bunları ifade etmek, büyükelçileri savunmak değildir. Acaba bu ‘kriz’ sonrası atılması icap eden ilk adım bu muydu? Yoksa öncelikle diplomasi yolları kullanılarak elçiler ya da temsil ettikleri ülkeler nezdinde çalışma yapılması mı icap ederdi?
Netice değişmez: Akılla hareket eden kazanır; his, heyecan ve keyfi hareket edenler kazanmıyor. Türkiye bin defa düşünüp bir defa adım atmak durumundadır. Hele dış politikada ve hele günümüzde...
..***
Evren Devrim Zelyut, 26 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Erdoğan Lira'yı yakıyor!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Geçen bahar aylarından beri şunu söyledik: AKP salgına hazırlıksız yakalandı. Dışa bağlı ekonomi kur arttıkça ithalat yapa yapa rezervleri yedi bitirdi. Ekonomide tablo kötüleştikçe Erdoğan, AKP'nin geleceğini kurtarmak için faiz indirimine gidecek dedik. Merkez Bankası'na verdiği talimatla bu gerçekleşti. Takip eden günlerde enflasyonun altına inen faizler kuru yukarı fırlattı. Ve ekledik dedik ki; faiz indirimini kamu bankaları takip edecek. Şimdi yeni bir şey söyleyelim mi?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Faiz indiren kamu bankaları kredi dağıtmaya başlayacak. Ama bu krediler üretime gitmeyecek. Sadece günü kurtarmaya yarayacak. Krediyi alan konut, dolar, hisse, altın ve bitcoin almaya başlayacak.
Yani yeni bir AKP klasiği izleyeceğiz. Tasarruflar yine üretimden uzak alanlara akacak. Piyasa canlanmış gibi yapacak, bu sırada Erdoğan çıkıp yine nutuklar atarak piyasanın düzeldiğini söyleyecek.
Ancak bu nutukları atmak geçmişteki gibi kolay olmayacak. Çünkü petrolün fiyatı varil başına 85 doları aşmaya çalışıyor, bu durum bizde enerji ithal edildiği için iğneden ipliğe bütün malların fiyatının artmasını beraberinde getirecek.
Karşımızda rezervi bitik, ürettikçe enflasyon ve kuru artıran, üstüne salgınla dış alemden yansıyan enflasyon tokadını yemiş bir ekonomi var. Bu duruma 'Elçi Krizi' gibi dış siyasi hataları da eklersek, Erdoğan'ın Lira'yı yaktığını söylemek çok mu iddialı olur?
Siyaset ve ekonomide yapılan hataların bedelini kim ödeyecek? Elbette ki halkımız.