Ekim 31, 2021 08:44 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: 'Kamu bütçesinde kara delik'

Karar:

Muhafazakar taban rahatsız

Yeniasya:

"Gelecekteki salgınlara hazırlıklı olmalıyız"

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

İsmet Berkan 30 Ekim tarihli Karar gazetesinde, "Deneme-yanılma, sonra yeniden yanılma bir öğrenme yöntemi olamaz"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Deneme-yanılma, doğada çok kullanılan bir öğrenme yöntemi. Sadece insanlar değil hayvanlar ve hatta bazı bitkiler de deneme-yanılma yöntemiyle öğrenirler. Ancak bu kısıtlı ve kısıtlayıcı bir öğrenme yöntemi: Neyi yapmamak gerektiğini öğreniriz bu yöntemle, neyi yapmak gerektiğini değil. Sıcak çaydanlığa çıplak elle dokunursanız yanarsınız. Bir kere dokunmak ve yanmak, bir daha dokunmamanın garantisi kabul edilir. Artık öğrenilmiştir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bir kere eli yandığı halde tekrar tekrar dokunmaya çalışanlara ne denir, bilirsiniz.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın uzun yıllardır dile getirdiği ama “bürokratik oligarşi” yüzünden Cumhurbaşkanı olup ülkeyi tek başına yönetene kadar bir türlü uygulatma fırsatını bulamadığı bir ekonomi teorisi var: “Faiz, enflasyonun sonucu değil nedeni” diyor Cumhurbaşkanı, ona göre faizi indirdiğimizde enflasyon da inecek.

Bu politikayı biz 2020 yılında uyguladık. Enflasyon patlama eğilimine girip bu arada Merkez Bankası rezervlerinden 128 milyar dolar satıp eksi rezerv rakamlarına inince durduk.

Ama durduk diye Cumhurbaşkanı çok kızdı, hem damadını hem de onun Merkez Bankası Başkanını feda etti. Sonra kendi getirdiği Merkez Bankası Başkanı olan Naci Ağbal’ı yolladı. Son getirdiği başkan Şahap Kavcıoğlu da az kalsın koltuğundan oluyordu ki, geçen aydan başlayarak faizi indirdi, kendini ve koltuğunu kurtardı.

Cumhurbaşkanı’nın “Faiz enflasyonun sebebidir” teorisini gönüllü olarak uygulamaya başlayan o Merkez Bankası Başkanı iki gün önce yasa gereği sunması gereken “Enflasyon Raporu”nu sundu.

Normalde Merkez Bankası’nın gelecekte uygulayacağı politikaları anlatan stratejisi yazılı olur ama bu kez durum farklıydı. Ne yazılı Enflasyon Raporu’nda ne de Başkan Şahap Kavcıoğlu’nun önceden hazırladığı konuşmasında bankanın para politikasının bundan sonra hangi ilkeler doğrultusunda yürütüleceğine dair bir şey vardı.

Başkan, konuşmasını tamamlayıp gazetecilerle soru-cevap faslı başladığında Merkez’in stratejisini anlattı:

Kabaca strateji şu: Doların yükselmesi sayesinde ihracatımız artacak, ithalatımız azalacak, bu cari fazla yaratacak. Cari fazla sayesinde doların fiyatı dengelenecek ve enflasyon düşecek…

Hani bir hikaye vardır, ona benziyor: Koyunlar buradan geçecek, yünleri dikenlere takılacak, biz o yünleri toplayıp zengin olacağız…

Türkiye’nin cari fazla üreten, yani başkasından borç almak zorunda kalmayan bir ekonomi olmasını herkes ister.

Ancak, başka hiçbir şey değişmemiş, sadece TL değer kaybetmişken bunu başarmak mümkün değil.

...***

Remzi Özdemir 30 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Fakir ölsün ki, Türkiye krizden çıksın!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Dolar dünyadaki tüm para birimleri karşısında değer yitirdi. Türk Lirası eskilerin tabiriyle pul oldu. Aslında pul bile daha pahalı. Tüm bunlar olurken, Türk Lirası mum gibi erirken, kendi bastığı parasını korumakla mükellef Merkez Bankası Başkanı bir toplantı yaptı. Bu toplantıda hedeflerini anlattı: Temel hedef enflasyon değil, cari fazla vermek! Bu ne anlama geliyor?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Şöyle enflasyon istediği kadar artsın, dolar kuru ne kadar yükselirse, yani Türk Lirası ne kadar çok düşerse o kadar fiyatlar artar. Kimse araba, cep telefonu, çamaşır makinası ve daha birçok ithal ürün alamaz! İthalat olmadığı için daha az dolar ihtiyacı olacak. Bir yandan da yüksek dolar ihracatı arttıracak! Dolar ihtiyaç olmayınca artık yükselmeyecek!

Bu operasyon kaç yıl sonra bitecek?

4 hatta 5 yıl sürebilir!

Bu doların ne kadar yükseleceğine bağlı. Dolar ne kadar çok yükselirse o kadar iyi! Çünkü ithal ürünlerin fiyatı artacak. Sen de mecburen gidip daha ucuz olan yerli ürünü alacaksın.

Mesela cep telefonu mu alacaksın? Gidip Amerika'da bin dolar olan İphone7'yi 30 bin lira hatta 40 bin verip almayacaksınız. Gidip yerli üreticinin ürettiği cep telefonunu alacaksınız.

Yerli ve milli cep telefonu!

İyi de Türkiye cep telefonu üretiyor mu ki?

Hayır! Şu anda Çin'den gelen parçaları montaj yapıp satıyoruz!

Onun da parçaları ithal ve doğal olarak onun da fiyatı yükselecek!

Olsun! Dolar yükseldi diye yerli üretici kendi cep telefonunu üretecek!

Cep telefonu sadece bir örnek. Yüzlerce örnek var.

Mesela Türkiye, Rusya'dan en fazla ekmeklik buğday ithal eden ülke.

Dolar 15 lira olursa fırından alacağımız 1 ekmeğin fiyatı en az 5 lira olacak. Ekmek yemeyeceğiz.

O zaman fırınlar daha az un satın alacak. Un fabrikaları Rusya'dan buğday ithal etmeyecek!

Biz de bu sayede Rusya'ya dolar vermeyeceğiz.

Ayçiçeği yağı, pirinç, makarnalık buğday, kuru fasulye, nohut, çay ve daha yüzlerce temel gıda maddeleri pahalı olduğu için almayacağız.

Şimdi diyeceksiniz ki, zaten biz bunları üretiyoruz!

Eskidendi, çok eskiden diye bir şarkı var ya işte bizim üretimimiz de çok eskidendi.

Türkiye şu an gıda maddelerinde en büyük ithalatçı durumunda. Türkiye'de tarım arazileri lüks konutlar oldu. İnanmıyorsan git Şanlıurfa'ya! Havaalanından şehir merkezine kadar başını bir sağa bir sola çevir yeni yapılan ve her biri 400 metre karelik evlere bak. Deniz manzaralı(!) bu evler 2 milyon liradan başlıyor. Bu evlerin yerinde eskiden senin ithal ettiğin ürünler üretiliyordu.

Asgari ücretle geçinmeye çalışanlar ölsün mü?

Aslında onlar ölürse Türkiye daha hızlı kalkınır!

Fakirler ölürse zengin daha da zengin olur!

Acı olan nedir biliyor musunuz?

Sokak röportajlarına baktığımızda AKP'yi en çok gariban fakirler savunuyor.

...***

Cevher İlhan 30 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, "“Kriz” hangi tâvizlerle ötelendi?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Bütün dünyanın gözü önünde “on ülke büyükelçisinin ‘istenmeye kişi’ ilânı tâlimatını verdim!” fevri çıkışıyla Cumhurbaşkanı’nın ateşlediği “büyükelçiler krizi”nin perde arkası tartışılıyor. Öncelikle bazı AB ülkelerinin de içinde olduğu on ülkenin büyükelçisinin sınır dışı edilmesi skandalının krizi vahim boyutlara tırmandıracağı belirtildi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Kulislerde, Cumhurbaşkanı’nın son Afrika turundaki açıklaması sırasında Güney Kore’de olan ve günlerce suskun kalan Dışişleri Bakanı’nın “şok” olduğu, ardından ilgili ülkelerle kurduğu temasların sonunda Cumhurbaşkanı’na “eğer bu büyükelçiler sınır dışı edilecekse kendisinin bu koltukta kalmasının artık gereğinin kalmadığını” iletip kabinede durumu görüşmeyi rica ettiği söyleniyor. 

Her ne kadar Cumhurbaşkanı “Her halde Biden nezâket gösterisinde bulundu ve zaten ilk açıklama Amerika’dan açıklama gelince diğer dokuz tanesi de ona tabi olmak suretiyle bu iş böylece kapanmış oldu” diye basite indirgese de ekonomik kriz fırtınasına mâruz Türkiye’nin derin bir felâkete sürükleneceği uyarıları yapıldı. 

Bundandır ki Dışişleri ve diplomatlar devreye girip Türkiye’yi fevkâlede zora “kriz”e canhıraş bir “ara formül” aradılar.

“Biz bildiğimizi okuruz, Konsey bildiğini mi okur; okusun. Onlar ne okuyor; dinleriz, görürüz” ifadesinin peşinden “AİHM’i de Konsey’i de dinleriz; dinledikten sonra da üzerimize düşeni, gereği neyse bunu yapacağız” diye her tarafa çekilebilecek sözlerle “kriz” “yapıcı muğlaklık”la yine sürüncemede bırakılmış.

Ancak Dışişleri Bakanı’yla hiçbir yetkilinin olmadığı Biden’le başbaşa gizli görüşmede olduğu gibi, kapalı kapılar arkasında hangi tâvizlerin verildiği ve Türkiye’nin ne tür “yaptırımlar”la karşı karşıya kalacağı bilinmiyor…