Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Ekim ayı enflasyon rakamları yarın açıklanıyor: Beklenti yüzde 30
Karar:
Dolaylı zam dönemi
Yeniasya:
Erişim engeli AYM’ye takıldı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Orhan Bursalı 1 Kasım tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "‘Şimdiki rektör atama sistemi kötü, üniversite birbirine giriyor`"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Cumhurbaşkanı, tüm rektörleri atama yetkisini almak için çok çalıştı. Bunun için, o zamanki rektör atama sistemini kötülemesi, ülke yararına olmadığını söylemesi gerekirdi. 2016 Ağustosu’nda AKP, Meclis’e rektör atama yetkisinin cumhurbaşkanına verilmesini öneren bir yasa önerisi verdi; Meclis’te itirazlarla karşılanınca, önerge geri çekildi. Fakat Erdoğan kararlıydı. İki ay sonraki akademik yıl açılışını, 181 rektör ile senato üyelerini, YÖK Başkanı’nı, başbakan yardımcılarını, ilgili bakanları ve generalleri toplayarak sarayda yaptı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Konuşmasında “Üniversitelerimizde halen var olan, rektör adaylarının öğretim elemanlarının oylarıyla tespit edildiği sistemin kendisi bir sorun haline dönüşmüştür. Görünüşte demokratik olan rektörlük seçimleri üniversitelerde gruplaşmaları, hizipleşmeleri, kırgınlıkları artıran bir işleve bürünmüştür” diyerek üniversite içinde zaten çok yıkıcı bir şekilde yaşandığını anlattı seçim sürecinin. Atama yetkisi kendisine verilince, tüm bu sorunlar çözülecekti!!!
Hemen iki hafta sonra, 29 Ekim’de kanun hükmünde kararname yayımladı ve rektör seçimlerini kaldırdı. Daha önce rektör atanmasında 15 yıl olan profesörlük hizmet süresi üç yıla indirildi. Böylece yeni profesör olmuş AKP’ye yakınları hemen atayabilecekti. 15 yıllıklar arasında istenilen siyasi nitelikte aday bulamayabilirlerdi!
YÖK, rektörlük başvurularını inceliyor, cumhurbaşkanına üç aday bildiriyor, o da atıyor. Cumhurbaşkanının kimleri istediği, kimlere başvuru yaptırıldığı ve kimin atanacağı belli olan bir süreç.
Eski sistemde üniversitede sandık kuruluyor, YÖK, en çok oyu alan altı aday sayısını üçe indiriyor, cumhurbaşkanı da onlardan birini atıyordu. Seçimlere iktidara yakınlar da katıldığı için, seçimde kaç oy aldığının önemi kalmıyor, mesela 6. sırada en az oyu almış birisi cumhurbaşkanına önerilebiliyor ve atanıyordu. Genellikle de böyle oluyordu. Yani bu atama sistemi de üniversitenin iradesini yansıtmıyordu, irade adeta iğfal ediliyor, istenilen atama yapılıyordu.
Abdullah Gül zamanında da Erdoğan zamanında da seçimlerin birincileri genellikle atanmamıştı.
Saray atamaları sorun mu çözdü? Hayır, daha derin ve üstelik liyakat ve akademik bilimsel sorunlara yol açtığı gün gibi ortada.
Zaten mesele “Aman öğretim üyeleri arasında bölünmeler oluyor, seçimlerde bunu önleyelim” değildi.
Cumhurbaşkanı, tüm atamaların kendine ait olmasını seven bir lider. Neden üniversite rektörlerinin atamasını kendisi doğrudan yapmasın?
Bu daha garantili bir “benim rektörüm” süreci.
Ayrıca atayacağı kişinin o üniversiteden de olması gerekmiyor. Dışarıdan birini de (Mesela M. Bulu gibi) getirip üniversitenin başına oturtabilir.
Partide görev yapmış politikacıları da getirip mesela Dokuz Eylül gibi üniversitelere atar.
Yani bunun için üniversiteye hesap mı verecek!
Kimmiş buna itiraz edecek öğretim üyeleri, öğrenciler, çalışanlar!
Rektörlerin pek çoğu, tıpkı AKP iktidarı gibi davranmaya başladı üniversitelerde.
Kadrolaşmalar... Har vurup harman savurmalar... Yakın aile ilişkileri içinde üniversitelere insanlarını doldurmalar...
...***
Oğuz Demir 1 Kasım tarihli Karar gazetesinde, " Enflasyon hedeflenememesi politikası"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Merkez Bankası, 2002 yılından bu yana enflasyon hedeflemesi politikasını takip ettiğini söylüyor. Enflasyon hedeflemesi politikası, Merkez Bankası’nın nihai hedefi olan fiyat istikrarının sağlanması ve sürdürülmesi amacına yönelik olarak para politikasının makul bir dönem için belirlenen bir enflasyon hedefi ya da hedef aralığına dayandırılması ve bunun kamuoyuna açıklanması şeklinde tanımlanabilen para politikasıdır. Bu politikanın en temel yararlarından biri öngörülebilirliği arttırmasıdır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu politika tercihi ile ekonomideki tüm aktörler, yerli ve yabancı yatırımcılar, iş insanları, vatandaşlar enflasyondaki gelişmelere göre Merkez Bankası’nın ne yapacağı konusunda bir fikir sahibi olurlar.
Planlarını ve programlarını daha kolay yapabilirler.
Çünkü bilirler ki enflasyonda hedefin başarılabilmesi için Merkez Bankası gerekli tüm önlemleri alacak, tüm adımları atacaktır.
Enflasyon artmaya başlarsa Merkez Bankası faizleri arttıracak, daha sıkı bir para politikası izleyecektir. Ya da enflasyon hedefin çok altında kalırsa, ekonomideki durgunluğun aşılması için faizleri indirecek, daha genişlemeci bir çizgi takip edebilecektir. Böylece bakkalından, tüketicisine, KOBİ sahibinden büyük işletmelere, yerli yatırımcıdan yabancı yatırımcıya kadar herkes daha istikrarlı ve öngörülebilir bir ortamda karar verebilecektir. Ama elbette ki böyle bir politikanın sürdürülebilir olması o hedeflerin de gerçekçi olması ve başarılması ile yakından ilgilidir. Sürekli hedefin tutmaması bir süre sonra o hedeflerin inandırıcılığını ortadan kaldıracaktır.
Maalesef ki bizdeki durum da tam anlamıyla buna dönüşmüş durumda. Geriye doğru baktığımızda Merkez Bankası 2010 yılından bu yana sadece 2010 yılında hedefi başarabilmiş görünüyor.
İşin kötü tarafı uzunca bir süredir hedefin tutturulamamasından öte hedefin yakınından bile geçemez durumdayız.
Bunu ben değil, veriler söylüyor.
2010 yılından önce görece daha iyi bir performansa sahip olan enflasyon hedeflemesi politikasının, 2010 sonrasında ciddi bir hayal kırıklığı yarattığını söylemek lazım.
2012 yılından bu yana yüzde 5’e sabitlenen Merkez Bankası enflasyon hedefi o günden bugüne bir kez dahi tutturulamadı.
...***
Mehmet Kara, 1 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, " Zamlar da geri adım atacak mı?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Geçtiğimiz haftanın gündemi, başta ABD olmak üzere 10 ülkenin büyükelçisinin yaptığı açıklama ve ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu açıklama karşısında kullandığı sert ifadeleriydi. Tırmanan bu kriz, Cumhurbaşkanı Kabine Toplantısı öncesi büyükelçilerin sosyal medya hesaplarından “Viyana Sözleşmesi’nin 41. maddesine riayet etmeyi teyit eder” ifadelerini ihtiva eden bir paylaşım yapmaları ile sona erdi. Hükümet ve yandaş medyanın “Büyükelçiler geri adım attı” şeklindeki ifadeleriyle bu konu hızlıca gündemden düşürüldü. Kriz de böylelikle aşılmış oldu."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Şu anda ise vatandaş “Peki, Türkiye’nin şu anda yaşadığı ekonomik krizde kim geri adım atacak da bütün krizler sona erecek?” sorusunu soruyor. Çünkü vatandaşın gerçek gündemi bu…
Enflasyonun geri adım atmadığı ortada. Önümüzdeki Çarşamba günü enflasyon rakamları açıklanacak. Muhtemeldir ki, yine gerçek enflasyon açıklanmayacak. Rakam oyunları yapılsa da resmi olarak bile enflasyon yüzde 20’leri aşacak.
Politika faiz de art arda birkaç Merkez Bankası başkanını makamından da edeerek düşürülüyor, ama plânsız, zamansız ve de talimatla düşürüldüğü için piyasalar için bir anlam ifade etmedi, etmiyor.
Vatandaşın sorduğu bir başka soru da, bütün alanlarda zamma sebep olan akaryakıt fiyatlarındaki artışta bir geri adım olacak mı? Bir haftada iki kez zam yapılıp ertesi gün ikinci zamdan daha az indirim yapılmasının fiyat artışlarını düşüremediği de ortada.
Vatandaşın en önemli sorusu da dövizdeki ve akaryakıttaki artış yiyecekten giyime, taşımadan bütün alanlara zam olarak yansıdı. Bu durumda vatandaş şunu soruyor. “Faizin düşürülmesinden sonra yapılan zamlarda herhangi bir geri adım olacak mı?”
Tabiî bir de şu soru var. Dolar arttı sonra bir miktar düştü. Büyüğünden küçüğüne esnaf dolara endeksli mal alıp satıyor. Bu durumda vatandaş da esnaf da kazanmadıysa dolar artınca kim kazandı? Belki bu soruya “devlete dolarla borç verenler, dolarla ihale alanlar” cevabı verilebilir, ama bu tek başına yeterli mi? Kim kazandı, kim kaybetti devletin arşivlerinde var mı?
Sayın yetkililer, hadi bu soruların cevabını verin bakalım. Cevabınız yoksa bari siz geri adım atın, belki de piyasaların ihtiyacı budur.