Kasım 13, 2021 10:30 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Karar: Davutoğlu: Eserinizle övünün, Dolar 10 TL!

Yeniasya:

Esnaf ve çiftçi zor günler geçiriyor: Böylesini yaşamadık

Milli gazete:

Milletimiz geçinemiyor

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Elif Çakır 12 Kasım tarihli Karar gazetesinde, “Bütün yetkilerin tek elde toplanması iyi oldu mu?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Dolar Türk Lirasının yakasına yapıştı, böyle giderse paramızın değerini pula çevirinceye kadar da bırakmayacak. Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan 19 Haziran 2018’de halktan şu sözlerle oy istemişti: “24 Haziran’da bu kardeşinize yetkiyi verin, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçelim, ondan sonra bu faizlerle, enflasyonla, dolarla, kurlarla, dövizlerle nasıl mücadele edilirmiş göreceksiniz. Bu kurun belini kıracağız. Bu kur filan, bunların hiçbiri bizim geleceğimizi belirleyecek şeyler değil.””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Sayın Erdoğan “kurun, faizin belini kıracağız” derken, AK Partili siyasetçiler “Bu hükümet sistemi ülkenin ekonomisini uçuracak, işsizliği bitirecek, evi olmayan ev sahibi olacak, enflasyonu çökertecek” diye meydanları inletirlerken, televizyon kanallarında “CB sisteminin her derde deva, her hastalığa şifa faziletlerini” anlatırlarken dolar 4.40, seviyesindeydi. Geniş tanımlı işsiz sayısı 6 milyondu, enflasyon oranı tek haneydi…

Peki şimdi durum ne? Ülkemizin ekonomisi ne durumda? İşsizlik ne durumda, faiz, enflasyon nerede?

Doların 15 lira olmayacağının garantisi var mı?

Bu sistem ülkemizin hayrına oldu mu?

CB sistemine geçtiğimizden bu yana ülkemizin iki yakası bir araya gelmiyor. Evi olmayan ev alacak diye pazarlanan sistem ev almayı, sofraya ekmek koyabilmek için evlerini kaybetme noktasına geldi. İşsizleri bırakın işi olanlar bile geçinemez hale geldi.

Vatandaşların gelir durumuna ilişkin MetroPoll Araştırma’nın gerçekleştirdiği ankete göre halkın yüzde 57’si yeterli düzeyde beslenemiyor, sadece beslenme ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyor. Bütün temel ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılayabildiğini söyleyenlerin oranı yalnızca yüzde 21.7.

Sadece ekonomide mi durum vahim? Ülkemizde sorun yaşanmayan bir alan var mı? Ekonomi böyle de eğitim alanında durum iyi mi? Orman ve Tarım alanında işler rayında mı gidiyor?

Dışişleri Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı… Hadi bir alan söyleyelim ki ağır problemler olmasın…

Bu sistemin ülkemizin sorunlarına çare olmayacağı, bu sistemin ülkemizin bütün sorunlarını daha da derinleştireceği, hatta telafisi mümkün olmayan yeni sorunlar üreteceği, ülkeyi krizlere götüreceği başından belliydi.

Bu sistemin Cumhurbaşkanı’na yasama, yürütme ve yargı alanlarını kuşatan çok geniş ve denetimsiz yetkiler sağlayacak otoriter bir yönetim modeli olduğu belliydi.

Bu modelin sahipleri AK Parti ve MHP sorumludur. AK Partili ve MHP’li siyasetçiler kendi otoritelerini güçlendirmek, ülkeyi hesap kitap vermeden yönetmek için bu modeli hazırladılar ve sistemi “ülkenin ekonomisini şöyle uçuracak, ülkeyi şöyle şaha kaldıracak” diye halka pazarladılar.

Peki onlar bu ucube sistemin faziletlerini anlatırken ülkemizin anayasa hukukçuları ne yaptılar? Seslerini çıkartmayan, yeterince itiraz etmeyen hukukçularımız, başımıza iş gelmesin diye susan siyasetçilerimiz de sorumlu değil mi?

…***

Cevher İlhan 12 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, “Vartaya dikkat!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Provokasyonlar arenasında, gittikçe eriyen “iktidar cephesi”nin elinde kala kala HDP üzerinden muhalefeti kriminalize etme bayat bahanesi kalmış. Bir yandan bu partinin terör örgütü ile arasına mesâfe koymasından dem vurulurken, altı milyon oy almış, Hazine yardımı alan, Meclis Başkanvekilinin Meclis çalışmalarını yönettiği Türkiye’nin üçüncü partisini dışlayıp PKK’nın yanına itme tuzağına düşülüyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bütün komploları boşa çıkan siyasi iktidar, yeniden bu parti üzerinden demokratik siyaseti hedef alıyor. Siirt’te bir vatandaşın İyi Parti lideri Akşener’e karşı “Burası Kürdistan!” demesi ve daha önce kendisine hakaretten ceza alan birinin Bingöl’de esnaf ziyaretinde partililerin arasına sokulup yeniden tahkirler savurması bunun son tezâhürleri. 

Bu açıdan, özellikle son süreçte HDP yetkili kurullarının “tek kişilik otoriter sistem”e karşı demokrasiyi, hukukun üstünlüğü ve yargının bağımsızlığını esas almakla “millet ittifakı” ve “demokratik parlamenter sistem işbirliği” ekseninde yer almaları çok önemli. 

Halbuki yetkili mercilerce her fırsatta “Türkiye partisi” olarak ülkenin bütünlüğünden yana demokratikleşme zemininde yerel yönetimlerin güçlendirilmesiyle demokratikleşmenin tahkimini kapsayan demokratik taleplerini deklare eden ve “geçiş dönemi ilkeleri” ışığında güçlü demokrasi ve evrensel standartlarda adâlet sistemini savunan HDP’yi de dahil ederek demokrasi mücadelesi verilmeli.

Bu hususta kamuoyuna açıklanan “demokrasiye, adâlete, barışa çağrı deklarasyonu” başlıklı “demokrasi tutum belgesi”nde, “sorunlarımızı şiddet aracılığıyla değil,  müzâkere ve diyalog yoluyla çözmek temel düsturumuzdur” teyidi esas alınarak hatalardan cayılması uyarıları yapılabilir.

Partinin eski eş genel başkanı Demirtaş’ın “Kürt sorunu’nun Cumhuriyetin demokratikleşmesi ile doğrudan bağlantılı olduğu, savaş politikaları, silâh ve çatışma yöntemleri yerine, Meclis’in diyalog ve müzâkere seçeneklerinin tarihsel ve güncel olduğu aşikârdır” perspektifi nazara verilebilir. 

Milletin birliği ve ülkenin bütünlüğü kapsamında “çözüm mercii”nin millet irâdesinin temsilcisi Meclis olduğu ve demokratik çözümde Türkiye’deki bütün toplumsal kesimlerin sorunlarını dikkate alan yapıcı bir rol üstlenmeye hazır olduğu” açıklamasından hareket edilebilir.

İyi Parti, HDP’lileri peşinen tahkir ya da “terör örgütünün yanında konumlandırmak”la “iktidar cephesi”nin eline insafsızca istimal edeceği kozlar vermekten sakınmalı.

Terör örgütünün, 80 bin silâh ve 200 ton patlayıcıyı depolamasına, terörist başının ileri sürdüğü “halk isyanı” için bombalar, roketatarlar, silâh ve mühimmat yığmasına seyirci kalan, terör uzmanı özel harekâtçıları çekip operasyonları yasaklayan, mülki âmirlerle askere ve polise “ilişmeyin!” tâlimatıyla örgütün bölgeyi âdeta “teslim” almasına ortam oluşturan iktidardakilerin tahriklerine kapılmamalı. 

 “Demokrasi ittifakı” şiârıyla ortak demokratik mücadele plâtformunu büyütmeli…

…***

Esfender Korkmaz 12 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Eksi reel faiz temerrüt riskini artırdı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“2021, Ocak-Eylül 9 aylık cari açık 11,7 milyar dolar oldu. Geçen sene 28,3 milyar dolar olmuştu. Cari açığın azalmasında turizm gelirlerinin artması da etkili oldu. Aynı dönemde dış ticaret açığı da 29,3 milyar dolardan 20,3 milyar dolara geriledi. Dış ticaret açığının düşmesinde de altın ithalatının azalması etkili oldu. Söz gelimi 2020 yılında Türkiye; Ocak- Eylül arasında 9 ayda 212 bin 248 kilo altın ithal etti. Bu sene altın fiyatları da bu dönemde gerilediği için altın ithalatı da azaldı ve yalnızca 52 bin 745 kilo ithal etti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Türkiye aramalı ve hammaddeyi içerde üretmiş olsaydı, aynı zamanda istihdam da artardı. Enflasyon da bu kadar artmazdı.

2018 kur şokundan beri, kur artışları ithal girdi maliyetlerini artırdı. Maliyet artışı da oligopol piyasa şartları içinde TÜFE'ye yansıdı. Zaten Türkiye, Faktör verimliliğinin ve üretim kapasitesinin düşük olması, piyasada oligopol yapının olması, kartelleşmenin olması, kamu kaynaklarının popülist amaçlı olarak kullanılması gibi yapısal sorunlardan kaynaklanan bir kronik enflasyon yaşıyordu. Kur artışları da bunun üstüne geldi ve enflasyonu artırdı.

Merkez Bankası, yüksek kur cari açığı azaltacak diyor. Ancak yanlış söylüyor. Söz gelimi Türkiye'nin turizm geliri 50 milyar dolara çıkarsa, cari açığı kalmaz ve fakat dış ticaret açığı devam eder. Kastettiği dış ticaret açığı olsa gerek.

Yani Merkez Bankası ihracatta rekabet gücümüz artsın, ithalat fiyatları artsın, dış ticaret açığı azalsın demek istiyor. Ama girdi ithalatının azalması için aynı malın içerde üretilmesi gerekir. Ama Merkez Bankası ve hükümete güven o kadar düştü ki, kimse yatırım yapmıyor. O zaman da üretim yapmak için ithalat zorunlu oluyor.