Türkiye'den köşe yazarları
Karar: Binali Yıldırım'dan tuhaf enflasyon yorumu: Bizde 2 kat artmış
Yeniasya:
AKP’yi kurtaracak hiçbir demokratik formül yok
Milli gazete:
Yeni anket açıklandı! Cumhur İttifakı'na şok
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Barış Doster 20 Kasım tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Ekonomiyi düzeltmek kolay mı?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Türk Lirası’nın değer kaybı önlenemiyor. Dolar, 11 TL’yi geçti. Yoksulluk, işsizlik, hayat pahalılığı; yüksek döviz, yüksek faiz, yüksek enflasyon sarmalı sürüyor. Açlık sınırı 3 bin lirayı buldu, yoksulluk sınırı 10 bin lirayı aştı. Yüksek dış borç ve enerji fiyatlarındaki artış da Türk ekonomisini zorluyor. Peki, çözüm ne?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Cumhuriyetin ilk yılları, erken dönemi, sonra da 1960’lar, Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) öncülüğündeki planlı yıllar, çözümün ne olduğunu anlatıyor bize. 24 Ocak kararlarının alındığı 1980 sonrası ise çözümün ne olmadığını gösteriyor hepimize. Çünkü aradan geçen 41 yılda, ülkemizi tek başına veya koalisyon ortağı olarak yöneten çok sayıda partiye karşın, özünde tek bir ekonomik program çıkıyor önümüze. Serbest piyasa ekonomisi, kapitalizm, liberal düzen, özelleştirmeler, sosyal devletin tasfiyesi, emeğin baskılanması, her iktidarın kendi zenginlerini yaratması...
Çözüm; dokuma fabrikasını Aydın’ın Nazilli ilçesinde; şeker fabrikalarını Alpullu’da, Turhal’da, Uşak’ta; sanayi tesislerini Malatya, Sivas ve Kayseri’de açan; Kırıkkale ve Karabük’te ağır sanayi tesisleri kuran Cumhuriyetçi ekonomi politikaları. Çözüm; üretim ekonomisi, ithal ikameci politikalar, bütüncül kalkınma.
Üstelik çok boyutlu bir çözüm bu. Çünkü bu sayede, başta deprem olmak üzere doğal afetler meydana geldiğinde, sanayinin büyük bölümü yıkıma uğramıyor. Zira dengeli bir dağılım söz konusu. Türkiye, planlamanın, dengeli dağılımın önemini en son 1999 depreminde gördü. On binlerce insanımız yaşamını yitirdi. Sanayimizin büyük bölümü, deprem bölgesi ve çevresine yığıldığından ekonomi büyük yara aldı.
Ekonomik sonuçları yanında, toplumsal, siyasal, kültürel açıdan da önemliydi, Cumhuriyet’in ekonomi politikaları. Bu yolla, büyük kentlerin dengeli büyümesi sağlanıyor, şehir rantı peşinde koşanların haksız kazanç elde etmesi önleniyordu. Sivas, Eskişehir, Malatya, Adana, Kayseri gibi kentlerimizde emekçilere, memurlara, günün koşullarında güzel, sağlıklı lojmanlar, sosyal tesisler yapılıyordu. Bu sayede yurttaşlık bilinci, ulus bilinci, sınıf bilinci gelişiyor, toplumsal bütünleşme hızlanıyordu. Feodal bağlar zayıflıyordu.
Türkiye; devletçilikten uzaklaştıkça sanayi altyapısı zayıfladı. Büyük kentlere, aşırı nüfus akını oldu. Feodalizm, özellikle de Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da gücünü korudu, teröre zemin oluşturdu. İşsizlik, eşitsizlik arttı. Bölgeler ve sınıflar arasında gelir dağılımı daha da bozuldu. Devlet sanayileşmeye öncülük etmeyince, özel sektör yeterince kârlı bulmadığı yörelere yatırım yapmayınca, sorunlar daha da büyüdü, yapısal hale geldi. Ulaşımda ve yük taşımacılığında karayolları öne çıktı, bu da dışarıya bağımlılığı artırdı. Denizyolları, demiryolları üvey evlat muamelesi gördü.
Sözün özü; neyin olmayacağı görüldü. Çözümün, devletçi, halkçı, kamucu politikalar olduğu, bir kez daha anlaşıldı.
...***
Ali Bayramoğlu 20 Kasım tarihli Karar gazetesinde, " Muhalefet güçlenirken Kürt sorunu…"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Kürt meselesi, bir süredir, temkin sınırları içinde de olsa, çoğu muhalif partinin merkez konularından birisi haline gelmeye başladı. Bunu hızlandıran üç unsur var. İlki, bir fayda faktörü. Muhafeletin Erdoğan’ı yenebilmek için Kürt seçmenlerin oylarına ve desteğine ihtiyaç duymasından kaynaklanıyor. Bunu, HDP’nin oylarına veya desteğine ihtiyaç ifadesiyle de tercüme etmek mümkün."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
İkincisi, Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerinde muhafazakar Kürt seçmenin daha önce oy verdiği AKP’den bloklar halinde uzaklaşma eğiliminden ileri geliyor.
Son birkaç yıldır, muhafazakar Kürt seçmenin bir kesiminin AKP’den uzaklaşması ve kendisine siyasi parti aramasının, DEVA, Gelecek Partisi’ne, hatta bir ölçüde CHP’ye yönelmelerinin asli nedeni budur.
Üçüncü faktör daha dolaylı ve kısmen ilkeseldir. Kürt sorunu ile demokratik ilerleme (veya gerileme) arasındaki bağ olarak karşımıza çıkar. Söz konusu bağın İYİ Parti dışındaki tüm muhalif siyasi partiler nezdinde bir farkındalığa dönüştüğü söylenebilir. İktidarın Kürt politikası, hukuk devleti ve insan hakları ihlalleri kadar, kurumsal bir çöküşe, temsil mekanizmasının tahribatına, yargının siyasileşmesine yol açarak, bu farkındalığı sürekli pekiştiriyor.
Muhalefetin amiral gemisi CHP’nin, somut sorunlar ve baskılar karşısında aldığı özgürlükçü tavırlarla, AKP’ye karşı HDP’yle girdiği dirsek temasıyla Kürt sorununda “siyasi” bir tutumu temsil etmeye başlaması önemli ölçüde bu faktörlerin etkisiyle olmuştur.
AK Parti’den kopan grupların kurduğu muhalif alanın yeni unsurları , Davutoğlu’nun Gelecek Partisi ile Babacan’ın DEVA Partisi de, bu unsurlar çerçevesinde farklı dozlarda ve temkinli adımlarla Kürt sorununda ‘siyaset’ pozisyonu savunmaktadır. Milli Görüş Hareketi’nin asli temsilcisi ve muhalif alanın açık muhafazakar üyesi SP de, iktidar bloğunun ‘anti-Kürt’ tutumuna ve politikalarına yine bu çerçevede kuvvetli itirazlar da bulunuyor. Bu gelişmeler zaman zaman İYİ Parti’yi bile etkilebiliyor.
Önümüzdeki günler bu istikametin önemine işaret ediyor.
CHP’nin kurucu siyasete doğru ilerlemeye başlaması, HDP’yle ilişkileri, bu meseleyi muhalif alanının merkezine iyice taşıyacaktır.
AK Parti’nin kaotik ekonomik politikaları, ülkeyi daha derin bir ekonomik krize soktuğu andan itibaren iktidarın örsenlemesi hızlanacak, Kürt meselesi tartışmaları veya HDP’yle ilişkiler meselesi tekrar masaya gelecektir.
...***
Cevher İlhan 20 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, " Spekülasyondan kimler vurgunu vurdu?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Yapılan tesbitlere göre son beş yılda TL’deki erime yüzde 200’lere vardı. Dış borçları, faizi, bütçe açığını, fiyatları arttıran liranın değer düşmesinde, Doların her on kuruş armasıyla vatandaşın sırtına 24 milyar lira yükseldiğine dikkat çeken ekonomistler, TL’nin değer kaybetmesiyle dolar ve döviz cinsinden garantili ihaleleri alan “yandaş şirketler”in zenginliklerine zenginlikler kattığını ortaya koyuyorlar."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
TL’nin değer kaybetmesi ve Doların Euronun yükselmesiyle fiyatların katlandığına dikkat çeken ekonomistler, TL’nin son bir günde yüzde 5, son bir yılda yüzde 52 değer kaybettiğine; Dolar - döviz yükseldikçe Türkiye’nin yoksullaştığına dikkat çekiyorlar.
Meselâ sözkonusu garantiler için bütçeye konulan 42 milyar lira ödemeye bir gün içinde TL’nin sert düşüşüyle 8 milyar lira daha eklendiğini ve ödemenin daha şimdiden 50 milyarı bulduğunu nazara veriliyor.
Ve liranın bir saatte 36 kuruş düşüşü spekülasyonundan kimin - kimlerin haksız kazançla vurgunu vurduğu tartışılıyor…
Peşpeşe yapılan zamlar ve TL’nin değer kaybıyla ekonominin çöküşü, Türkiye’yi uluslar arası plâtformlarda da düşürüyor.
2002’de Türkiye’yi dünyanın 16. ekonomisi olarak devralan siyasi iktidar, son iki yılda gittikçe kötü yönetilen ve dibe vuran ekonominin gerileyerek dünyanın ilk 20 büyük ve gelişmiş ekonomisi olan G20 grubundan düşürmekle karşı karşıya bıraktığı kaydediliyor.
Aslında daha 2008’de 12 bin 600 dolara çıkan kişi başına milli gelirin 2023 hedefi 25 bin dolar olarak ilân edilirken, “Orta Vadeli Program”da bu hedefin 10 bin 700 dolar olarak belirlenmesi, Türkiye ekonomisinin küçüldüğünün açık ifadesi olmuştu.
Zira hâlâ uyduruk algı yönetimiyle tepeden “tâlimat”larla “suni büyüme”nin olduğu ileri sürülürken, gelinen noktada 13 bin dolara yaklaşan fert başına milli gelir sekiz bin dolara düşmüş ve bu gidişle 2010’da belirlenen 2023 hedefi bir yana 2010’daki hedefin dahi gerisine daha da düşmekte.
Özetle, yatırım, üretim ve istihdamın olmadığı, işsizlik, enflasyon, döviz, bütçe açığı, ithalat ve ihracat tahminlerinde de ciddi sapmaların olduğu, esnafın, çiftçinin küçüldüğü, yatırımdan, üretimden ve istihdamdan yoksun, faiz ve dövizin sürekli tırmandığı vartada “Türkiye ekonomisi küçülüyor”; hem de “tek kişilik yönetim”ce açıklanan “Orta Vadeli Programı”nın açık itirafıyla…