Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Eski Merkez Bankası Başkanı Serdengeçti: Ekonomi teorisinde faiz değil enflasyon önceliklidir!
Karar:
Seçim için popülist ekonomi
Yeniasya:
Üç ayda 1 milyon abonenin elektriği kesildi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Veysel Ulusoy 21 Kasım tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " Döviz krizi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Ekonomideki yaklaşımların tersine bir piyasa davranışı gerçekleşiyor son günlerde. Üretilen ürünlerin piyasa fiyatları artarken üretim miktarı azalmakta, azaldıkça da fiyatlara tekrar zam geliyor. Bu sarmalın özellikle son dönemde daha da içinden çıkılmaz bir hal aldığını görmekteyiz. Kimi bunu küresel arz zincirindeki kırılmalara, kimisi ise ulusal ekonomilerdeki yapısal bozukluklara bağlamaktadır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Doğal olarak bunlar genel ekonomik dengeleri ilgilendiren yorum ve tartışmalar. Gerçek olan ise hızını inanılmaz derecede artıran fiyat genel seviyesindeki davranış bozukluklarıdır. Öyle ki artık baş döndürücü bir zam yağmuru ve arkasından gelen alım gücü eksilmesi toplumsal yükü oldukça artırmaktadır.
Bugünlerin Türkiyesi’nde, 1970’lerin son çeyreğinde yaşanan aşırı bir enflasyonist ortam ve eriyen reel ücretlerin yansımasını gördüğümüzü belirtmek sanırım yanlış olmaz.
Üç haneye yaklaşan enflasyon oranı, ara mal tedarikinde yaşanan zorluklar, un, şeker ve yağ gibi temel gıda ürünlerinin arzında çalmaya başlayan tehlike çanları ve benzeri örnekler, kontrol edilemeyecek bir sürecin başlangıcının sadece ara göstergeleri olarak karşımıza çıkıyor.
Tüm bu kargaşa içinde kanayan yaraya tuz basan bir karar da Merkez Bankası’ndan geldi birkaç gün önce. Siyasetten bir türlü arındırılamayan faiz kararı, yine olması gerekenin aksine verildi ve indirim yönünde oldu. Aksine, istemesek de enflasyon oranındaki artışın, beklenen enflasyon ve ekonomik büyüme ile kombinasyonunun ortaya çıkardığı fotoğraf bize faiz artırımı veya sabit tutma eğiliminden öte, yükselmesi gerektiğini söylüyordu.
İşte tam bu ekonomik karar bize, ortaya çıkan ürünün tam anlamıyla siyasi faiz oranı olduğunu açıkça belirtmektedir. Her siyasete bağlı akıldışı ekonomik kararda olduğu gibi, yine sonuçta çalkantı ve refahı olumsuz etkileyen faktörlerin bileşenlerini tecrübe etmiş olduk.
Bu çalkantıya artık bir isim koyalım...
Yılbaşından bu yana ABD Doları karşısında yüzde 51, son 70 günde ise yüzde 36 değer kaybeden ulusal paramızın yarattığı şokun ekonomik teoride açık ve net tanımı tam bir döviz krizidir. Öyle bir kriz ki içinde gübreye iki günde bir yüklü zammın yanında, şeker, yağ, akaryakıt gibi gerekli ürünlerin arzında yaşanan sorunları ve raflarda hemen her gün değişen etiketlerin görünen yüzünü, tecrübe edeceğimiz ve daha uzun yıllar sürecek sorun yumağının birer örneğini barındırmaktadır.
Tüm bunların yanında devletin üretim gücünün piyasalara yansımaması ise sorunları çözümsüz kılan bir etken olarak gözükmektedir. Eksiye düşmüş ve süreklilik arz eden bir Merkez Bankası rezerv yapısı, ucuz emek üzerine kurulmuş, rekabetçi kur sosu ile bezenmiş, fakirleştiren bir ihracat hacmi ile reel büyümenin cılız yapısı bu çözümsüzlüğü bir bakıma kalıcı kılmaktadır.
...***
Taha Akyol 21 Kasım tarihli Karar gazetesinde, " AK Parti’nin çatışma dili"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" AK Parti camiasında yüzde 50+1 konusunda kısa süreli bir çatışma yaşandı. Tipik bir AK Parti tarzı: Farklı fikirler, veriler, bulgular ortaya konulmadı. Hepsi siyasi iktidarın yüksek kademesinde olan insanlar sadece birbirini suçladı. Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar, Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum ve eski AK Parti milletvekili yazar Mehmet Metiner’in tvitter hesabından yaptıkları yazışmalardan bahsediyorum."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu yazımın konusu kişiler değil… Siyasetteki çatışma karalama dilinin ve komplo evhamının zihinlerimizi nasıl şartlandırdığını anlatmak istiyorum.
Konu, CB seçimlerinde yüzde 50+1 oy zorunluluğudur. Bu oranı savunmak veya eleştirmek için siyaset bilimi ve anayasa hukukundan argümanlar getirilebilirdi…
Böyle “konu odaklı” ve “verilere dayalı” seviyeli tartışmalar ufuk açar. Seviyeli her fikir değerlidir, yanlış bulduğumuz fikirler bile bizi düşünmeye sevk eder çünkü…
Ama bahsettiğim tartışma bu seviyede cereyan etmedi.
Evvela, 50+1 şartının, “Cumhurbaşkanımıza ve sisteme kurulan tuzak” olduğu ileri sürüldü…
Üstelik bu tuzağı “Soros ve ekibinin AK Parti içindeki uzantıları” CB sisteminin içine koymuşlardı!
Bu beyanlara tepki mukabil bir suçlama oldu: Tuzak ve Soros suçlaması yapanlar “Türkiye’yi değil kendilerini düşünenler, ülke karşıtlığını iş edinenler”di.
Üçüncü tavır ise, “Cumhurbaşkanımızı tehdit ediyor… Hadsiz, kimsin sen!” şeklinde ortaya çıktı…
Bu sözler; 50+1 şartının anayasa hukuku, siyaset bilimi ve siyaset pratiği açısından bize bir fikir vermez. Hatta bu alanlarda araştırma ihtiyacı bile yaratmaz.
Madem Sorosçular; hücum… Madem ülke karşıtları; hücum…
Tartışma yerine çatışma, kutuplaşma….
Ülkede yanlış iktisat politikalarından kaynaklanan ekonomik çöküşleri “dış güçler”e bağlarsınız, yanlışları görmek ve eleştirileri dikkate zamanında düzeltmek nasıl mümkün olmuyorsa…
Dış politikada “yedi düvele meydan okuma” ve “değerli yalnızlık” politikalarını eleştirenleri dinlemek yerine susturmaya çalışmak nasıl bugünkü hazin durumumuza yol açtıysa…
Yüzde 50+1 konusunu ve sistem sorunlarını “dış güçler, yeni sömürgeciler, hainler, Sorosçular, ülke karşıtları” gibi sözleriyle izaha kalkmak da kutuplaşmayı körüklemekten başka bir şeye yaramaz, sistem kavgalarımız da çözümsüz sürüp gider.
...***
Esfender Korkmaz 21 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Bu krizi nasıl atlatırız?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Cumhurbaşkanının faizleri düşürmesi ve kurları artırmasındaki açıklanan hedef, enflasyonu ve dış açıkları düşürmektir. İkisi de gerçekleşmedi. Tersine enflasyon arttı. Yurt içinde ithal girdi yerine ikame üretim yapmadığımız sürece, dış açıklar da azalmaz. Aksi halde girdi ithalatı olmazsa, üretim yapamayız. O halde ilk çözüm, içeride üretim yaparak üretimde kullanılan ithal girdi oranını yüzde 45 seviyesinden yüzde 10-15 seviyesine indirmektir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu yatırımları özel sektör yapmıyor. Çünkü demokrasi, hukuk ve güven altyapısı yok. Bugünkü iktidar da geri adım atmayacağına göre, bu yatırımları piyasaya girerek geçici bir süre için devletin yapması gerekir.
Mart 2021'de patlayan 128 milyar dolar olayında kamu bankaları eliyle döviz satıldı. Mart ayında bir dolar 7,6836 TL idi. Şimdi 11, 2850'dir. Martta kamu bankalarından bir milyon dolar alan birisi, kasımda 3 milyon 601 bin lira kazanmış oluyor.
Kamu-özel iş birliği yolu ile yapılan yatırımlar, hem talep hem de dolar garantilidir. Yasa çıkararak sözleşmelerde dövizi kaldıran bir iktidar neden kamu-özel iş birliği yoluyla yapılan ihaleleri dolar üstünden yapıyor. Bu yolla devlet bütçesi ipotek altına alındı. Böyle giderse, bütçeler bu müteahhitlere çalışacak, kamu hizmetleri için kaynak kalmayacak.
Dahası zaten bu müteahhitlerin dış borcuna hazine kefil olmuş. O zaman yapılacak, devletin kefil olduğu dış borçları üstlenmesi ve kamu-özel iş birliği yoluyla yapılan tüm yatırımları devletleştirmektir.
MB, rezervlerinde yükümlülükler daha fazladır. Net rezerv eksidir. İktidar IMF'ye giderse taze döviz girişi olur ve kurlar istikrar bulur. Ayrıca IMF, Türkiye için çıpa olur. Zira, raiting şirketleri ve yabancı sermaye IMF'nin gözüne bakıyor. Üç büyük raiting kuruluşu da Türkiye'yi aşırı spekülatif, yatırım yapılmaz statüsünde tutuyor. Kaldı ki iktidarın istikrar programı anlayışı yok. IMF zorunlu olarak istikrar programı isteyecektir.
Merkez Bankası'nın faiz indirimini Hazine Bakanı'nın benimsemediği ortaya çıktı. Demek ki bir ekonomi yönetimi yok. Her kararı Cumhurbaşkanı veriyor. Cumhurbaşkanı'nın da yukarıdaki önlemleri almayacağı çok açıktır. O zaman krizin derinleşip, buhrana dönüşmesini önlemenin tek yolu erken seçime gitmektir.