Kasım 24, 2021 11:05 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Karar: Türk parası pula döndü

Yeniasya:

Öğretmenler çözüm bekliyor

Milli gazete:

Karamollaoğlu'ndan flaş seçim çağrısı: Devam mı yeni bir başlangıç mı?

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Şükran Soner 23 Kasım tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Süper enflasyonun ayak izleri eşliğinde"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Neymiş efendim, bütün dünyada gelinen noktada enflasyon yaşanıyormuş.. Gelin görün ki bizimki, bize yaşatılan süper enflasyon. İpin ucu öylesine kaçtı ki.. Örneğin altı ayı geçmemiş olarak 1 milyon 450 bin liraya satılmış bir dairenin, boş olan bir alt katını satın almak isteyen bir dostunuz için fiyat soracak oluyorsunuz. Sıkı durun 2 milyon 500 bin lira olarak açıklanıyor. Üstelik pazarlığa açık değil, çünkü satıcısı bir resmi kurum, daha doğrusu bir banka.."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Aylık verilerle kiralık ev fiyatları üzerinden yürümeye kalktığınızda, çok ama çok daha yüksek fiyatlarla yüzleşiveriyorsunuz. Üstüne üstlük, örneğin o günün sabahında toptan bir binanın kiralanmasının duyurusu yapılmışken, akşam saatine kadar tümünün doluvermiş olması gerçeği ile açıkta, bilinmez günlere ve artışlara açık olarak boşta kalıyorsunuz. Sakın birinci elden tanıklık ettiğim bu örneklerin İstanbul’un merkezlerinde fiyatların uçmakta yarıştığı semtlerden olduğunu düşünmeye kalkmayın.

Sabahtan akşama dünün canlı yayınlarında enflasyon üzerinden haberler ağırlıkta, baskın örneklerle birbirleriyle yarıştılar. Sonrasında bilimin her dalından uzmanların, insanların niye panikte yaşadıklarını sorgulamaya, sağlıklı öneriler vermeye çabalamaları birazcık trajikkomik olmuyor mu? Kur-enflasyonun önlenemez yükselişleri karşısında, gelir kaybının nasıl giderileceğine ilişkin soruların da ne kadarı ile anlam taşıdıkları, taşıyabilecekleri çok tartışmalı. İnsanların yaşam, ayakta kalabilme koşturmacaları bir garip panik haline dönüşüverdi? Komşular aralarında dostluklar kurulabilmişse, olmadıysa yakın dostlar, akrabaların tek gündemi hangi koşturmacanın içinden çareler üretilebileceği üzerinden..

Kamu ulaşım araçları tekmili birden İstanbul içinde tıklım tıklım dolup taşarken, oturabilenler, ayakta düşmeden durabilenlerin her birinin elinde, parmakların eksiksiz oynatıldığı cep telefonları. Eskiden ekonomik olsun diye aktarmalı, saatler sürebilen yolculuklarda, oyunla zaman öldürme eğlence baskın sayılabilirdi. Bugünlerde yaşamın sürdürülebilmesine dönük haberleşme giderek kaçınılmaz öne çıkmakta..

Marketlerin tek tek ürünler üzerinden fiyatları didik didik ediliyor. Alınabilirlikte fiyatları uygun görülenlerden adı geçen alışveriş merkezlerine ulaşılmaya çalışılıyor. Çokça yaşanan gerçekliklerde, o mağaza için ucuzlatılmış ürünün alıcısı gelemeden önce tükenmiş olması. Mağazaların içinde bittiği görülen tek bir ürün üzerinden bile gelip geri dönmek zorunda kalan vatandaşlarla karşılaşıveriyorsunuz. Üstelik her yaştan, en zorlu koşullarda dolaşabilenleri de içlerinde.

Kasalar önünde çokça rastlanılan bir başka görüntülü karede ise toplam üzerinden yapılan hesaplamanın keseye uymaması sonucu geri verilenler üzerinden. En çok iç buran, hevesle o ürünü almaya gelmiş vatandaşın geri çevireceklerini bir bir sepetinden çıkarırken bir daha bir daha toplam hesap yaptırmak zorunda kalıp eli gitmemişçesine sepetinin içinden geri çevirmesi oluyor.

Sokaktaki insan manzaraları üzerinden sayısız örnekler sıralamak işten değil. İşte tam da bu koşullarda erken seçim, zamanında seçim inatlaşma tartışmaları daha bir komik kaçıyor.

...***

Mehmet Ali Verçin, 23 Kasım tarihli Karar gazetesinde, " “Emeklilerimizi enflasyona ezdirmeyeceğiz”"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Ak Parti hükümetleri, şimdiye kadar emeklilere ve çalışanlara en az enflasyon oranı kadar zam yaptı. Bu doğru. 2002 - 2008 döneminde kurlar çok az arttığı için emekliler ve çalışanların neredeyse tümünün “satın alma gücü” artmış ve ekonomik durumlarında iyileşmeler yaşanmıştı. Fakat bir noktadan itibaren işler tersine döndü, yani kur artış oranları enflasyon oranından daha yüksek olunca, “enflasyon oranı kadar maaşlara zam yapmak” yeterli olmamaya başladı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

2015 Ocak ayında bu emeklimiz 1.552 TL maaş alıyordu ve bu maaş 663,20 $’a eşitti. Türkiye şartlarında ve emekli maaş ortalamalarına göre, bugünden bakınca 663,20 $ karşılığı TL, fena bir maaş değil gibi görünüyor.

Özetle 2015 yılında 663,20 $ karşılığı TL maaş alan kişinin maaşı, burası çok önemli, enflasyon oranında maaş zammı almasına rağmen, yani enflasyona ezdirmeme iradesine rağmen, Kasım 2021 maaşı 318,90 $’a düşüyor.

Yurtiçinde tükettiğimiz sanayi ürünleri içinde, ithal ürünlerin, doğrudan ya da dolaylı payının %65’ler civarında olduğunu bu köşede rakamlar vererek anlatmıştık, acaba tarımsal ürünler konusunda ne durumdayız?

Salgın öncesi dönemde devlet, üreticiyi korumak için yabancı tarımsal ürünlere gümrük ve fon adı altında sınırlamalar koyardı.

Mesela buğdaya, ton başına 200 $’a kadar koruma sağlanırdı. Ayçiçek yağına da %70’e varan oranda gümrük vergisi koyar ve yerli üreticileri, yabancıların yıkıcı rekabetinden korumaya çalışırdı.

Tüketiciyi koruması gerektiği dönemlerde de bu vergileri düşürür ve ithalatla, yerli üreticilerin, fiyatları fahiş ölçüde artırmasına engel olmaya çalışırdı.

Şimdi bu korumalar çift yönlü olarak bitti.

Çünkü yurtdışındaki tarımsal ürünlerin fiyatı da %100’lere ulaşan oranlarda arttı. Yani hükümetin, yurtdışından mal ithal ederek yurtiçindeki üreticiyi “terbiye etme” imkânı kalmadı.

Hükümetin elinde, kullanabileceği tek silah, kurların artmasını engelleyecek para politikaları kalmıştı

Peki, hükümet ne yaptı?

Hükümet tam tersi etkiler oluşturacak bir hamle yaptı, faizleri düşürerek kurların yükselmesine sebep oldu yani silahını artan fiyatlara doğrultacağına, sabit gelirlilerin üstüne boşalttı, tabir caizse.

...***

Cevher İlhan 23 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, " “Ucûbe sistem”in iflâsının ilânı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Bütün kamuoyu yoklamalarında “cumhur ittifakı” yüzde 40’ların altında kalınca büyük iddialarla getirdikleri “sistem”de seçilemeyeceğini anlayan Cumhurbaşkanı’nın “50+1’in mahzurlu olduğunu anladık” hayıflanmasıyla “yüzde 50+1 pişmanlığı” ve rahatsızlığı tartışması devam ediyor. Belli ki muhalefetin “demokratik parlamenter sistem işbirliği”ni hesaba katmadan yüzde 50+1’i dayatan “iktidar cephesi”, seçmen irâdesinin aleyhine döndüğünü iyice fark etmiş; bundandır ki yine bir yerlerden düğmeye basılmış; çark sinyalleri çakılıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Adalet eski bakanlarından ve hâlen Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesi Cemil Çiçek’in “Ülkenin iyi yönetilmesini engelleyen 50+1 ciddî problem çıkarıyor ve çıkaracak, önemli sıkıntılara sebebiyet verip Türkiye’yi kaosa sürükleyecek” yakınması bundan.

En son bir AKP milletvekili açıkça “50+1 sun’î birtakım ittifakların önünü açıyor” diye bu tedirginliği nazara verirken, AKP MKYK üyesi Şamil Tayyar’ın sosyal medya hesabından peşpeşe attığı “50+1 ‘Soros ve ekibinin Ak Parti içindeki uzantıları’ tarafından Cumhurbaşkanı’na ve sisteme kurulan bir tuzaktır” diye başlayan tivitleri açık bir ikrar olarak kayda geçiyor. 

Ve bu ikrar, “ucûbe sistem”in kutuplaştırıp istikrarsızlığa ittiğinin itirafı olurken, baştan beri muhalefetten, hukukçulardan ve sivil toplumdan gelen çağrıların haklılığını bir defa daha tescil ediyor. 

Vakıa şu ki muhalefetin “50+1’in “kimlik siyaseti”yle hoyratça istimal ve istismar edilip kutuplaştırmaya sebebiyet vereceği ve Türkiye’yi bâdirelere atacağı” uyarıları hep kulak ardı edildi. 

AKP kurucularından Ertuğrul Yalçınbayır’ın “iktidarda kalma hevesiyle ‘tek kişilik yönetim”in canhıraş savunulduğunu belirtip, “Devletin başı bir partinin başı olamaz. Türkiye’de hesap verebilirlik ve açıklık yok. Sadece iki dudak arasından dökülenler var. Bugün Türkiye’nin hali iyi değil, sistem yanlış, yönetim kalitesi kötü” analizi durumu özetliyor. Bundandır ki her fırsatta “sistemin dört dörtlük tıkır tıkır işlediği”nden, “her şeyin iyi gittiği”nden dem vurulurken, Cumhurbaşkanı Yardımcısı “restorasyon” adı altında bakanlıklarda müsteşarlığın yeniden ihdası, kabinenin Meclis’te güven oylaması, bakanların Parlamentoda milletvekillerinin sorularını cevaplandırması gibi sistemi makyajlama teşebbüslerinin arkası gelmedi.