Kasım 28, 2021 07:52 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: CHP'li Gökhan Zeybek: Et ve süt sıkıntısı yaşanacak

Karar:

Kılıçdaroğlu: Bu organize kötülükle kavga edeceğim

Yeniasya:

Çiftçinin feryadı: Ne olacak bizim halimiz?

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Ali Bayramoğlu 27 Kasım tarihli Karar gazetesinde, "Denge bu kez değişir mi?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"23 Kasım’ın faturası zamanla çıkacak. Ancak oluşumu ortada. Doların bir günde yüzde 14’lere varan artışının arkasında Türk lirasından kaçış yatıyordu. Kaçanlar da önemli ölçüde bu ülkenin insanlarıydı. Bu, bir güvensizlik resmiydi. Türk lirasına, geleceğe ve siyasi iktidara yönelik güvensizlik… Açık değil mi? Cumhurbaşkanın kabine toplantısından sonra yaptığı, kendi içinde derli toplu, manifesto havası taşıyan, yeni bir ekonomik politika hamlesi ve iddiasını ortaya koyan bir konuşmaydı. Küçük tasarruf sahiplerini, sokaktaki insanları kağıt üzerinde teskin etmesi gereken bu açıklama, tam tersi bir sonuç verdi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Belirsizlik devam ediyor.

Siyasi iktidarın bu “garip politikası”nın nereye oturacağı tam olarak bilinmiyor. Bu istikamette gidilirse, İsviçre’nin Société General Bankası gibi doların birkaç ay içinde 14-15 TL’ye ulaşacağını varsayanlar bulunuyor. İsmet Berkan’la Karar Tv’de yaptığımız “Sadece Gündem” programına katılan Turkey Data Monitor’un kurucusu Murat Üçer, dövizdeki her yüzde 10’luk artışın enflasyona yüzde 2,5 civarında yansıdığını söylüyordu.

Velhasıl bedel büyüyecek. Fatura, harcama, emek, üretim başta olmak üzere her tür araç üzerinden, her alanda, herkes ciddi bir fakirleşme yaşayacak.

Peki bu tablonun siyasi karşılığı var mıdır? Soruyu daraltalım: Bu gelişmeler iktidar partisinin veya partilerinin oy potansiyelini nasıl etkiler?

Benzer krizleri daha önce de yaşadık, Erdoğan’ın her açıklaması, ekonominin özerk işleyişe, Merkez Bankası’na her müdahalesi bir döviz fırtınasıyla sonuçlandı. Ancak, ne bu kadar büyüğü olmuş ne de Erdoğan piyasa kurallarını terk ettiğini bu netlikle açıklamıştı. Önceki krizlerde hem sermaye kesiminde hem sokakta hem yorumcularda bir tür geri dönüş umudu vardı.

Bu krizlerde iki anlayış karşı karşıya geldi.

“Zihinlerine rasyonel ekonomik kurallara göre yön verenler” ile “milliyetçi söyleme ve bu istikametteki okumalara, duygulara kulak verenler”…

İlk grup, iktidarın ülkeyi, özellikle ekonomiyi kötü yönettiğini, serbest piyasa ilkelerinden saptığını, hatta onlarla kavga ettiğini düşünenlerden oluşuyor, ikinci grup ise iktidarı açıklamaları istikametinde ekonomik krizlerin Türkiye”yi sıkıştırmak için dış kaynaklarca üretildiğine inananlardan meydana geliyordu. Üst akıl, döviz operasyonu yapan güçler, iktidarı devirmeye, milli egemenliği hedeflemeye yeminli dış düşmanlar gibi iktidar iddiaları, milliyetçi tahkimat siyasetinin en kolay ve ucuz yolu oldu ve bir kesimde kısmen tuttu.

AK Parti’ye, Erdoğan’a sadık seçmen ve gözlemciler bakımından, bu yönleriyle bu son kriz gerçek bir sınav olabilir. Önümüzdeki 3-4 ayın ciddi kamuoyu araştırmalarını dikkatle takip etmek gerekir.

Kişisel olarak bireysel fayda ve milliyetçi tahkimat karşılaşmasının sanıldığından daha zorlu geçeceğini sanıyorum.

...***

Cevher İlhan 27 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, "“Kur oyunu”yla “iflas senaryosu”"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Önce “Kur, faiz ve fiyat artışları üzerinde oynanan oyunları görüyoruz; mandacı iktisatçıların politikalarını reddediyoruz” ifadelerini kullanan Cumhurbaşkanı, “Bize diz çöktürmeye, başarımızı gölgelemeye kalkıyorlar” diye konuştu; ekonomideki yıkımı eleştirenleri “mandacılık”la suçladı. Ardından dövizin rekor üstüne rekor kırmasını “kur saldırısı” olarak tanımlayan Bahçeli, “Canlı döviz bombalarına, faiz ve rant lobilerine eyvallah etmedik, eyvallah etmeyeceğiz” restini çekti."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bu süreçte kat kat artan gıda fiyatlarına ilişkin “Çok net söylüyoruz. Ülkede yokluk denen bir şey yok. Bakın gaz çıkartmaya başlıyoruz, gemilerimiz işin başında ama bundan rahatsızlık duyuyorlar” diye ekonomik çöküşü yine “dış güçler”e fatura etti.

Oysa sözünü ettiği gemileri iş başında değil ve çoktandır “gaz çıkartma”dan cayılmış. Zira sondaj gemisi Yavuz’un ardından Oruç Reis ve Barbaros’un da bölgeyi terkiyle Ankara’nın Doğu Akdeniz’de ilân ettiği “münhasır ekonomik bölge”de petrol ve doğalgaz arama ve sondajı sonlandırılmış.

Yine özelleştirme paravanında Tank Palet Fabrikasının bir başka ülkeye satılmasında açığa çıktığı gibi “tek kişilik yönetim”de AKP siyasi iktidarının “dolarla terbiye edildiği” öncelikle stratejik konumdaki kurumların, fabrikaların yabancılara peşkeş çekilmesiyle “eyvallah” edilmiş.

Sahi sormak lâzım; yabancı mahkemelerin tahkimine bağlanan dolar garantili ihalelerle otoyol, köprü, havalimanı, hastane ve santrallerin geçiş ücretleri ve garanti ödemelerini dolar ve döviz cinsinden ödenmesiyle 143 milyar ödemenin son döviz artışıyla 198 milyara çıkarılmış; dolar garantili “yandaş şirketler”e 55 milyar daha fazla vermekle ekonomi “faiz ve rant lobisi”ne teslim edilmiş.

Özetle “kur krizi” ile dövizin göz göre göre katlanmasıyla Türkiye’nin borcunun katlanması, İyi Parti Grup Başkanvekili Erhan Usta’nın tesbitiyle, yılın başında TL karşılığı 3.2 trilyon lira olan dış borcun 5.9 trilyona çıkarılıp 2.7 trilyon lira artışla Türkiye’nin borç batağına saplanması “iflas senaryosu” ile “kur, faiz ve fiyat artışları üzerinden oynanan oyun”a gelinmiş ve geliniyor…

...***

Remzi Özdemir 27 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Kur artışı her derde deva mı?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Özellikle küçük çocuklar çok yapar; Koşarken düşer ve bunun mahcubiyetini yaşamamak için 'ben kendimi kasıtlı yere attım' der. Bir de tekrar atar ve karışışındaki insanlara düşmediğini anlatmaya çalışır. Karşısındakiler ise "doğru (!) sen düşmedin kendini yere attın" diye dalga geçer. İşte bu çocukça oyunu Türkiye'yi yaklaşık 20 yıldır yöneten iktidar şimdi oynuyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Dolar kuru bir anda 13 lirayı geçti! 80 milyonluk ülke adeta şok yaşadı. Cumhurbaşkanı konuştukça Türk lirası değer kaybetti. Merkez Bankası çaresizlik içerisinde kendi bastığı paranın mum gibi erimesini seyretti.

Sonra kamuoyuna bir açıklama geldi. Bu rekabetçi kuru istiyoruz!

Yani Türkçesi dolar kurundaki yükselişe izin vereceğiz, önünü kesmeyeceğiz. Zaten isteseler de kesemezlerdi. Çünkü korumasız Türk lirası adeta sonbahar rüzgarında hafif bir esintiyle bile savrulan yaprak gibiydi. Peki gerçekten siyasi irade ne yapmak istiyor? Öncelikle şunu söyleyeyim: Mevcut siyasi iradenin sabit bir politikası yok. Günü birlik karar veriyor ve gelişmelere göre sadece bu en iyisi diyor. Yarın sert bir faiz artışı ile doları düşürmeye çalışırlarsa hiç şaşırmayın.

Geçmişe baktığımız zaman bu politikanın işaretini o kadar net görüyoruz ki! Aslında onlar da biliyor bu yüksek kur ile ülkenin idare edilemeyeceğini. Çünkü yüksek kur fakirlik demek enflasyon demek.

Nitekim yüksek kurun ilk faturası önümüze akaryakıt fiyatlarındaki rekor ile geldi. TUİK bu sert fiyat artışını nereye koyacak?

Saklayabilecek mi? Ya da yeni bir hesaplama yöntemine mi gidecek ki görünmesin. Elbette yapamayacak. Çünkü bu akaryakıt zammı tüm Türkiye'de zincirleme etki yapacak. Her gün mutfağımıza gelen o sebzeler ve daha birçok gıda maddeleri nasıl geliyor?

Işınlanarak mı? Elbette hayır! Kamyonlarla. Bu kamyonların maliyetinin artışı anlamına geliyor.

Kamyonların geçtiği otoyollar paralı ve dolarla fiyat belirleniyor. Sadece gıdada yaşanan zincir bu. Bir de giyimden tutun da attığımız her adıma aracılık eden ürünlerin üretim ve tedarik olayı var. Yani derin fakirlik geliyor. Diyeceksiniz ki, bugün yaşanan fakirlik nedir?

O fragmanın… Film daha önümüzdeki haftalarda…