Aralık 04, 2021 08:07 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: TÜİK'in eski başkanı, Kılıçdaroğlu'nun içeri alınmamasını yorumladı: "Hayır diyemezsiniz"

Karar:

Faiz düştü enflasyon düşmedi

Yeniasya:

Kılıçdaroğlu: TÜİK bir saray kurumu haline dönüşmüştür

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Kazım Güleçyüz 3 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “Tek adam rejimiyle karne devrine dönüş”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Tek adamın sonu gelmeyen fâhiş fiyat artışlarından sorumlu tuttuğu marketlerin, kurdaki hızlı yükseliş sürerken neredeyse saat başı fiyat etiketi değiştirdikleri süreçte un ve yağ gibi ürünler için “Satışlarımız bir adetle sınırlıdır” notu koymaları, ekmeğin karneyle satıldığı 1950 öncesi dönemi hatırlattı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Keza 12 Eylül öncesinin Ecevit’li CHP iktidarındaki uzun yağ ve tüpgaz kuyruklarını.

Ve bu durum ister istemez şunu dedirtti:

Siyasete bakan yönüyle tek adam rejimi Türkiye’ye nasıl 30’lu yılların şeflik dönemini andıran yönetim şeklini geri getirdiyse, ekonomide de “karne uygulaması”nı hortlattı.

Problemin kaynağı aynı: Herşeyi tepeden verdiği talimatlarla halledeceğini düşünen kafa yapısı. Oysa böyle birşey yaratılış kanunlarına da, çağın gerçeklerine de aykırı.

Meselâ ekonomi gibi sayısız faktör ve dinamiğin iç içe geçen etkileşimiyle yürüyen bir alanın Saray fermanlarıyla tanzimi mümkün mü? Fiyatlar ve faiz talimatla düşer mi?

Ankara ekonomiyi on yıllar boyunca altı oktan biri olan devletçilik ilkesiyle yönetmeye ve yönlendirmeye çalıştı. Sonra karma ekonomi denemeleri yaptı. Ardından da serbest piyasa sistemi çerçevesinde özel girişimi öne çıkaran bir modele geçmeye çalıştı.

Ne var ki, devletçiliğin resmî ideoloji dayatmasıyla adeta genlerine nüfuz ettiği bir zihniyet, yapı ve işleyişle, bu yöndeki gayretlerin başarılı olmasına izin verilmedi. Özelleştirmeler bir “yağma ve peşkeş” mantığıyla yapılırken, devletçi kafa hâlâ yerinde duruyor.

Tek adam rejimine geçilmesiyle beraber, bu anlayış daha da kuvvet buldu. Demokratik denge ve denetim mekanizmalarını tamamen devredışı bırakan bu rejim, hayatın bütün alanları gibi ekonomiyi de sıkboğaz ediyor. Kronikleşen krizler bunun sonucu.

Adrese teslim ihaleler, çoklu maaşlar ve ayrıcalıklarla kendi yandaşlarını ihya ederken, fakirlik ve mahrumiyete mahkûm ettiği milyonları daha da yoksullaştıran bu rejim, ürettiği krizleri “ekonomik kurtuluş savaşı” hamasetiyle örtme “kurnazlığı”na sığınarak inadını sürdürdükçe, krizler de tırmanıyor.

Sorunun temelinde hukuk ve demokrasiden iyice uzaklaşan tek adam rejimi yatıyor.

Tek çare, bu rejimi demokrasi içinde tasfiye edip bir an önce hukuk devletine dönmek.

…***

Esfender Korkmaz 3 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Piyasada TL geçmiyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“İnşaat yapan bir arkadaş anlatıyor… ''Demir almak istedim. İlk gün henüz fiyat belirlenmedi. Saat 15,00'te belli olur. Dediler. Saat 15.00 oldu. Kur aşırı haraketli yarın bakalım dediler. Demiri iki gün sonra alabildim.'' Tersaneden fiyat alan başka birisi anlatıyor… ''Montaj için fiyat istedim. Euro olarak verdiler. Oysaki montaj maliyeti içinde ithal girdi yüzde 10 dolayındadır. Yüzde 90 işçiliktir.'' Yani işçilik de Euro'ya bağlandı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Önceleri Türkiye'de çift para sistemi vardı. Şimdi fiilen TL kalktı. Piyasa TL kabul etmiyor. Artık tek para olarak dolar veya Euro kabul ediyor.

Milli Parası olmayan bir ekonominin iktisat politikası olmaz ve bu durum sürdürülemez.

Merkez Bankası, önce kuru piyasa belirler, müdahale etmeyeceğiz dedi. Sonra 500 milyon dolar satacağını söyledi. Ama 500 milyon dolar kuru etkilemez. Etkili olması için 10 milyar doların üstünde bir satış yapması gerekir. Kaldı ki hem net rezervi eksi, hem de satsa bile geçici olur. Zira bir yandan Cumhurbaşkanı isteyerek, ''yeni bir politika deniyoruz… Kur artarda düşerde, düşük faiz devam edecek ''diyerek, kur artışını körüklüyor.

Cumhurbaşkanı tek başına kuru bilinçli olarak artırdığı için ve bunu politika olarak benimsediği için, iktidar açısından çözüm diye bir sorun yoktur. Cumhurbaşkanı çözümü düşük faiz yüksek kur olarak görüyor.

Böyle bir politika, normal bir ekonomide denenebilir. Ama yine de kur şokları bozucu etki yapar. 

Denenen politikanın ilk etkisi; ithal girdi ve içerde dolarla işlem yapılması nedeniyle önceden bindirmeli enflasyondur. Enflasyonun yaratacağı sorunlardan birisi, TÜİK'in enflasyonu ne kadar doğru açıklayacağı konusunda toplumda oluşan kuşkulardır. Toplum; açıklanan enflasyonun yaşadığı enflasyondan çok farklı olduğunu görünce, devlete karşı güven sorunu oluşuyor.

İkincisi, ücret ve maaşlar, açıklanan enflasyona göre düzeltildiği için, işçi ve mamurun satın alma gücü düşüyor. Dahası büyüme var deniliyor ve fakat işçi ve memura büyümeden pay verilmiyor. Kabaca maaş ve ücretler hiç olmazsa mutfak enflasyonu kadar yüzde 30 ve büyüme yüzde 7 olarak, yüzde 37 ile yüzde 40 arasında artırılmalı ve asgari ücret vergi dışı tutulmalıdır.

Üçüncüsü; üretimde yavaşlamadır. Sanayici, depodaki malını satmıyor. Bekletiyor. Çünkü kurdaki hızla artış nedeni ile aynı malı yerine koyamayacağını biliyor. Mamafih, yazın hareketlenen üretim, dördüncü çeyrekte eksi değere düşebilir.

TL bu kadar hızlı değer kaybederse ve kriz derinleşirse, içerde Döviz borcu olanların ödeme sorunu ve bankaların dönmeyen kredilerinde risk daha da artar. Bankalar da zora girebilir. Türkiye' dış borçlarında temerrüt yaşayabilir.

…***

Akif Beki 3 Aralık tarihli Karar gazetesinde, “Kaptan ne yaptığını biliyor mu?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bindik bir alamete binmesine de kaptan, aslında bir şeyin değişmediğini, aynı yolun yolcusu olduğumuzu söylüyor. Allah’tan nereye götürdüğünü biliyor, kendinden emin diye tam rahatlayacağız, arkamıza yaslanıp yolculuğun tadını çıkaracağız ki... ‘Öyleyse bu ne’ dedirten bir garabet daha peydah olmasın mı!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Hayır, MB Başkanı Kavcıoğlu’nun son faiz açıklamasını kastetmiyorum.

Gerçi o da az kafa karıştırıcı değil. Dün “Faiz indirimi için sınırlı alanımız kaldı, bu alanı büyük ölçüde bitirdiğimizi düşünüyorum” dedi.

Merkez Bankasının 128 milyar dolar açıklaması, kaptanın bizi nereye götürdüğünü gerçekten bilip bilmediğini daha net gösteriyor.

Meğer 128 milyar dolarımız, kuru baskılayarak doları düşük tutmak ve TL’nin değerini korumak uğruna harcanmış. Çünkü üretim, istihdam ve ihracatı büyütmenin yolu oradan geçiyormuş.

Şimdi ise üretim, istihdam ve ihracatı büyütmek için yeni bir model deniyorlar. Aynı şeyi, bu kez doları yükseltip TL’ye değer kaybettirerek başaracaklarmış.

Cumhurbaşkanı, “Düşük kura vatandaşı ezdirmemek” şeklinde ortaya koydu bu yeni deneyi.

Nasıl da birbirinin devamı olduklarını, 19 yıldır buna hazırlanıldığını bu karşılaştırmada gün gibi görüyorsunuz.

Yeni para ve büyüme politikasıyla eskisi arasında herhangi bir zikzak ve çelişki olmadığını artık anlamışsınızdır herhalde.

Demek bunlar taban tabana zıt ekonomi politikaları değil, birbirini tamamlıyorlar. Kaptan da başından beri ne yaptığını biliyordu...

Eminim artık hiçbir endişeye yer kalmaksızın herkes ikna olmuştur.

Gerçek olamayacak kadar absürt, pardon güzel yani, gözlerinize inanabiliyor musunuz?

Hadi gevşeyin, arkanıza yaslanıp yolculuğun tadını çıkarmaya başlayabilirsiniz.

Tek başlılık sisteminde tek irade var. Kendi kararıyla ayrılmak anlamında istifaya yer yok. Ancak affını isteyebilir kişiler. Kabul edip etmemek de Cumhurbaşkanı’nın takdirinde.

Hayat pahalılığından sorumlu stokçularla mücadelede bile ecdat emsal alınmıyor mu?

Bakın, Cumhurbaşkanı ilham kaynağı olarak nasıl ecdadı işaret etti:

“Stokçulara bu ülkeyi biz mezar edeceğiz. Stokçuluk bizim dinimizde haramdır, bunu yapamazsınız. Yapanlar varsa bunun bedelini ödeyeceklerdir. Osmanlı bunun bedelini ağır ödetti, biz de ödeteceğiz.”

Ferman çıkarma, irade-i şahane...Bunlar bizim geleneğimizde yok mu?

Stokçuların hala aman dilememiş, aflarını istememiş olmalarına şaşırmıyorsunuz da kararnamelerin diline mi şaşırıyorsunuz!