Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Kılıçdaroğlu: Sandık gelirse döviz düşer
Yeniçağ:
Dövizi bilerek yükseltilince iflasın eşiğine geldiler
Yeniasya:
Ekonomik endişeler kalp krizi riskini arttırıyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Barış Doster, 18 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Ekonomi, insan içindir"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Ekonomi dün yine hareketliydi. Merkez Bankası; önceki gün faiz indirimlerini sürdürüp, politika faizini 100 baz puan indirip, yüzde 14’e çekince, ABD Doları bir kez daha fırlamıştı. Dün 17 lirayı geçti. Merkezi Bankası da müdahale ederek 17 TL’nin altına inmesini sağladı. Fakat müdahale çok da kalıcı olmadı. Avro ise 19 lirayı geçti. Önceki gün 4 bin 253 lira olarak açıklanan asgari ücret ile ilgili tartışmalar da devam etti dün. İktidar, asgari ücrete yaptığı zammı öne çıkardı. Muhalefet, alım gücüne dikkat çekti."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Haftalardır bu sütunda yazdığımız üzere Türkiye, ekonomik tartışmayı maalesef yanlış yerde durarak yapıyor. Yapısal sorunları ve bunların sebeplerini, çözüm yollarını konuşmuyor. Örneğin enerji, hammadde ve ara mal tedarikinde dışarıya olan bağımlılığı azaltmadıkça ekonomik sorunları çözmenin mümkün olmadığını görmüyor. Örneğin cari açığın en büyük nedeninin enerji ithalatı olduğunu, bu sebeple yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarının daha çok öne çıkarılması gerektiğini gündemine almıyor. Örneğin ekonominin insan ve toplumdan, sınıf ilişkilerinden bağımsız ele alınamayacağını, salt piyasaları, finans merkezlerini, döviz kurunu, faiz oranlarını konuşarak sorunları çözemeyeceğimizi kavramıyor.
Yinelemek pahasına, vurgulamakta yarar var: Türkiye üretimden koptu. Tüketici oldu. Sanayileşme hedefini unuttu. Milli karakterli ağır sanayi altyapısını önemli ölçüde yitirdi. Karma ekonomiden, planlı ekonomiden, ithal ikamesinden, sanayi ve tarımı planlamaktan vazgeçti. İthalatı öne çıkardı. Neo-liberal ekonomi politikalarını benimsedi. Bugün yaşadıklarımız, bu yanlış tercihin sonuçları.
Şunu da biliyoruz. Asgari ücretteki artış, alım gücüne yansımayacak. Enflasyon daha da artacak. Alım gücü daha da düşecek. Bu da kaçınılmaz olarak istihdam kaybını artıracak, yani işsizlik daha da artacak.
Türkiye; maalesef yabancı sermayeye olan yüksek gereksinimi nedeniyle ve çaresizlikten dolayı, yabancı sermayenin niteliğini de tartışmıyor. Eğer yabancı sermaye Türkiye’de yatırım yapacaksa, üretim yapacaksa, istihdam yaratacaksa, vergi verecekse, yüksek teknoloji üretecekse, buna kimse itiraz etmez. Türkiye’nin bağımsızlığı ve egemenliğine gölge düşürmemek ve yasalara uymak kaydıyla, yabancı sermayenin gelmesine karşı çıkan olmaz. Fakat eğer yabancı sermaye gelip paradan para kazanacaksa, borsada vurgun yapacaksa, ev, arsa alacaksa, bunun Türkiye’ye yararı olmaz. Yani gelen yabancı sermayenin niteliği de önemlidir.
Sözün özü Türkiye; döviz - faiz tartışmasını bırakıp, kendi üretim modelini, sanayileşme politikalarını, planlı kalkınma stratejilerini tartışmadıkça, dışarıdan gelen parayı denetlemeyip, onu üretim ve yatırıma yönlendirmedikçe ekonomik sorunlarını aşamaz.
...***
Kazım Güleçyüz 18 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, " Millet iyice bunaldı, muhalefet hızlanmalı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Dövizin bir türlü durdurul(a)mayan yükselişine bağlı olarak piyasaların kilitlenmesi ve ticaretin durma noktasına gelmesi, ekonomik hayatı görülmemiş bir krize sürükledi. Dövize endeksli olarak mal ve hizmetlere yapılan fâhiş zamlar, “Kaybedeceğin ne var, aldığın bir maaş zaten” diyen yeni Hazine ve Maliye Bakanı ve onun gibi iktidar sarhoşluğuyla halktan tamamen kopmuş olanlar, çift-üç-beş-on maaşla gününü gün edenler dışında herkesi bunaltıyor ve kıvrandırıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Yetersiz bir tek maaşla geçinmeye çalışanlar, habire artan ekmek fiyatlarına dahi yetişemiyor. Çünkü o maaşların büyük ekseriyeti asgarî ücret düzeyinde ve daha da altında.
Bunun yanı sıra, hiçbir maaşı ve geliri olmayan ve sayıları her gün artan işsizler var. Ve bunların içerisinde üniversite mezunları...
Türkiye bir kez daha geçim sıkıntısının fena halde bunalttığı, her yola başvurduğu halde çare bulamayan ve geleceğe dair ümidi kalmayan insanların ülkesi haline getirildi.
Bu noktaya gelişin arkaplanında, bilhassa tek adam rejimiyle ayyuka çıkan hukuk ve demokrasi ihlallerinin oynadığı kritik ve tahripkâr rol, şimdiye kadar hep gözardı edildi.
Hürriyet ve hukuk ihlalleri karşısındaki duyarsızlık, ekmekten de olmayı netice verdi.
Gelinen noktada birçok insan “Ellerim kırılsaydı da bu iktidara ve başındaki isimlere oy vermeseydim...” pişmanlığını dile getiriyor.
Daha ötesinde, ucuz ekmek kuyruğundaki gözü yaşlı amcanın “Bizi bu hallere düşürenlere hakkımı helal etmiyorum” feveranı, halkın hissiyatını en çarpıcı şekilde yansıtıyor.
Vaziyet bu. Ve gidişat, gelen her yeni günün gideni aratacağı bir tabloyu gösteriyor.
Bu sorumsuz, duyarsız ve hukuksuz iktidar iş başında kalmaya devam ettiği müddetçe durumun düzelmeyeceği, tam tersine daha da kötüye gideceği kanaati, artık toplumun büyük bir çoğunluğu tarafından paylaşılıyor.
Zamanında halkın yarıdan çoğunun yanıltılmasıyla ülkenin başına musallat edilip işleri bu hale getiren tek adam rejiminin bertaraf edilmesi için muhalefetin çok daha seri ve dinamik hareket etmesi ve sıkı bir güçbirliği yaparak erken seçimi zorlaması zarurî.
...***
Mustafa Karaalioğlu, 18 Aralık tarihli Karar gazetesinde, " Cevapsız sorular ekonomisi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Düşünün, aşılan her ürkütücü eşik sadece birkaç gün sonra, “Çok kötü ama bari oraya dönebilsek” dedirtiyor. Mesela, 1 Dolar eşittir 10 TL’ye dönebilmek. Şimdi hayal olsa da sadece bir ay önce böyleydi… Hazin olan Türkiye’nin bugünkü durumu hiç hak etmemesi ve çok kolay hamlelerle kendini bu durumdan kurtarabilecek olmasıydı. Pandemiye rağmen böyle olabilirdi ki zaten Türkiye krize çok daha önce girmişti. Pandemili veya pandemisiz; her iki durumda kötü yönetimin mazereti yoktur."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ekonomi uçmadan, kaçmadan, hamasete mahkum edilmeden rutin mesaide idare edilseydi bile, Dolar bugün 5; üzerine bilinmezliklerin maliyeti eklense de en fazla 6 lira olacaktı. Çünkü kur, 15 senedir hep bu yolda seyrediyordu. Elimizde, neyin ne olacağına dair güçlü bir referans var yani. Ama içeride ve dışarıda zincirleme hatalar ve başarısız girişimler; hatada ısrar etmek ve son olarak da enflasyonun nedenine dair insanlık tecrübesini reddeden Çin/Türk ekonomi modelini üretmek Türk Lirası’nı daha da değersiz hale getirdi.
Dolar önemli çünkü Türkiye Dolar’a ve genel olarak dövize bağımlı bir ülkedir. Yani insanları Dolar’la maaş almasa da Dolar’la yaşayan bir ekonomi burası. Özel sektörün ve kamunun büyük bir dış borcu var, Dolar’la… Vatandaşlarının tasarruflarının yüzde 60’dan fazlası dövizle, Dolar’la… Vatandaşın sisteme güvenmek yerine yastık altında tuttuğu bütün tasarruf hem altın, hem Dolar’la…
Yani Türkiye Dolar’la kazanmıyor ama daha kötüsü, Dolar’la ödüyor…. Kim, birkaç hafta önce “Dolar artarsa artsın. Biz ihracattan parayı vuracağız” hevesine kapıldıysa, bu küçük ayrıntıyı unutmuş olmalı. O ayrıntının sadece dış borçlara ilave maliyeti ise birkaç gün önce 2 trilyon TL’yi geçmişti. Son artıştan sonra yeni hesabı yapmaya ise mecal kalmadı. Kur artışı ayrıca, TL ile kazananların hayatına nasıl tesir edecek, zaten patlamış olan enflasyonu kim bilir nerelere taşıyacak.
Bir bilinmez mesele daha… Çok değil, iki sene önce Dolar’ı 7 lirada tutabilmek için 128 milyar Dolar Merkez Bankası rezervini buharlaştıran kötü yönetim şimdi de eldeki son dövizleri bozduruyor. TL’nin başına gelecekler bilerek göstere göstere faiz indirip sonra da TL’yi tutmak için piyasaya döviz vermenin mantığını anlamak öyle zor ki! Niye? Gerçekten niye? Üstelik ilk dört müdahale işe yaramamışken bir kez daha denemek niye? Peki, kur bu seviyedeyken kimsenin faize ve yatırıma bakmayacağı aşikarken, halka elde avuçta ne varsa faize yatırma çağrısı yapmanın mantığı nedir?