Aralık 20, 2021 08:41 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Kemal Kılıçdaroğlu'ndan belediye başkanlarına talimat: Krizde yurttaşa destek olun

Milli gazete:

Kuyumcular satıştan çok alım yapıyor

Yeniasya:

İş dünyası tedirgin... İktidar kulak tıkadıkça kriz büyüyor

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Emre Kongar 19 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Ekonomik iflasın temelleri"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Hiçbir ekonomik kriz, hele hele bir iktidarın ekonomik iflası, aniden, durup dururken meydana gelmez. Bugünlerde yaşanan ekonomik kriz de iktidarın sürekli olarak izlediği yanlış politikalardan kaynaklanan bir süreç sonunda ortaya çıktı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bu sürecin temel belirleyicilerini şöyle özetleyebiliriz:

1) Demokrasinin temel kurum ve kuralları, seçimlerin güvenliği, seçilmişlerin denetlenmesi ve hesap vermesi gibi ilkeler ortadan kaldırıldı.

2) Her türlü liyakat dışlandı, sadakate önem verildi, ülke hem siyaseten hem de ekonomik olarak akla ve bilime aykırı takıntılarla yönetilmeye çalışıldı.

3) Devlet gerek siyaset gerek ekonomi bakımından bütünüyle dışa bağımlı kılındı.

4) Dışa bağımlılık bağlamında, ülke ekonomisi de gerek üretim gerek tüketim açılarından ithalata dayalı hale getirildi.

5) Cumhuriyet döneminin bütün sanayi yatırımları satıldı, yeni yatırım yapılmadı. Endüstriyel üretim de ya ithalata bağlandı veya ithalat ile baltalandı.

6) Tarım yapılması engellendi, çiftçinin tarlasını ekmemesi için para yardımı bile yapıldı. Tarımsal üretim ithalat ile ikame edildi.

7) Bütün yatırımlar, inşaat sektörüne, yollara, köprülere, havaalanlarına yöneltildi. Müteahhitlere maliyetlerin çok üstünde ödemeler yapıldı veya maliyetlerin ve muhtemel gelirlerin çok üstünde ödeme güvenceleri verildi.

8) Vergilerden ve borçlanmalardan gelen iç kaynaklar, yatırımlara yöneltilmekten çok, iktidar mensuplarına ve yandaşlarına aktarıldı.

9) Alınan dış borçlar, yatırımlarda kullanılmaktan çok, iktidar mensuplarının ve yandaşlarının çıkarları için sarf edildi.

10) Piyasaların doğal işleyişlerine, iktidar mensuplarını ve yandaşlarının lehine müdahaleler yapıldı; serbest rekabet kuralları ve girişim özgürlüğü ortadan kaldırıldı.

11) Hem tüm insanların hem de emeğin ve sermayenin güvencesi olan, Hukuk Devleti tahrip edildi. Yaşam, mülkiyet, ifade, çalışma, girişim, sosyal güvenlik, eğitim, örgütlenme, muhalefet, medya gibi temel konulardaki hak ve özgürlükler zedelendi. Hukuk Devleti’nin zedelenmesi iç ve dış yatırımcıları korkuttu.

12) Hukuk Devleti tahrip edilince devlet ile birey ve birey ile birey arasındaki ilişkileri düzenleyen, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan adalet mekanizması da güvenilmez hale getirildi. Adalete güvenilememesi de iç ve dış yatırımcıların ülke ekonomisine katılımını engelleyen önemli bir faktör oldu.

13) Toplumun ortak değerleri, laiklik, farklı kimliklerin birlikte yaşaması, danışma, konuşma, etkileşim, uzlaşma ve dayanışma ruhu, bütünüyle reddedildi. Hem siyasete hem kültüre hem de ekonomiye, kavga, dışlama, yabancılaştırma, düşmanlaştırma, ceberrutluk, kibir, egemen oldu.

...***

Taha Akyol 19 Aralık tarihli Karar gazetesinde, " Krizin sebebi: Tek kişilik hükümet"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" İçinde bulunduğumuz hazin duruma sürüklenmemizin sebeplerini iki açıdan araştırmalıyız: Biri, Yanlış politikalar… Diğeri ve daha önemlisi bu yanlışları Meclis’in de hukuken yetkili kamu kurumlarının da engelleyememesi. Yanlış politikalar mı? Dış politikadaki yalnızlığımız ortada… AB sürecinde kat ettiğimiz mesafede, on beş yıl geriye düştük, 2004‘de o zamanki AK Parti tarafından başlatılan ve Türkiye’ye çok şey kazandıran tam üyelik müzakereleri donduruldu! Hatta AİHM kararlarına uymamaktan dolayı yaptırım ihtimali var…"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Ekonomide ise son 6-7 yılda aşağıya gidişte dünyada emsalimiz yok! Cumhurbaşkanı Erdoğan, faizleri indirtmek için 2014’ten beri Merkez Bankası’na yükleniyor değil mi?

Üstelik “nass” diyerek kendi politikasını kutsalmış gibi gösteriyor…

Ama Mahfi Eğilmez grafiklerle açıkladı: Merkez Bankası emirle faiz indirdikçe, Türkiye’nin risk primi yükseliyor, bu yüzden devletin kendisi ihtiyaçlarını karşılamak için yüzde 22 ile borçlanıyor!

Türkiye’yi fakirleştiren, kaynakları tarım ve sanayi yerine tahvil faizlerine yönelten bu politikanın doğru olduğunu kim söyleyebilir?

Peki, yanlışlar niye bir noktada durdurulamıyor?

Yanlış politikalara karşı 2014’ten itibaren Ekonomi Bakanları Ali Babacan ve Mehmet Şimşek, Mayıs 2016’ya kadar da Başbakan Ahmet Davutoğlu direndiler, tasfiye edildiler…

CB sistemine geçince hiçbir “denetim ve denge” unsuru kalmadı.

Referandumda yüzde 51.45’le evet çıktıktan sonra 9 Temmuz 2018’de yayınlanan 703 Sayılı KHK’dan bir örnek vereceğim. Parlamenter sistemde herhangi bir bakanlığın ekonomiye dokunan bir karar alması şu aşamalardan geçerdi:

“Bakanlığın görüşü alınarak Hazine Müsteşarlığının bağlı bulunduğu Bakanın teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca...”

Bir, ilgili bakanlık… İki, Hazine… Üç Bakanlar kurulu… Daha ayrıntılı olanlar da vardı.

CB sisteminde 703 Sayılı KHK ile bütün bu tür maddeler kaldırıldı, yerlerine tek kelime, “Cumhurbaşkanı” yazıldı! Hangi bakan, hangi kurum “imzalamıyorum” diyebilir ki?! CB sistemi “tek imza” sistemidir.

Eskiden Merkez Bankası Başkanı ve yöneticileri belli eğitim kalitesi ve uzun süre Merkez Bankacılığı tecrübesi olanlar arasından Bakanlar Kurulu kararıyla ve beş yıl için göreve atanırlardı.

Başkan Yardımcıları ise, politikacıların çevresindeki kişilerce değil, Merkez Bankası Başkanının teklifi ile ve Hazine Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı tarafından “üçlü imza” ile yine beş yıllığına atanırdı.

Yanlış politika direktiflerine karşı, “laf dinlemiyorum” deme erdemini gösterebilirlerdi.

Fakat 3 Sayılı CB Kararnamesi ile Cumhurbaşkanı’na istediği an atama yetkisi verildi. Artık “laf dinleyen” bir Merkez Banka’mız var; faizi indireceğim diye durmadan dövizi ve devlet borçlarının faizini körüklüyor, piyasalar allak bullak!

...***

Esfender Korkmaz 19 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Her şey artık dolara endeksli!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Asgari ücret muhalefetin de istediği şekilde bağlandı. Bu gün için sorun kalmadı. Ama önümüzdeki yıl bu asgari ücretin de yetersiz kalacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bunun nedeni Türkiye'de artık TL'nin ikinci para haline gelmesi ve herşeyin dolara bağlanmasıdır. Uygulamada birçok sektörde siparişler ve teklifler dolar ve Euro ile veriliyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

İnşaatta en büyük kalem Demir ve Çimentodur. İkisinde  de fiyatlar dolara endeksli olarak artıyor.

Ulaştırma da hükümet, dövizle anlaşmaları yasakladı ve fakat kendisi köprüler, karayolları ve geçitleri dolar üstünden talep garantisi verdi. Hazine müteahhitlerin dış borçlarına kefil oldu. Dolar arttıkça ulaştırma giderleri de aynı oranda artıyor.

Aslında ekmek de dolara endeksli, zira hem dolarla buğday ithal ediyoruz. Hem de çiftçinin gübresi, mazotu, traktörünün fiyatı dolar kuruna bağlı olarak artıyor.

Nihayet kur artışı kendinden daha yüksek enflasyon yaratıyor. Eğer TÜİK doğru hesap yaparsa 2022 yılında enflasyon yüzde 50 ve üstüne çıkacaktır.

Özetle; hükümet, eksi yüksek reel faizin TL'yi kullanım dışı bırakmasını ya hesap edemiyor ve anlamıyor.

Öte yandan yüksek kur zoruyla üretimi ithal bağımlılığından kurtaracaklarını sanıyorlar.

İlk bakışta görünen; yüksek kur nedeni ile fiyatı artan ithal girdi yerine, içerde üretmek daha ucuza geleceğidir. Bu nedenle ikame yatırımlar artacak sanılıyor.

Ama bunun için yatırım yapmak lazım. Uygulamada ise yatırım yapılmıyor.

İki nedeni var:

Bir… Demokrasi ve hukuk altyapısı yok. Güven ortamı yok. Belirsizlik var. Yatırım için fizibilite yapılamıyor.

İki… Diyelim ki güven var… Yatırım yapacak var. Ama teknoloji yok. Söz gelimi övündüğümüz Türk insansız hava araçlarının (İHA) motorunu ithal ediyoruz. Türkiye'nin teknoloji üretmesi de mümkün değil, zira AR-GE'ye ayrılan kaynaklar milli gelirin yüzde biridir ve teknoloji üreten ülkeler de ise bu oran yüzde 2 ile yüzde 4 arasındadır.

İthal girdiye bağımlılıktan kurtulmamız için orta vadede, teknoloji geliştirmemiz. İthal aramalı sektörlerinde ithal ikamesi  politikası uygulamamız ve yüksek teşvikler vermemiz ve daha da önemlisi, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü yeniden tesis ederek güven ortamı yaratmaktır.