Türkiye'den köşe yazarları
Yeniçağ: Merkez Bankası hesabını dövizden TL'ye çevirene destek şartlarını açıkladı
Yeniasya:
Örtülü faiz artışında fatura yine vatandaşa
Karar:
Sistemin kalbi Hazine garantisi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Mustafa Balbay 21 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Merkez Bankası yöneticisi: Kurumda liyakat bitti!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Ekonominin nereye gittiğini konuyla doğrudan ilgili kurumların temsilcileri de göremiyor. Son üç günde TOBB, TÜSİAD, MÜSİAD, İSO başkanlarının yaptığı değerlendirmeler genel şaşkınlığı ortaya koyuyor. TOBB: “Acil önlem alın”, TÜSİAD: “Bilime dönün”, İSO: “Şaşkınlıkla izliyoruz”, MÜSİAD: “Sadece döviz kuruna bakmayın”."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Aslında MÜSİAD da ağlıyor ama gözyaşlarını içine döküyor. Sadece dövize bakmayın demek, orası felaket ama tutulacak başka yerler var anlamına da geliyor.
Saray’a göre kasım, aralık aylarında bütün zamlar yapıldı, acı kararlar alındı. Ocak ayından itibaren iyi haberler gelmeye başlayacak. Oysa hiçbir gösterge bu yönde işaret vermiyor.
Ekonomideki gidiş herkesi etkiliyor. Olumsuzlukları muhalefet etme havasında aktarmıyoruz. Kaldı ki AKP’nin çekirdek kadrolarında bile gelinen noktadan rahatsızlık duyan pek çok kişi var. Belki yakın gelecekte onlar da konuşacak.
Geçen hafta Merkez Bankası’nın en tartışmalı olduğu gün bankanın bir yöneticisi ile aynı ortama düştük. Anlattıklarını satırbaşlarıyla paylaşalım:
- Merkez Bankası tıpkı devleti ayakta tutan Maliye, Dışişleri, Genelkurmay gibi önemli bir kurum. İçinde dünyadaki bütün benzer kurumlarda, yani merkez bankalarında çalışabilecek yeterlilikte uzmanlar var.
- Bu uzmanlar ne yazık ki şu anda kırılmış, örselenmiş durumda. Bize, “İki kere iki üç eder, bunu kanıtlayacak formüller getirin” diyorlar.
- Gerçeği anlatmaya çalışıyoruz. Bizi dinleyecek, karar verecek makamlarda liyakat bitti. Osmanlı’yı da Selçuklu’yu da Roma’yı da liyakatin sona ermesi bitirdi.
- Zaman zaman öyle kararlar almak zorunda kalıyoruz ki bu, cenaze evine gidip “Allah daha çok versin”, harman yerine gidip “Allah bir daha göstermesin” demeye benziyor.
- Merkez Bankası sürekli kan kaybediyor. Kapalı bir kurum olduğumuz için dışarıdan fazla hissedilmiyor ama her ay birkaç iyi uzmanı kaybediyoruz. Yeni Zelanda, Kanada merkez bankasına gidenler var. Finlandiya merkez bankasına giden oldu.
- Bütün dünya ile bağlantılar çerçevesinde 7 gün, 24 saat ayakta olmak zorundayız. İşleyişi bilen, hızlı ve doğru karar verebilecek uzmanlar gerekli.
Merkez Bankası yöneticisine sordum:
- Bir iktidar ve siyaset anlayışı değişikliği olduğunda bu kurumlar yeniden ne kadar zamanda toparlanabilir?
Şu yanıtı vardi:
“İçeride o kadar özverili ve yurtsever insanlar var ki kendisine değer verildiğini hissetsin, işe yaradığı duygusunu kazansın çok kısa sürede toparlanır. Yurtdışına gidenlerin tek kaygısı para değil, sadece çok para kazanacağız diye gitmiyorlar. Asıl dert liyakat. Bu korunsa dışarıda alacakları paranın yarısına çalışırlar...”
Türkiye’nin en önemli gücü insan, o devreye girince çok şey değişir!
Bunun için ilk iş, riyakat dönemini bitirip liyakat dönemine geçmek.
...***
Cevher İlhan 21 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, " İktidarı kaybetme korkusu"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" On dokuz yılın ardından “tek kişilik hükûmet” girdabında inadına ve ısrarla Türkiye felâkete sürükleniyor. “Millet ittifakı” ile “cumhur ittifakı” arasındaki makas açıldıkça, işledikleri suçun hesâbını verme kaygısına kapılan iktidardakiler canhıraş direniyor. Her ne kadar iktidar partisi sözcüleri sanki bir “lütufmuş” gibi “seçimler yapılacak” deseler de şimdiye kadar hiçbir dönemde görülmemiş tarzda kamuoyunda “seçimleri kaybederlerse koltuğu teslim etmeyecekleri” tedirginliği devam ediyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Meselâ merhum Demirel, sandıkta kaybedince “Millet bize muhalefet görevini verdi” der ve koltuğu devrederdi; ne var ki “tek kişilik yönetim”in böyle bir ufku yok, her fırsatta organize siyasî tahriklere başvuruyor. Tam bir tehevvürle “millet ne derse desin koltuğu bırakmam” tuhaf zihniyetiyle “ucûbe sistem”in otoriterliğini ortaya koyuyor.
Partili cumhurbaşkanının HSK ve yüksek yargı üyelerini atamasıyla hukukun üstünlüğünün teminatı olan yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı berhava edilmiş. Tek başına kararnâme ve bütçe yapma yetkisiyle millet irâdesinin temsilcisi Meclis’in yasama ve denetim işlevi gasbedilmiş.
“İktidar cephesi”, “ortak mukaddes dinî değerler” üzerinden fay hatlarını dinamitlemekle toplumu kutuplaştırma, tefrikayı daha da derinleştirme peşinde.
Bir daha iktidar yüzünü göremeyeceği çıkmazında, iktidar partisinin dağılmasıyla kalınmayıp ayyuka çıkan yolsuzlukların, rüşvetin, gasbın, hırsızlığın, kayırmacılığın, yandaşlara peşkeş çekilen ihaleye fesad karıştırmanın, çoklu maaşların, iltimasın yargılanmasına karşı bütün muhalefete tehditler savruluyor. Maaşlı besleme trollerden sonra “medyatik provokatörler” ortalığa salınıyor.
Yine bu tedirginlikle bir yandan “ekonomik çöküşün olmadığı”nı iddia ederken diğer yandan “ekonominin kötüleşmesi” gerçeği karşısında MGK üzerinden meseleyi “milli güvenlik meselesi” ve “dış tehdit” haline getirme çelişkisine başvuruluyor. Bir taraftan, “ekonomide iflâsı” inkâr ederken, diğer taraftan ekonomideki başarısızlık “ekonomik terör” çarpıtmalarıyla saptırılıyor, “Gerekirse soğan yeriz” çıkışlarıyla “ekonomide istiklal savaşı” ilânıyla tenâkuza düşülüyor.
Bu karambolde görünürde karşı çıksa da “ekonomik OHAL” ilânı ile “ağır ekonomik bunalım ve buhran” kabul ediliyor.
Bu kez tutarsız ve akıbetsiz “ekonomi politikaları”nın eseri “ekonomik kaos” bahanesiyle seçimleri öteleme, hatta yaptırmama kumpası tezgâhlanıyor.
...***
Esfender Korkmaz 21 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Kriz yaratarak krizden çıkılır mı?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Erdoğan: ''Yüksek faiz ve düşük kur üzerine kurulu sömürü düzeni ülkemize tekrar dönemeyecek'' diyor. Gerçekten 2012'ye kadar devam eden yüksek faiz düşük kur, üretimi ithalata bağımlı yaptı. Çünkü düşük kurla ithal etmek içerde üretmekten daha ucuza geliyordu. İplik fabrikaları kapandı. Pamuk ekimi durdu. Üretimde ithal girdi payı yüzde 40, ihracat malı üretiminde ise yüzde 80 oldu. Cari açık arttı. Dış borç stoku büyüdü."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu yanlışı o zaman herkes dile getirdi. Ama bu düzeni yürüten de bu gün şikayet eden de eski Başbakan ve bu günkü Cumhurbaşkanı Erdoğan'dır.
Bu gün, tersine yüksek kur düşük faiz dönemi başladı. Üretimde ithal girdi payı azalmadı. Çünkü ithal girdinin içerde üretimi için yatırım yok. Yatırım için Hukuk ve demokrasi ve güven altyapısı yok. Dahası artık Türkiye yüksek teknoloji üretmiyor. Tekonoloji ithal etmek zorundadır. Yani yüksek kur düşük faize rağmen üretimde ithal girdiye bağımlılık devam ediyor.
Öte yandan faizleri bu kadar düşürmek TL krizini derinleştirdi. İlave istikrar sorunu ortaya çıktı. Yüksek enflasyon, ilaç ve gıda kıtlığı, iflaslar ve dış borçlarda temerrüt riski arttı.
İktisat insanlık tarihi boyunca var. Sonradan bilim haline geldi. Alfabesi ise, insan refahı için ''iktisadi denge''dir.
Kur ve faiz dengesi varken, neden yüksek veya düşük faiz, neden yüksek veya düşük kur? Bu ne akla ne de iktisat mantığına ve ne de iktisat bilimine uyar.
Durgunluk ve enflasyonist dönemlerde kamu harcamalarını kısmak veya artırmak suretiyle bütçe fazlası ve açığı verilebilir. Eğer sabit veya yarı sabit kur politikası varsa, yatırım ortamı varsa ekonomiyi canlandırmak için ülke riski ve enflasyon dikkate alınarak faizler ayarlanabilir. Ancak ülke riski 520 baz puan iken , enflasyon yüzde 22 iken, Merkez Bankası'nın talimatla gösterge faizini yüzde 14 olarak, yani enflasyon ve CDS oranından 13,2 puan daha düşük belirlemesi istikrara dinamit koymak anlamına gelir. Bu kadar yanlış bilmeden yapılabilir mi?