Aralık 26, 2021 13:53 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: AKP’nin kendisiyle savaşı

Yeniasya:

Döviz düştü, gübre ve mazot düşmedi

Milli gazete:

Edoğan'a erken seçim için kritik uyarı: Bahçeli'nin tuzağına düşme

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Miyase İlknur 25 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Enflasyon halayına bekliyoruz"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Kur korumalı Türk Lirası mevduat kararının açıklandığı gece “arka kapı” yöntemiyle kamu bankaları aracılığıyla Merkez Bankası rezervinden 6 milyar dolar satılıp dolar 11 liraya düşünce Malatya’da pek sayın ahalimiz sevincini halaya durarak gösterdi. Döviz tevdiat hesapları listesine baktığımızda en çok döviz hesabına sahip iller sıralamasında AKP’nin oy depoları olan Aksaray, Kırşehir, Bingöl, Hatay, Osmaniye, Antalya, Rize, Yalova, Kahramanmaraş ve Kocaeli ilk sıralarda yer alıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bu iller arasında Malatya yok. Zaten oralarda halay falan çekilmesi de mümkün olamazdı. Zira kur düşünce kârdan zarar etmiş oldular. Bir de döviz hesabı en çok azalan iller sıralaması var ki orada da Malatya’nın adı geçmiyor. 

Reislerinin “mucizevi” başarısı için halay çektiler desek onlara bir yararı yok. Enflasyon düşmüş olsa amenna. 

Neyse ne? 

Halay başı kim olacak kavgası çıkmadığına ve kan dökülmediğine şükredelim iyisi mi. Zira bir ay önce İzmir’de halay başı olma kavgasında kan döküldü malum. Halay yüzünden çıkan kavgada üç kişi sizlere ömür.

Halay çeken sadece Malatya halkı değildi. Bizim yandaş medyada da halay çeken çekene. Gerçi onlar dolar 18 lirayı aştığında da “Tey tey!” diye halay çekiyorlardı ya.

Zaten ekside olan Merkez Bankası kuru düşürmek için kamu bankaları aracılığıyla 6 milyar dolar sattı ve kuru o seviyede tutmak için aynı 128 milyar doları heba ettiği gibi brüt rezervi de tüketecek. Uluslararası piyasalarda puanı eksi olan Türkiye’nin borç para bulması bu nedenle fahiş faiz ödemesiyle mümkün ancak. O da bizim sırtımıza binecek. Bu da freni patlayan enflasyonu daha da tırmandıracak.

Geçen gün bankalarda üst düzeyde görev almış bir dostumla konuşurken “Kurların bu kadar yükselmesine zaten bir anlam verememiş ve manipülatif bir olay olarak yorumlamıştım. Aniden yükselmesi de aniden düşmesi de sığ bir piyasa olan ülkemizde manipülatif bir olay” dedi.

Demesi şu ki; seçimler yaklaşırken halkımıza şeyhin bir keramet göstermesi gibi Reis’in de kendine özgü mucizelerinden birini göstermesi amaçlandı. 

İyi de markete, çarşıya, pazara gidenler kurun inmesinin kendilerine yansımadığını görünce ayılacaklar. Onun da önlemini almak için şimdiden hem Reis hem bakanlar hem de halaycı medya mensupları yine suçluyu buldu. Marketler, mağaza zincirleri fiyatları düşürmeyerek fırsatçılık yapıyorlardı. 

Ben market sahiplerinin yerinde olsam “Hele hükümet şu akaryakıt, gübre, ilaç zamlarını kaldırsın ve her zamla payı artan ÖTV oranlarını indirsin, etiket nedir ki bir dakikada düzeltiriz” diye ortak açıklama yapardım.

İşte o zaman enflasyon halayını ulusça çekeriz sorun değil.

...***

Mustafa Karaalioğlu, 25 Aralık tarihli Karar gazetesinde, " Faiz, döviz, güven..."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Dolar artıyor, düşüyor, enflasyon dizginlenemiyor veya ülkenin borç stoku, borç riski artıyor. Birdenbire mevduatlara hazine garantisi geliyor ve böylelikle bir ekonomide ilk defa bütün tasarruflar döviz cinsinden hesap edilir hale geliyor. Hafta başına kadar bütün propaganda mimli olmak ve illa da faize karşı çıkmak üzerineydi ama şimdi her ikisi de unutuluyor. Çok önemli değilmiş gibi muamele gören düşük kur, bir anda ekonominin tek hedefi haline geliyor. İhracat, üretim vesaire ikinci plana düşüyor. Parası olanlar kendini kurtarıyor ama Bakan’ın ifadesiyle düşük gelirliler bu hengamede çarpılıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu satırlara yer veriyor:

...***

Bütün bunlar olurken, düşük gelirli mi çok paralı mı bilinmez insanlar yine döviz biriktirmeye devam ediyor ama coşku o kadar yüksek ki bununla da kimse ilgileniyor. Kimse, bütün mevduat dövize bağlandıktan sonra irili ufaklı bütün tasarrufçunun dolardan, eurodan vazgeçmeyeceği gerçeğiyle de alakadar görünmüyor. Faizi indirmek için çıkılan yolda gerçek faizin; yani, Hazine’nin ve sıradan vatandaşın borçlanma oranının yüzde 24 ile 30 arasına demir attığı gerçeğinin ise yüzüne bakan bulunmuyor.

Tam bir heyecan fırtınası…

Konuştuğumuz şey Türkiye ekonomisidir. Yani, milli geliri azalan, hayat pahalılığı artan, borç yükü büyüyen, kur riski olan, yüksekten daha yüksek faizi ve arkası kesilen yabancı yatırımlarıyla gergin bir ekonomi…

Gelin görün ki derinleşen problemlere rağmen hala birinci mesele güven eksikliği olmaya devam ediyor. Mesela, vatandaşları kur garantili mevduata çağıran açıklama sırasında Merkez Bankası’nın arka kapı işlemlerle belki 7, belki 9 milyar Dolar satması ve bunun açıklanmaması gibi. Mesela, birkaç gün öncesine kadar TL’nin ne önemi var mühim olan ihracat diyerek insanların dövize koşturulurken şimdi neden birden tam tersine dönüldüğünün izah dahi edilmemesi gibi. Mesela, zaten 128 milyar Dolar rezerv yine Dolar düşük kalsın diye buharlaştırıldıktan ve bunun işe yaramadığı görüldükten sonra, hala niye bu tarzda ısrar edildiğinin anlaşılamaması gibi…

Böylesine büyük problemleri olan bir ekonomiyi idare etmek için olmazsa olmaz vasıtanın, kur ve faizden önce güven olduğunu bilmemek, görmemek yahut görmezden gelmekten daha büyük bir yanlış olabilir mi? Herkes biliyor ki bu yanlış diğer bütün yanlışların kaynağıdır. Geride bırakılan, üstü örtülen, görmezden ve duymazdan gelinen her cevapsız soru ekonominin üzerine ağır birer yüktür, İçeride itimatsızlığı, dışarıda da risk puanını artırır. Bir ekonomi yönetiminin ne yaptığı da ne yapmayacağı da bilinmek zorundadır. Buna öngörülebilir ve şeffaf olmak denir.

...***

Faruk Çakır, 25 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, " Üretim yok, israf var"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Yaşadığımız sıkıntıların çeşitli sebepleri var, ama en temel mesele; ülkemizde üretimin yeterli olmaması ve belki de ondan daha can alıcı olan da israf içinde yüzüyor olmamızdır. İsrafın kişilerde ve devletlerde sebep olduğu yıkımın tam olarak farkında olduğumuz söylenemez. Ayrıca israf denildiğinde sadece ‘çöpe atılan ekmek’ler gelmemeli. İşlerin ehil olmayanlara verilmesi de büyük bir israftır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bütün dünyada gıda fiyatları yükselmiş durumda. Yıllardan beri ‘gıda konusunda kendine yeten ülke’ olmakla övündük, ancak günün şartlarına uygun adımlar atılmadığı için artık tablo tersine dönmüş durumda. Elbette ekilebilir arazilerin tamamı ekilmiş olsa ve uygun şartlarda sulanabilse belki de yine ‘kendine yeten ülke’ olmak mümkün olur. Bunu yapamadığımız gibi gıda israfında da en ön sıralarda yer alıyoruz.

Açıklanan raporlara göre, Türkiye’de bu sene buğday rekoltesinde yüzde 13 nispetinde bir azalma bekleniyor. Türkiye’yi idare edenler gıda fiyatlarındaki artışın sebebi olarak marketleri ya da aracıları sorumlu tutsa da bunun doğru olmadığı bellidir. Elbette market ve aracıların bunu yapma ihtimali de var, ama en başta devletin ürettiği ürünlerin fiyatları bile açıklanan resmî enflasyon rakamlarından çok daha fazla artmıyor mu? İdarecilerin, piyasadaki fiyatları düşürmesi için açılmasını ‘emrettiği’ kooperatif marketlerindeki fiyatlar ‘üç harfli zincir marketler’den çok mu farklı?

Yeditepe Üniversitesi’nden ekonomist Prof. Dr. Veysel Ulusoy’un çizdiği tablo şöyle: “Geçmişten günümüze kadar gıdaya erişim konusu gündeme fazla gelmemişken, özellikle son beş yılda sürekli bir kriz sürecinde olan ekonomimizde sürekli bir şekilde gündemi meşgul etti. Türkiye’de ilk defa gıda stoklu, arzı ve onun sürekliliği en derinden bir sorun olarak kabul edilmeye ve yine ilk defa ‘kıtlık’ kavramı gündeme geldi.” (gazeteduvar.com.tr, 23 Aralık 2021)