Ocak 09, 2022 08:38 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Yeniasya: Memur ve emekliler: Tıkandık

Milli gazete:

Gıda ürünlerinde KDV yüzde 1’e indirilsin

Star:

Şentop'tan Kılıçdaroğlu'na sert cevap: Planlarınıza malzeme olmadı diye Meclis Başkanını suçlayamazsınız

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Osman Sert 8 Ocak tarihli Karar gazetesinde, "Seçim yorgunluğundan temsil krizine"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Türkiye’nin son yirmi yılına bakınca 2018’den bu yana en az seçimli dönemi yaşıyoruz. Başta bu bir avantaj gibi görünüyordu. Sürekli seçim atmosferinde yaşamak en rasyonel konuyu bile seçim polemiklerinin konusu haline getiriyordu. Neredeyse her yıl farklı vesilelerle sandığa gitmek memleketi seçim yorgunu yapmıştı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Şimdi ise yerel seçimler dışında 3,5 yıldır merkezi yönetime sandık yoluyla mesaj verme şansı olmadı. Yerel seçimlerde elbette seçmenin bir mesajı oldu ama onu da görüldüğü kadarı ile iktidar pek almaya niyetli değil.

Bahsettiğim sorun, temsilde adalet yönetimde istikrar dengesinde ikincisi lehine birincinin toptan feda edilmesinin bir diğer yönü. Yüzde 50+1’le başkanlığın belirlenmesi ve meclisin etkisizleştirilmesi yönetimde istikrarı uç bir noktaya taşıdı. Öyle ki istikrar adına kontrolsüz bir iktidar iki seçim arasında neredeyse layüsel, sorumsuz bir güce kavuştu.

Bunun dengelenmesi için parlamentoda adil bir dağılım ve seçim barajının makul bir seviyeye inmesi ile kullanılan her oyun büyük oranda temsil hakkı elde edebilmesi gerekiyordu. İttifaklar ile bu bir nebze sağlandı. Ama referandumdaki propagandanın aksine meclisin yetkileri neredeyse tümüyle alınınca bu temsilin çok bir anlamı kalmadı.

Diğer denetleme aracı ise hukukun yani yargının ayrı bir güç olarak bağımsızlığı idi. Geldiğimiz noktada yargıya güven Ankara Enstitüsü olarak İstanbul Politikalar Merkezi ile yaptığımız araştırmaya göre dibe vurmuş durumda. Hem iktidar hem de muhalefet seçmeni yargının derdine derman olacağını düşünmüyor.

Bu noktada geriye, yargıya ve meclise hesap vermeyen merkezi iktidarı dengeleyebilecek tek unsur olarak milli irade kalıyor. Son yirmi yılın en seçimsiz dönemini geçiriyor olmak da işte burada anlam kazanıyor.

Eğer farklı vesilelerle önceki dönemlerde olduğu gibi referandum, ara seçim ya da erken seçim ile seçmen iradesi sandığa daha sık yansıyabilse idi içinde bulunduğumuz temsil krizi, iktidara sesini duyuramama ve siyaseten yabancılaşma bu kadar yoğun olmayacaktı. İktidar kendini bu kadar ‘istediğimi yaparım’ havasına kaptırmayabilirdi.

Bir dönem üst üste yaşanan seçimlerle neredeyse sandık yorgunu olan bir toplum iken bugün seçimsizliğin ve ara kademelerin kaybolmasının getirdiği bir temsil daralması yaşıyoruz.

...***

Cevher İlhan 8 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, " 20 Aralık vurgunu"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Doların hızla 13-14 liradan 18 liraya çıkmasının ardından aniden 11 liraya düşürüldüğü 20 Aralık gecesi vurgunu ve soygunu tartışması devam ediyor. Zira yasamanın yürütmeyi denetim hakkı olarak muhalefetin Meclis’te verdiği 20 Aralık gecesinin vurgun ve soygunu araştırma önergesi, başta Hazine’nin 128 milyar dolarının nereye gittiğine dair önerge olmak üzere millet malının bazı yandaşlara peşkeş çekilmesi iddialı yolsuzluklara, hırsızlıklara, rüşvete, gasba ve suiistimal dair önergeler gibi yine AKP-MHP oylarıyla yüksünmeden reddedildi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

 “20 Aralık finansal kumpası”yla döviz kurları üzerinden Türkiye’nin en büyük soygununun, “son dönemde dövizdeki kur hareketliliği sürecinde yüklü miktarda alım-satım yapanların incelenmesi, bunlar arasında bakanlar ve Cumhurbaşkanı’na yakın isimlerin bulunup bulunmadığının araştırılması istendiği” ana muhalefetin son önergesi de “iktidar cephesi”nce engellendi.

Neticede, “milletimizin alın terini, emeğini, üç beş kuruş birikimini ‘köpük’ görüp bir gecede hüpletenler; millete, sonra hukuk önünde adalete hesabını vermesi” çağrısı bir defa daha havada kaldı. Bu arada ana muhalefet milletvekili Ali Mahir Başarır’ın Cumhurbaşkanı’nın kur korumalı mevduat modelini açıkladığı 20 Aralık’ta başta yıllar önce AKP iktidarından aldığı ve hâlen ödemediği 750 milyon doları alarak “iktidara iliştirilmiş medya” haline getirilen bir grupla beş şirketin 20 Aralık günü çok yüksek yüklü miktarda dolar bozdurduğu, düştüğünde ise tekrar döviz aldıklarını -10 milyar dolar şirketlerin yaklaşık 16 milyar dolar vurgunu vurdukları” kesin bilgisi ihbarı da araştırılmadı.

2021’den kalan bir diğer konu, “tek kişilik yönetim”de siyasi iktidarın “medyayı susturma ve sindirme aracı” haline getirilen RTÜK, medyaya karşı müthiş bir ayırımcılıkla hakkaniyeti ihlâl eden ve âdil olmayan yandaş emrivakilerle eşitlik ilkesinin tam gaz ihlâli vaziyeti oldu.

Bilindiği gibi daha önce kurumun siyasi iktidara eleştirileri yayınlayan, dahası iktidara yeterince övgüler dizmeyen ve medyanın ancak yüzde beşini bulan televizyonlara ceza üstüne ceza yağdırırken, “yandaş kanallar”a bir-iki göstermelik “uyarı cezası”yla geçiştirilmişti.

O denli ki Orman Bakanı’nın “Cumhurbaşkanı’ndan tâlimat”la söndürmede yetersiz kalmasıyla günlerce süren vahim “orman yangınlarını göstermeyin!” sansürleme uyarısına uymadıkları bahanesiyle işi “orman yangını cezası”na kadar vardıran kurumun “iktidarın sopası” haline getirildiği teyid edilmişti.

Görünen o ki Başkanı’nın aynı zamanda iktidar partisi genel başkanı olan “Cumhurbaşkanı’nın tâlimat ve telkinlerini emir telâkki ederiz” temennasına uygun olarak bir kamu kurumu kurulu olarak bütün vatandaşlara karşı eşit davranması gereken RTÜK, Saray’dan gelen “tâlimatlar”a tam uymuş.

En son RTÜK’ün “2021 ceza karnesi”ni açıklayan bir üst kurul üyesinin iktidarın yanlışlarını eleştiren beş televizyona 71 ceza ile 21 milyon 500 bin lira ceza kesmesine mukabil, iktidardakilere medhiyeler dizen beş kanal-halktan gelen on binlerce şikâyete rağmen- bir tek cezanın verilmemesi bunun göstergesi.

Özetle bu vaziyet bile tek başına “RTÜK, hiçbir yayıncıyı muhalif-yandaş olarak tasnif etmez, etiketlemez” iddiasını peşinen boşa çıkarıyor.

...***

Abdülkadir Özkan 8 Ocak tarihli Milli gazetede, " Vakalardaki artış ne ifade ediyor?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" İki yılı aşkın bir süreden beri insanımız pandemi ile mücadele ediyor. Bu arada devlet bir taraftan testleri artırmaya çalışırken, öbür yandan toplum aşılanmaya davet ediliyor. Uzunca bir süre aşılanma konusunda tereddütlü davranan toplumun bir kesimi özellikle yerli aşının uygulanmaya başlanması ile bu tür çekingen davrananların sayısı azalmış görünüyor. Bu durum genellikle yerli aşıya duyulan güvene bağlanıyor. Buna karşılık hâlâ toplumda bir kesim aşının gerçek olmadığını, sadece bir sıvıdan ibaret olduğunu savunuyor ve taraftarlarını artırmaya çalışıyorlar."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Özellikle virüsün Omicron varyantının ortaya çıkması, ülkemizde ve pek çok ülkede salgının birdenbire hız kazanmasının aşılanmadaki artışta etkili olduğunu söylemek mümkün. Ancak tüm bunlar ülkemizdeki salgının hafife alındığı görüntüsünü ortadan kaldırmıyor. Hemen belirteyim ki, okulların kapatılmasından yana değilim. Ancak medyaya yansıdığı gibi salgındaki yayılma ve vaka sayılarında bir patlama yaşanıyor, sağlık sisteminin tıkanmaması için acil olarak herkesin aşılanması, hatırlatma dozunun da yaptırılması isteniyorsa o zaman yeni tedbirlerin devreye sokulması ya da özellikle aşılanma aleyhinde kampanya yürütenlere karşı toplumu ikna edecek açıklamaların yapılması gerekiyor.

Çünkü medyada bir yandan vakaların patladığı, vakaların 100 bine ulaşacağı haberleri yer alırken, öbür yandan sinema salonları ya film seyretmek ya da herhangi bir siyasi partinin toplantısına katılmak için dolduruluyor, hatta televizyonlara yansıdığı kadarıyla seyircilerin ve yapılan toplantıya katılanların koltuk atlaması da söz konusu olmuyorsa insanların neye inanacaklarını bilmiyor olmalarının bir sorumlusu olması düşünülemez mi?

Vakalardaki artış devam ettiği takdirde bunun salgın konusunda ne anlama geldiğinin gerek sağlık, gerek devlet yetkilileri tarafından topluma izah edilmesi gerekmez mi? Çünkü ters giden bir şey yokmuş havası estiriliyor.