Ocak 10, 2022 08:20 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: İndirim yalan etiket gerçek

Yeniasya:

Hukukta gerekli adımlar atılsın ekonomik problemler çözülür

Milli gazete:

Dolar kurunda yeni bir dalga uyarısı: Geliyor gelmekte olan

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Taha Akyol 9 Ocak tarihli Karar gazetesinde, "Ama bunlar Ak Partili…"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" MÜSİAD Başkanı Sayın Mahmut Asmalı’nın yüksek faizden yakınması önemlidir. Kredi faizlerinin yüzde 30’lara çıktığını hatırlatan Asmalı şöyle diyor: “Yüzde 14’lük politika faizi maalesef reel sektöre yansımış değil… Bizim talebimiz en azından yüzde 14 politika faizi varken bankaların masrafını koyup bunların maksimum yüzde 18-20’lerde olması herkesçe arzu ediliyor.”"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Evet herkes arzu ediyor. Fakat bankaların yüzde 18-20’lerde faiz verebilmesi için, daha düşük faizle mevduat toplaması lazım! O zaman da döviz tavan yapıyor..

Demek ki ekonomide emir demiri kesmiyor! İktisadi zihniyetin ilk adımı budur. İslam tarihi dahil, bütün tarihte de böyledir, piyasa laf dinlemez!

Yüksek faiz vücuttaki kötü hastalıkların yüksek ateşi gibidir. Yüksek faizden herkes şikayetçidir ama MÜSİAD’ın şikayetçi olmasını daha anlamlı buluyorum: Bildiriler yayınlayarak destekledikleri “faiz sebeptir” politikasının, piyasada faizi aşağıya çekmek şöyle dursun büsbütün tırmandırdığını yaşayarak görüyorlar…

Demek ki faizleri aşağı çekmenin yolu, Merkez Bankası’na emir vermek, bankalara baskı yapmak ya da “bu nasstır nass” diyerek politikaya kutsal etiketi yapıştırmak değilmiş. Aksine bunlar faizi büsbütün yükseltiyormuş…

Demek ki, faizi çok düşük seviyelere çekmenin yolu, Erdoğan’ın “Batılı kapitalist ülkeler” dediği ekonomilerde olduğu gibi Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, bütçe disiplini, seçimlere değil uzun vadeli verimliğe ve teknolojiye yatırım yapmak gibi ‘rasyonel’ politikalarmış…

İktisatçılar bu gerçekleri yıllar önce söylemişler, uyarılarını yapmışlardı.

İktisat tarihçisi Prof. Şevket Pamuk, iktidarın rasyonel ekonomi politikalarından kendi taraftarlarına yönelmesinin ekonomik çöküşle sonuçlanacağını söylemişti. (WSJ, 10 Mart 2014)

Kemal Derviş, iktidarın ilk on yılındaki başarıları överken, Merkez Bankası’na baskı yapılması, kurumların kalite kaybı, verimlilik düşmesi gibi sebepleri belirterek “dengenin bozulduğunu” altı yıl önce Cansu Çamlıbel’e anlatmıştı. (Hürriyet, 5 Nisan 2015)

Merkez Bankacılığı uzmanı Prof. Caner Bakır, ekonomi politikalarında ve kurumlarda ortaya çıkan bozulmaları ve yaratılan “sanal refah”ı anlatarak, “bu böyle gitmez, oksijen azalır… olası krizden halk büyük zarar görür” diyerek uyarmıştı. (Dünya, 10 Eylül 20215)

TÜSİAD’ın uyarıları uzun bir liste tutar.

Eleştirinin değeri, böyle uyarıcı olmasıdır fakat kulak verilmedi, aksine tepkiyle karşılandı. Sonuç, ortada…

...***

İrfan Hüseyin Yıldız 9 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " 2022’ye girerken Türkiye ekonomisi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"Covid-19 salgınının, yeni varyantlarıyla her alanda yarattığı etkileri devam ediyor. Aşılama ve tedavide kat edilen mesafelere rağmen dünyada günlük vaka sayısı 2 milyonu, toplam ölüm sayısı 5.5 milyonu aşarken Türkiye’de vaka sayılarında yeni rekorlar kırılıyor. Bu süreçte, ülkeler parasal genişlemelerle salgının yarattığı gelir yoksunluğunu gidermeye çalışmış, ortaya çıkan lojistik ve tedarik zincirlerindeki arz yönlü kırılmalar, beraberinde küresel fiyat artışlarını getirmiştir. Kuraklık nedeniyle bütün ülkeleri etkileyen gıda fiyatlarındaki artışlar ise önemli bir problem olarak varlığını sürdürüyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Dünya, küresel salgının yarattığı sorunları gidermeye çalışırken Türkiye, 2022 yılında, enflasyon, döviz krizi, artan borçlanma maliyetleri, yoksulluk ve gelir dağılımı adaletsizliği konularında ciddi sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadır.

Türkiye’de dolarizasyona bağlı olarak, döviz kuru artışı ile fiyat artışları arasında güçlü ve doğrusal bir ilişki bulunmaktadır. 23 Eylül’den başlayarak kademeli olarak politika faizi 5 puan düşürülmüş, dolar kuru 8.6 liradan 18 liraya çıkmış, bu durum hızlı bir şekilde fiyat artışlarına yansımıştır. Ortaya çıkan döviz krizi ve yüksek enflasyon, ihracata dayalı büyüme modeline geçtik, diye açıklanmaya çalışılmıştır.

Daha sonra 20 Aralık’ta panik içinde kur korumalı TL mevduat düzenlemesi getirilmiş, kamunun yoğun döviz satışıyla birlikte, dolar kuru 11 lira seviyelerine geri çekilmişse de bugünlerde dolar kuru tekrar 14 lira seviyelerine çıkmıştır. Yeni ekonomik model olarak açıklanan bu uygulamanın orta ve uzun vadede sürdürülebilir olmadığı, kamuya ağır mali yükler getirebileceği öngörülememiştir.

Kamunun içerideki yüksek borçluluğu, özel sektörün borçlanabileceği TL kredileri de sınırlamış durumdadır. Politika faizinin yüzde 14 indirilmesine rağmen, bankalar ancak yüzde 21-23’le TL mevduat toplayabilmekte ve yüzde 26-30’larla kredi kullandırabilmektedir. Oysa politika faiz indirimleri yapılmadan önce bu oranlar daha aşağı seviyelerdeydi. Açıktır ki girilen patikayla istenen sonuç alınamamıştır.

Öte yandan, swap hariç net rezervleri eksi 56.4 milyar dolara düşen Merkez Bankası, zordadır ve rezervleri artırmak için serbest piyasa ekonomisine uymayan çeşitli uygulamalara gitmektedir.

İhracatçıların getirdiği ihracat bedelinin yüzde 25’inin Merkez Bankası’na satılması mecburiyeti getirilmiştir. Peki, yaptığı ihracatın ithal girdi oranı yüzde 75’ten fazla olan ihracatçı ne yapacaktır? Ya da transit ticaret yapan ihracatçı bu durumda faaliyetini nasıl sürdürecektir? Bu ihracatçılar, zaten düşük kâr marjlarıyla çalışırken nakit akışlarını ve maliyetlerini nasıl planlayacaklardır? 

Yabancılara gayrimenkul satışı karşılığında verilen vatandaşlık uygulamasında değişiklik yapılarak bu satışların dövizle yapılması (en az 250 bin dolar) ve bedellerinin de Merkez Bankası’na aktarılması düzenlemesi yapılmıştır. Bu düzenlemeler, dolarizasyonu artırmakta ve TL’ye itibar kaybettirmektedir.

Türkiye ekonomisinde ortaya çıkan riskler ve belirsizlikler, finansal yapıları da kırılgan hale getirmiştir. Bu çerçevede reel sektörde başlayacak iflasların, banka bilançolarına aktarılarak sistemi zorlayacağı unutulmamalıdır. 

2018 yılından beri yabancı sermaye girişi neredeyse durmuştur. Türkiye ekonomisine yeniden fon girişinin sağlanabilmesi önemlidir. Bunun için 2022 yılı başından itibaren ilk sağlanması gereken şey “güven” olarak görünmektedir. Güven oluşmadan istikrara kavuşmak mümkün görünmemektedir.

...***

Esfender Korkmaz 9 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Hükümet ekonomiye spekülasyon penceresinden bakıyor"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"2016 OHAL ve 2018 Başkanlık rejiminden sonra Türkiye'de ciddi anlamda fiziki yatırım yapılmadı. Yalnızca zorunlu olan, amortisman ve yenileme yatırımları yapıldı. Hükümetin özel sektöre adete zorla yaptırılan yerli otomobil yatırımında en az yüzde 70 ithal girdi kullanılacaktır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Fiziki yatırım yapmak isteyen yerli sermaye de yurt dışına çıkıyor. Doğrudan yabancı yatırım sermayesi de girmiyor. Söz gelimi 2021 ilk on ayında gayrimenkul dışında giren doğrudan yabancı yatırım sermayesi 1,3 milyar dolar. Bu sermaye de içeride yabancı yatırımların yenilenmesi ve amortismanına ancak yetiyor.

Yerli ve yabancı sermaye tamamıyla spekülasyona yöneldi. Hükümetin bütün politikaları da da zaten faiz-kur üstünedir. Eskiden Türkiye'de yatırımlar, yatırım teşvikleri konuşulurdu. AKP iktidarı ile Türkiye ekonomisi spekülasyon tuzağına düştü. Ekonomiyi uzun süre sıcak para ve spekülatif yabancı sermaye yönetti. 2013 yılına kadar sanayici de, sermayesini faizde değerlendirdi.

Netice olarak Türkiye 19 senedir yalnızca finansal yatırım araçları konuşuyor. Erken sanayisizleşmemize de neden olan bu yanlışlardır.

Bazıları kur artışının faiz indirimleri ile ilgisi olmadığını söylüyor. Bunlara tavsiyem yaşadığımız 3 kur şokunda da reel faizlerin ne durumda olduğunu ve Cumhurbaşkanının faiz konuşmalarının kurları nasıl etkilediğini araştırmaları veya bunları yazan iktisatçıları okumalarıdır.

Anlaşılan odur ki Hükümet seçimi finanse etmek için panik içinde kararlar veriyor ve bu kararlarına da teorik altyapı bulmak istiyor. Ama toplumda da her zaman siyaha, beyaz diyerek dikkat çekmek isteyenler oluyor. Yoksa bugünkü kaosa girmezdik.