Ocak 15, 2022 08:40 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Cumhuriyet ulaştı: İşte gizlenen şehir hastaneleri sözleşmesi

Karar:

Tarlaya ektik enflasyon

Yeniasya:

Faizdeki artış durdurulamıyor

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Selim Somçağ 14 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Yeni ekonomik model yanlış başladı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“2002-2008 arasında döviz kurundaki yükselişin enflasyonun çok altında kalmasından, daha doğrusu dövizin bu yedi yıl boyunca yükselmeyip gerilemesinden dolayı TL aşırı değerlendi; bu da Türkiye’yi ithalat cenneti yaparken yerli sanayi ve tarımın ayağına pranga oldu.   Bu dönemde ortaya çıkan aşırı değerli reel kur düzeyi geçen kasımdaki büyük devalüasyona kadar fazla değişmedi, dolayısıyla Türkiye’nin ihracatla kalkınma yoluna girmesi için kurun önemli ölçüde yükselmesi şarttı; bu konuda hükümetle mutabıkız.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Kura büyük oynaklık getiren ve yüksek faiz talebiyle Türk ekonomisi üzerinde şantaj unsuruna dönüşen sıcak paradan kurtulmamız gerektiğini, bunun planlı kalkınmayla bağdaşmayan bir istikrarsızlık unsuru olduğunu da videoda anlatmıştım; burada da mutabıkız.

Mutabık olmadığım husus ise kurun yükseltilme şekli. Bu işin politika faizinin üç ay içinde yüzde 26 oranında indirilmesiyle yapılması, bir de bunun Fed’in hızla şahinleştiği, bundan ötürü küresel yatırımcıların gelişen ülkelerden soğuduğu bir ortama denk gelmesi, yıllık devalüasyonun iki ayda yüzde 15’ten yüzde 80’e, yıllık toptan enflasyonun da iki ayda yüzde 46’dan yine yüzde 80’e yükselmesine yol açtı, ekonomide istikrarsızlık baş gösterdi. Bunun yanı sıra bir ara 18’e kadar yükselen dolar kurunu frenlemek, vatandaşın dövize hücum etmesini önlemek için tahminen USD 15 milyar kadar çok değerli döviz rezervi harcandı; bir de kur garantili mevduat sistemiyle Hazine gereksiz bir mali yük altına sokuldu.

Peki, bu iş nasıl yapılmalıydı? Gayet basit. Döviz kurları, politika faizini indirmek yerine Merkez Bankası’nın piyasadan döviz satın almasıyla yükseltilmeliydi. Yani Merkez Bankası, 2002-2008 döviz bolluğu döneminde yapması gerektiği halde yapmadığı işi şimdi yapacaktı. Böylece dövizdeki yükseliş bir noktada kopup giderek ekonomiyi bir ödemeler dengesi krizinin eşiğine getirmeyecekti, enflasyon birden zıplamayacaktı, Hazine yük altına girmeyecekti. Belki de en önemlisi, Türkiye döviz rezervi kaybetmeyecekti; bilakis Merkez Bankası’nın döviz rezervleri gittikçe yükselecek, dövizde spekülatif atak yapmak isteyenlere Merkez Bankası yükselen döviz rezerviyle sopa gösterecekti.

Merkez Bankası’nın döviz alım programının önceden açıklanması, aylık nominal devalüasyon hedeflerinin duyurulması da ekonomik aktörlerin belirsizlik korkusuna kapılmasını engellerdi. Sürekli değişen dünya şartları karşısında ne kadarlık nominal devalüasyonun reel kuru rekabetçi düzeye getireceği önceden tam olarak bilinemez, dolayısıyla bu duyuru programın tamamını kapsayacak şekilde olamazdı. Ama en azından ilk aşamada altı aylık döviz alım programının kur hedefleri açıklanabilirdi.   

Elbette olan oldu ama küresel likiditenin hızla daralacağı, dolayısıyla bizimle aynı ligdeki ülkelerden bazılarının da paralarının devalüe olacağı, dolayısıyla rekabet güçlerinin artacağı, ayrıca belki dünya ticaret hacminin de daralacağı önümüzdeki dönemde bu kadarlık devalüasyonla Türkiye’nin ihracatla büyüyebileceğini sananlar varsa yakında yanıldıklarını görecekler. TL üzerinde yeniden devalüasyon baskısı oluştuğu zaman umarım bu önerim dikkate alınır. 

…***

Taha Akyol 14 Ocak tarihli Karar gazetesinde, “Çalınmış gençler”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Enes Kara’nın intiharı bütün yürekleri yaktı. Yunus Emre’nin deyişiyle “gök ekini biçer gibi” gencecik bir hayat bir intiharla sona erdi… Hele de “evlat acısı” ailesi için… İntiharların elbette bireysel ve çok çeşitli sebepleri fardır… Talihsiz Enes bir tarikat-cemaat yurdunda kalıyordu ve bıraktığı video kaydında “yurtta yaşadığı baskılardan” bahsediyordu… Tıp Fakültesi ikinci sınıf öğrencisi olduğu halde “gelecek kaygısından” bahsetmesi de üzerinde durulması gereken bir husustur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Öyle bir yurt hayatının ağır ve kapalı atmosferi gencecik bir insanı bunaltmış. Nitekim videoya “psikolojik olarak yorulduğunu” kaydetmişti.

Özgür olma ihtiyacının fışkırdığı gençlik çağında yaşama sevincini kaybetmek, yaşamaktan yorulmak, bunalmak…

Türkiye gibi “sık dokulu” dayanışmacı geleneksel yapılarla, “bireyleşen” modern yapılar arasında çelişkiler yaşanan geçiş toplumlarında şiddetli gerilimler vardır.

Geleneksel yapılarda kişi çepçevre kuşatılmış olmanın bir tür korunma duygusunu hisseder. “Bizden” biri olarak destek görür, kayırılır…

Özgürlük duygusunun gelişmesi ise elbette olumludur fakat, kriz dönemlerinde Erich Fromm’un belirttiği gibi yalnızlık duygusunu da yaratır. Hem tarikatlar hem seküler totaliter örgütler için nasıl mümbit bir av sahası, değil mi? Gençleri kolayca çalabilirler, aile ve normal arkadaş çevrelerinden kopararak…

Hele de “dava”ya yahut “devrim”e hizmet gibi payeler dağıtıyorlarsa, orada bir durmak, düşünmek lazım. Kişi özgür birey olamaz. “Emir kulu”durlar, “emir demiri keser!”

Ayrılmak da çok zordur, zira “ayrılanı kurt kapar!”

Türkiye uzun yıllardan beri bu sorunları yaşıyor.

“Çalınmış gençler” başlıklı ilk yazımı 16 sene önce yazmışım. Şöyle yakınıyordum:

“Örgüt ve tarikat tipi ‘kabile’lerin çaldığı gençlerden, çocuklarımızdan bahsediyorum. Çocuklarımızı bizden ve kendi geleceklerinden çalıyorlar, beyinlerini yıkıyorlar, fedai olarak kullanıyorlar.“

Aynı sorunu ele aldığım “Hayat Yolunda” adlı kitabımın ilk baskısı da 1999’da çıkmıştı.

Bugün itibariyle, kaç arpa boyu yol aldık derseniz… Hâlâ gündemimizden düşmeyen, ızdıraplarla, facialarla dolu bir sorun...

…***

Esfender Korkmaz 14 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Artan güvensizlik istikrarı bozdu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“2021 yılında dünyada enflasyon oranları arttı. En yüksek enflasyonun yaşandığı ülkeler aynı zamanda siyasi kaos, iç  savaş yaşayan ülkelerdir. Dünya da enflasyonu karşılaştırırken bu ülkeleri ayrı tutmak gerekir. Bu ülkelerin yurt dışı tahvilleri de alınıp satılmıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu ülkeler dışında 2021 yılında en yüksek enflasyon yüzde 51,2 oranı ile Arjantin'de oldu. İkinci sırada yüzde 36,08 oranı ile Türkiye geliyor.

Aslında 2001 yılından beri Arjantin'le Türkiye'ye kriz ikizleri deniliyor. Bugün aralarındaki fark, Arjantin'de enflasyon düşüyor, Türkiye'de artıyor.

Aslında Arjantin'de bizim gibi siyasal sürecini bir türlü tamamlayamayan bir ülkedir. Kurumsal yapıyı oluşturamadı ve sürekli popülist politikalar istikrarı bozdu.

Türkiye'nin geçmişine bakarsak, enflasyonun yüzde 115 olduğu 1980 yılı öncesi siyasi istikrar yoktu. 24 Ocak kararları ile de devalüasyon yapıldı.

Aynı şekilde enflasyonu yüzde 125,5 olduğu 1994 yılında da hükümet faiz konusunda bocalamıştı. 5 Nisan kararları ile de  devalüasyon yapıldı .

Bugün enflasyonu artıran birçok neden var… Devletin parti devleti olması gibi yapısal nedenler, kur şokları, mal kıtlığı, hükümetin zamları gibi. Ama Türkiye'de aynı zamanda kişiye ve partiye özgü Başkanlık rejimi ile halkın yönetime güveni kalmadı. Güven sorunu üretici ve tüketicide panik yarattı.

Türkiye son 4 yılda üç kur şoku yaşadı; 13 Ağustos 2018; Ekim 2020 ve Ekim- Aralık 2021 .

Kur şokları ile halk iki gerçeği öğrendi.

* Hükümetin ''faiz sebep - enflasyon sonuçtur'' demesine rağmen tersine enflasyon arttı.

* Hükümetin faiz inadı kur patlaması yaptı, halk yoksullaştı.

FED başkanı; Jerome Powell, enflasyon artışını durdurmak için faizleri artırılacağını söylüyor. Nasıl oluyor da ABD enflasyonu düşürmek için faizi artırmak istiyor da Türkiye'de hükümet enflasyonu düşürmek için tersine faizleri düşürüyor.

Faiz inadı ile halkın yaşadığı gerçekler birbirine uymadı ve hükümete olan güven dip yaptı.

Yine  Sayın Erdoğan; ''Türkiye'nin elbette Enflasyon sorunu var. Ancak diğer ülkelerin altında, kurdaki gibi buradaki şişkinliği de alacağız '' diyor. Bu söz internete bakanların moralini bozuyor ve umudunu kırıyor. Zira tabloda Türkiye ikinci sıradadır. O zaman diğer ülkelerde daha yüksek demek, bilerek algı yaratmaktır.