Şubat 02, 2022 08:30 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Uzmanlar, enflasyon düşse dahi fiyatların değişmeyeceğine dikkat çekti

Karar:

Hazine garantili projelerin yükü ağır: 'Garanti' borç 153 milyar dolar

Yeniçağ:

AKP'nin kalesinde ekmek zamlandı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Emre Kongar 1 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "MB, Maliye ve TÜİK operasyonları: Soygunlar artıyor!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Son günlerde önce Merkez Bankası Başkanı, sonra Maliye Bakanı, en sonra da hem TÜİK Başkanı hem de Adalet Bakanı görevden alındı.Unutmayalım ki “Şahsım Devleti” rejiminde ne anayasanın ne yasaların ne de yönetmeliklerin önemi vardır: Bu rejimde tek bir efendi vardır ve herkes sadece onun emirlerini yerine getirir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Dolayısıyla, hizmet edenlerin görev değişiklikleri, kimi zaman politikaların değişeceğinin, kimi zaman da eski hizmetkârların işlerini iyi yapamadıklarının ve efendinin emirlerinin artık daha sert ve kesin olarak yerine getirileceğinin işaretidir.

Eskiden Devlet İstatistik Enstitüsü, DİE denilen, devletin envanterini tutan ve yayımlayan Türkiye İstatistik Kurumu’nun hesaplarını ve verilerini ilk bozan Turgut Özal’dır.

Özal, kendi dönemindeki ekonomik performansın geçmişle dürüst bir biçimde karşılaştırılmasını engellemek için milli gelir hesaplama yöntemleriyle oynamıştı.

Dolayısıyla, her dönemi geçmişle karşılaştırma olanağı veren “Sabit fiyatlarla hesaplanmış zaman serileri” güvenilmez hale gelmişti.

Aynı gelenek Özal döneminden sonra da artarak devam etti.

Şimdi TÜİK’in verileri, işçi ve memurların, emekliler de dahil olmak üzere ücretlerinin belirlenmesinde de kullanılıyor.

Dolayısıyla, yüksek enflasyon ve son devalüasyon aracılığıyla yapılan soygun ve vurgunlarla sabit ve dar gelirlilerin ceplerinden alınan para miktarının artırılmasında TÜİK’in açıkladığı oranların önemi çok büyük:

TÜİK’in gerçek enflasyonun altında yayımladığı her oran, işçilerin, memurların, emeklilerin cebinden çıkan paranın daha da arttığını gösterir.

Bu açıdan, görevden alınmadan önce TÜİK Başkanı Sait Erdal Dinçer’in yaptığı şu açıklama, durumu bütün netliğiyle anlatıyor:

“Bir yanlışa imza atarsam 84 milyonun hakkını yemiş olurum. Biliyorsunuz, milyonlarca çalışan bizim açıkladığımız enflasyona göre zam alıyor. Şimdi o insanların adeta geliriyle oynamak, hakkını yemek. Bunu yapmam, böyle bir sorumluluk altına girmem söz konusu olabilir mi?”

Bu söylediklerine karşın, bağımsız uzmanların kurduğu ENAG’ın oranlarına göre, tüketici enflasyonunu yarı yarıya düşük açıkladığı ortaya çıkmıştı:

TÜİK, ücret artışları için kullanılacak olan 2021 yılı Tüketici Fiyat Endeksi’nin (TÜFE) yüzde 36.08 olduğunu açıklarken ENAG bu oranın, kendi hesaplamalarına göre, yüzde 82.81 olduğunu duyurmuştu.

Üstelik TÜİK bile tüketici fiyatlarını etkilemesi kaçınılmaz olan üretici fiyatlarına göre olan enflasyonu yüzde 79.89 olarak ilan etmiş ve görevden alınan Başkan, “Üretici fiyatındaki artış bir şekilde tüketiciye de yansıyacak” biçiminde bir açıklama yapmıştı.

Sonuç olarak iktidar seçime giderken Maliye Bakanı’nı, Merkez Bankası ve TÜİK başkanlarını değiştirerek hem halkın cebindeki parayı daha hızlı ve daha yüksek bir biçimde almayı hem de Adalet Bakanı’nı değiştirerek baskıyı daha da artırmayı hedefliyor.

...***

Akif Beki 1 Şubat tarihli Karar gazetesinde, " Adalet’te olağan bir istifaymış"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Adalet Bakanı Gül, neden istifa etti? İsmail Saymaz'ın Halk TV sitesinde yazdığına göre; bardağı taşıran görüş ayrılığı, Cumhurbaşkanlığındaki bir toplantıda ortaya çıkmış. Konu, Osman Kavala’nın tutuklu mu, tutuksuz mu yargılanmaya devam edeceğiymiş. Gül, Kavala ve benzeri siyasi davalarda prensip olarak tutuksuz yargılamadan yanaymış. AİHM ve Avrupa Konseyi kararlarına da hukuken hak verir mahiyette konuşmuş. Ters düşmemek gerektiğini savunmuş. İpler orada kopmuş ama sözlü istifası kabul edilmemiş."diyen  yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Daha sonra yazılı istifasını sunmuş ve İmamoğlu’nun MOBESE kayıtlarının sızdırılmasına tepki gibi de anlaşılan o son konuşmasını yapmış.

Bakan’ın, giderken verdiği son mesaj manidar bulunmuştu.

Özetle diyordu ki...

Bir: Sanık, yalnızca işlediği iddia edilen suçtan yargılanır, savunma hakkı kutsaldır, lehine olan deliller de iddianameye konur.

İki: Alakasız özel hayat bilgileriyse iddianameyle ifşa edilemez, hukuk bunu yasaklamıştır. Devlet yetkisiyle elde edilen mahrem bilgiler, devlete emanettir.

Üç: FETÖ'vari yöntem ve uygulamalara karşı teyakkuz halinde olmak ve bir daha yaşanmasına izin vermemek olmazsa olmazdır. Geçmişte hukuk, kumpaslara alet edildi diye tekrarı hoş görülemez, göz yumulamaz.

Geçmişte FETÖ, bu yetkiyi kötüye kullandı, onları da hatırlatıyordu. Usulsüz dinlemelerle, sahte veya yasadışı delil üreterek nasıl kumpaslar kurduklarını...

Kişilerin mahremini ve onurunu korumak devletin göreviydi, itibar suikastlarına ve lekelenmeme hakkının ihlaline müsaade edilemezdi. AK Parti, bu yönde düzenlemeler yapmıştı.

Gül, vatandaşın güvenine ve hukuka ihanet konusunda duyarlılık gösteriyordu. Benzer rahatsızlıklarını daha önce de dile getirmişti. Ama hukuka aykırı uygulamalara engel olamamıştı.

Ne haysiyet cellatlığı bitti, ne adil yargılanma hakkının çiğnenmesi. Ne de devletin istihbarat imkanlarıyla elde edilen özel bilgilerin, muhalefeti karalamak için pervasızca kullanılması...

Buradan bakınca Saymaz’ın haberi, hayatın olağan akışına yani Cumhurbaşkanlığı sisteminin işleyişine uygun görünüyordu.

Gül’ün istifasının perde arkası pekala böyle gelişmiş olabilirdi, inandırıcıydı.

Kendimi böyle düşünürken yakaladım ve ne yalan söyleyeyim, aklıma yattığı için irkildim.

Kimin tutuklu, kimin tutuksuz yargılanacağıyla ilgili bir toplantı yapılıyor. Fakat yer, Cumhurbaşkanlığı. Bir mahkeme salonu değil. Kararı, duruşma hakimleri vermiyor. Bu da yargımızın “tarafsız ve bağımsız”lığına halel getirmiyor, olağan karşılanıyor.

Demokratik hukuk devletlerinde böyle olurmuş, kimin hapiste kalıp kimin çıkacağına yürütme bakarmış gibi.

Biz de kanıksıyoruz, vay be!

“Aa ondan mı istifa etmiş, tamam öyleyse, sorun yok” deyip Bay Kemal’in işlerini konuşmaya devam mı?

Bakın siz şu Bay Kemal’in ettiklerine, o da CHP’yi tek adamcılıkla çok kötü yönetiyor ama.

...***

Cevher İlhan 1 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, " Türkiye “yolsuzluklar ülkesi” olmuş"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Ağır ekonomik kriz altında duvara toslayan Türkiye’nin yolsuzluğun pik yaptığı ülkelerin başında gelmesi ülkede maddi ve mânevî çöküşün imdat işâretlerini veriyor. Daha önce açıklanan “demokrasi endeksi”nde özellikle “tek kişilik ucûbe yönetim”de Türkiye’nin demokraside iç savaş kargaşasında dikta ile yönetilen otokratik Afrika ülkelerinin sıralandığı “hibrit-melez demokrasi” grubuna gerilediği ortaya çıkmıştı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:  

...***

En son yolsuzlukta da Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün ölçümleriyle Türkiye’nin “Yolsuzluk Algı Endeksi”nde son on yılda en çok puan kaybeden ülkeler arasında yer alıp, son iki yılda 10 basamak gerileyerek 180 ülke arasında 96. sıraya düşmesi; Sırbistan, Arjantin, Brezilya gibi ülkelerin altına düşmesiyle son on yılın zirvesinde kendi rekorunu kırması oldukça dikkat çekici. 

Buna göre “tek kişilik hükûmet”te “yolsuzluk ekonomisi”yle soygun, devlet ihalelerini kat kat mâliyetiyle yandaşlara peşkeş çekme, ihaleye fesad karıştırma, “rüşvet”, “hırsızlık”, “zimmet”, “çökme”, “suç işlemek için örgüt kurma”, “irtikap”, “kayırma”, “gasp”, “yağma”, “görevi kötüye kullanma”, “kamu görevlisini suça itme”ye ilişkin ifşaatlar” vahameti ele veriyor. 

Millet irâdesinin temsilcisi TBMM adına devlet ihaleleri ve harcamalarındaki yolsuzlukları, israfı ve usulsüzlükleri denetlemekle görevli bir yargı kurumu olan Sayıştay’ın yetkilerinin budanarak “denetici raporları”nın Meclis’e getirilmesinin engellendiği, siyasi iktidarı eleştiren bağımsız medyanın baskılarla bertaraf edilidiği, “iktidara iliştirilmiş medya”nın “yandaş” hale getirildiği tablo ortada.

Başta iktidardakilerden aldığı desteğin yanısıra bilhassa yüksek yargının önemli bir kısmının Saray’dan atanması, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun siyasi iktidara bağlanmasıyla “siyasetin sopası” haline getirilen, bağımsızlığını ve tarafsızlığını bütünüyle kaybeden yargının ayyuka çıkan yolsuzlukların hiçbirine bir soruşturma dahi açamamasıyla yolsuzluklar pervâsızlaşmış.

Muhalefetçe Meclis’in önüne getirilen onlarca ton uyuşturucu kaçakçılığı ve ticaretiyle ilgili “devlet-mafya-siyaset ilişkileri”yle yolsuzluklara dair araştırma-soruşturma önergelerinin peşinen AKP-MHP’nin oylarıyla reddedilmesinin verdiği cür’etle yolsuzluklar kat kat artmış. 

Bundandır ki her gün bir yenisi eklenen yolsuzlukların, hırsızlıkların, rüşvetin, kamu malını peşkeş çekmenin soruşturulmaması Türkiye âdeta “yolsuzluklar ülkesi” haline gelmiş…