Şubat 08, 2022 08:21 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Karar: Davutoğlu: Tüm çabam 'İlkelerde ittifak' için

Cumhuriyet:

CHP'li Akın ve EMO, elektrik kesintisinin ülke geneline yayılabileceğini belirtti

Milli gazete:

Kovid-19’a yenilmedik elektrik faturasına yenildik!

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Yusuf Ziya Cömert 7 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Seçimi kim kazanır?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Millet İttifakı seçimi kazanırsa ya da İYİ Parti lideri Meral Akşener’in zaman zaman altını çizdiği gibi Millet İttifakı’nın belirlediği aday cumhurbaşkanı seçilirse Türkiye nasıl yönetilecek? Hangi sorun, nasıl çözülecek? İttifakın bileşenleri arasında bu konuda bir mutabakat var mı? Eğer kafa karıştırmayan, hele bir daha anlat, şurası nasıldı, gibi istifhamlara sebep olmayacak bir mutabakat varsa, bu mutabakat nasıl ve ne zaman ilan edilecek?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Ekonomide nasıl bir yol takip edip memleketi düzlüğe çıkaracaksınız?

Sadece finans politikalarıyla mı?

Kürt sorununa hepiniz aynı mı bakıyorsunuz?

Suriye konusunda hepiniz aynı mı düşünüyorsunuz?

Bu gibi soruların Millet İttifakı tarafından henüz cevaplandırılamamış olması Cumhur İttifakı’nın en büyük avantajı.

Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu’nun yeniden yapılanma çıkışı bu soruların cevaplandırılmasına matuf bir çalışmaya vesile olacak mı? Bu eksiği liderler ve parti yönetimleri birlikte görebilecekler mi? Psikolojik faktörlere mağlup olmamayı başarabilecekler mi? Zamanla anlaşılır. Muhalefetin en büyük avantajı da mevcut sorunlara iktidardan başka bir fail atamanın mantıken mümkün olmaması.

İktidara yöneltilebilecek “20 senedir iktidardasın, çözebilecek olsan şimdiye kadar çözerdin, çözme hakkını kullandın ve çözemedin” savına cevap vermenin güçlüğü.

Çözeceğim diyorsun ama sorunun sahibi sensin.

Bütün doğru işleri nasıl sen yaptıysan, hepsi nasıl haklı olarak senin sevap hanene kaydedildiyse, yanlış işleri de sen yaptın.

Sıkıntılı bir durum.

Ancak şoke edici bir reform hamlesiyle etkisi hafifletilebilir.

Yanlışını itiraf ederek ve bugünden tezi yok doğruları yapmaya başlayarak. Bunun için hatayı kendisinde arayabilmesi, kendi yanlışını görebilmesi lazım. Öyle bir alamet şu anda yok. Siyasi kutuplaşmanın her iki tarafında, trollerin kolaylıkla etkileyebildiği ya da kendisi bizzat trol olan, siyasi polemikleri saniyesi saniyesine takip eden, nereye oy vereceğini çok iyi bilen, gökten mucize bile inse bildiğinden şaşmayacak bir kitle var.

Onlara propaganda sökmez. Bulundukları yerde ‘iman’ derler, ‘ilke’ derler, ‘dava’ derler, ‘atadan dededen böyle gördük’ derler sabit-kadem dururlar.

Bütün partilerin oy deposu, oy rezervi bu kitledir. Elde birdir onlar. Fakat seçimlerin sonucunu genellikle o kitlenin dışındaki insanlar belirler. Daha sakin, daha kendi halinde. Sürprizleri onlar yapar. Tahmincileri, anketçileri onlar yanıltır. ‘Dip dalga’ dedikleri şeyin menşei onlardır. Süresi dolmuş siyaseti onlar tasfiye eder.

...***

Mehmet Kara, 7 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, " Kirli siyaset dilinin geldiği nokta"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı, ötekileştirici konuşmaların, yani kirli siyaset dilinin ülkeyi getirdiği nokta gerçekten üzücü ve endişe verici boyutlara çıktı. Bu kirli siyasetin meydana getirdiği nokta, siyasetçilere yapılan saldıralar, liderlerin meydanlarda maruz kaldığı çirkin üslûpla eleştirilere kadar varırken, kimse bundan ders çıkartmıyor. Aslına bakılırsa ders çıkartmaya çalışan da yok, tersine bundan nemalanıyorlar. Seçmen kitlesi, yani taban bu tarz siyasetle diri tutulmaya çalışılıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Oysa ki, bu dil ülkeye ve millete büyük zarar veriyor. Hemen her konuda bir kutuplaşma noktası bulunmak suretiyle insanlar yavaş yavaş birbirinden uzaklaşmaya, birbirini dinlememeye başlıyor. Ağzını açanın, fikrini söyleyenin hemen “hainlikle” suçlandığı, bir konu hakkında fikrini hürce ifade edemediği, konuşamadığı, tartışamadığı, fikir alış verişinde bulunamadığı, en başta da insanlarının birbirini dinlemediği bir dönem yaşıyoruz. Fikre saygı yok. Herkes kendi dediğini doğru kabul ediyor, birbirini anlamaya çalışmıyor.

“Bu nereye kadar gidecek? Bu kadar ayrışma ve kutuplaşma ülkeyi nereye götürecek?” soruları sorulurken Trabzon’da yaşanan bir olay bardağı taşıran son damla oldu. Erdoğan’ın konuşması sırasında kürsüye gelen ya da çıkartılan 9-10 yaşlarındaki bir çocuğun anamuhalefet liderine yakışıksız bir ifade kullanması endişeleri katbekat arttırdı.  

Aslında çocuğun anlatmak istediği 10 yıldır hapiste olan babası için Cumhurbaşkanı’ndan yardım istemekti. Bunları “mikrofon”da söylenmesi istendiğinde sonradan pişman olacağı sözler söyledi. Sarf ettiği kelimeyi mitingi izleyen “teyzelerden” duyduğunu ve anlamını bilmediğini söylerken de, “Kelimenin anlamını bilmiyordum. Söylediğime pişmanım, kendisinden özür dilerim” diyerek pişmanlığını ifade etti. 

Burada asıl üzerinde durulması gereken bu mikrofonun kendisine verilmesi ve bu yakışıksız ifadeleri söylerken, Bakan ve parti yöneticilerinin tebessüm etmesiydi. 

“Çocuktur ne yapsa yeridir” sözünü hatırlamak gerekli mi bilemiyoruz, ama çocuk daha eline mikrofonu aldığında “Bay Kemal” dedikten sonra elinden mikrofon alınıp, “Biz siyaset yaparken rekabet içindeyiz. Bazen sert cümleler söylüyoruz. Bu ifadeyi kullandığın insan deden yaşında. Ayıptır. Bu sözler bir çocuğa yakışmıyor. Sen bizim geleceğimizsin, siyaseti siyasetçilere bırak” denilemez miydi? Böyle yapıldığında siyasette bir yumuşama olmaz mıydı? Doğrusu da bu değil miydi? 

Siyasetçiler çocuğun bu sözlerinden ders çıkartıp kendilerine bir çeki düzen verirler mi? Öyle görülüyor ki vermeyecekler… Hiç değilse çocuğun özrünü görüp bir özür dilemeleri gerekmez miydi?

Yıllardır devam eden kutuplaşmanın ve ötekileştirmenin millete yansımasının daha kötü olacağı söyleniyor ki, o oldu. Artık siyasetçilerin kendilerine bir çeki düzen verip bu kirli siyaset dilini terk etme zamanı gelmedi mi? Elbette geldi ve çoktan da geçti bile… 

...***

Remzi Özdemir 7 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Bankaların büyük vurgunu!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Bir değil, 4 değil bugüne kadar toplam 43 kez bankaların vadesiz vurgununu yazdım durdum. Ne BDDK, ne de başka bir otorite bu vurguna "dur" dedi. Vurgunun adı vadesiz! Son verilere göre, 2022 Ocak ayı itibariyle bankalardaki vadesiz para yani faiz almadan boşta duran miktar tam 428 milyar 61 milyon 905 bin lira."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bu şu anlama geliyor: Bankalar vatandaşın yaklaşık 428 milyar lirasını sıfır faiz ile kullanıyor. Bedava bir parayı en düşük krediden bile verse yüzde 22. Yani havadan kazanılan yüzde 22 faiz.

Elbette bu paranın bir bölümü küçük rakamlar. Yani ATM'den çekmek üzere boşta bırakılan, ya da maaşlardan arta kalanlar. Ancak büyük bir bölümü bankalar tarafından kasıtlı olarak boşta bırakılan para.

Bugün birçok bankanın bilançosuna baktığınızda o müthiş kârların arkasında vatandaşın parasını bedava kullanma operasyonunu da göreceksiniz.

Dünyanın neresinde böyle bir şey olabilir ki?

Bankaya parasını yatıran hele de enflasyonun yüzde 48 olduğu ülkede insanlar bir kuruş faiz almadan parasını bankaya bırakacak. Sanırsınız ki, ülkede hiç enflasyon yok, paranın değeri hiç kaybolmuyor ve vatandaş parayı sadece park etmek için bankada bırakıyor.

Defalarca yazdım yine yazacağım.

Bankalar burada ahlaksız bir ticaret yapıyor. Her Cuma yapılan vadesizde bırakma operasyonu bir ticari ahlaksızlıktır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, bankaları sömürü çarkı kurmakla suçladı.

Haklı mı?

Kesinlikle haklı. Özellikle bazı özel bankalar faizlerin düşmesi ile vatandaşın parasını ucuza alıp pahalıya sattı.

Şimdi, yanıt verilmesi gereken soru şu:

Rakamlar ortada. Bu bankaları düzenleme ve denetleme yetkisi olan kurumlar neden şu vadesiz konusuna el atmıyor.

Herkes biliyor bankaların bu parayı nasıl vadesizde tuttuğunu! Neden basit bir yasal düzenleme ile bu paranın boşta kalan bir bölümü nemalandırılmıyor?