Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Z kuşağından sessiz çığlık: Yoksulluk sınırında yaşıyorlar, gelecek umutları yok
Yeniasya:
Eczaneler ilâç tedarikinde güçlük çekiyor
Star:
Zelenski'den teklif! Türkiye'nin de yer almasını istedi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Şükran Soner 19 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Yağma düzeni azaltılacağına patlatılıyor.."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Ülkemizdeki otoriterleşmede sınır tanımayan Saray rejimi, düzeninin, deneme yanılma, olmadı bir başka deneme yanılma uygulamalarının, ekonomik, sosyal, siyasal yaşamımıza, uluslararası siyasetimize, ülkemizin üstlendiği tüm sorumluluklara yansıyan “Ben yaptım oldu” kararlarından vazgeçmeye niyetli görünmüyor. Ortaya çıkan sonuçların bedellerini, sonuçta yurttaşlar olarak hepimiz birlikte ödüyoruz."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Gelin görün ki giderek sayıları, oranları düşen kaymak tabakaya “hep bana hep bana” diyerek en haksız hukuksuzundan dudak uçuklatan paylar düşerken, haksızlık hukuksuzlukları canları ile ödeyenlerin artışındaki ürkütücü tablo sınır tanımıyor. Yaşayan, nüfusa kayıtlı sayıları hızla artan yurttaşlarımız için ise haksızlık hukuksuzluk girdabına yakalanmak kaçınılmaz gerçeklik, yoksulluk yoksunluğa sürüklenenlerde aşağılara doğru çekilmeye sınır konulamıyor.
Çocuklarımızın doğasında en yüksek yaşam sevincinin tüketilmemesi yolunda, sınırlı, göreli, sağlıklı, gerçekçi, doğru haberlerin izlenebilirliği giderek zorlaşıyor. Haberler zinciri, korku filmleri, tünelleri gibi.. Gazetecilik dili ile geçmişten kalma “üçüncü sayfa” halkın içinde olduğu yaşamı yansıtan haber, görüntüleri de varsa kanlı, canlı.. Aynı zamanda vurgun, yağma, haksızlık hukuksuzluklar zinciri.. En deneyimli gazetecilerin bile, hem gerçekleri doğru dürüst aktarabilmekte, gerçekten haktan yana duruş sergileyebilme yolunda ne kadar zorlandıklarını gözlemlememek olanaksız. Önceleri iddialı doğru dürüst habercilik yapma savında moralli yola çıkıyorlar.. Sonrasında ya başlarına bir şeyler geliyor.. Ya da yaşanan girdabın, acıların birbirinin izdüşümü boyutlarında sıkıcı, sevilen olamama kaygısını taşıyan, cümleler kurmada zorlanan, yanlış algılamalar yaratmaktan ürkenler cephesinde saflaşmış konumda, sözcükleri tarta tarta konuşanlar cephesine yerleşiyorlar..
Doğru iş yapmakta kendilerine güvenli bilim insanları, hukukçular, siyasetçilerin, sanatçıların aynı zorluklar içinde, işlerinde ödünsüz kalabilseler bile dertlerini anlatabilmekte zorlandıklarına şaşmamak gerek değil mi?
İktidarlarının yönetiminde AKP’li belediye kendi sığınma evini kapatma kararı almış. Gerekçesi tam da açılma nedeni ile çelişkili. Sığınma evine sığınmış kadınların, peşlerine düşmüş, büyük olasılıkla evlerine geri dönmeye, her tür şiddete katlanmaya, boşanmamaya razı olmazlarsa cezalandırmayı, gerekirse öldürmeyi yol bilmiş erkekler, nasıl olmuşsa gizli olması gereken sığınma evinin kapısına dayanmışlar, kavga çıkarmışlar.. Kadınları koruma sorumluluğundan cayma, kaçmak üzere, belediye güvenli sığınma evi koşullarını yaratma yerine, toptan kapatmayı, kadınları ortada bırakmayı seçivermiş.
...***
Oğuz Demir 19 Şubat tarihli Karar gazetesinde, " Herkes işini yapmalı!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Belki dikkatinizden kaçmıştır. Perşembe günü, daha önce Hazine ve Maliye Bakanı tarafından “önemsizleştirildiği” söylenen politika faizi için Merkez Bankası’nın Para Politikası Kurulu toplantısı yapıldı. Toplantı sonucu politika faizi yüzde 14’te sabit tutuldu. Bu manşetin dışında Merkez Bankası bir de metin açıklıyor. Bu metinde politika faizinin neden sabit tutulduğunu özetliyor. Çok fazla teknik detaya girmeyeceğim."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu metinde özet olarak şöyle denmiş:
“Amacımız liralaşmanın sağlanması ve cari fazla verilmesi. Sonrasında enflasyon kendiliğinden düşecek ve elbet bir gün yüzde 5’e inecek!”
Diyeceksiniz ki bu yeni bir şey değil. Elbette değil de Merkez Bankası’nın resmi metinlerinde bunu görünce insan bir kez daha üzülüyor. Bütün dünyada ve Türkiye’de de merkez bankalarının asli görevi “kısa vadede” fiyat istikrarını sağlamak. Dünyanın geri kalanında merkez bankaları bu yolda son dönemde bir hayli de proaktif bir rol üstlenmiş durumda.
TCMB ise tam tersi bir yol aldı.
Kısa vadede yapması gereken işi bir kenara bırakıp iki tane göreve odaklandı.
TL’nin bu seviyelerde kalmasını sağlamak. Türkiye’nin cari fazla vermesine katkı sunmak. Neye benziyor biliyor musunuz? İç hastalıkları uzmanına diş çektirme görevi vermek gibi. İşte bunu yaptığınızda hastaya ne olacaksa maalesef Türkiye ekonomisinde , de kısa bir süre sonra olacak o gibi görünüyor.
Neden?
Birincisi TL’nin bu seviyelerde kalması bir pamuk ipliğine bağlı. Bu pamuk ipliği en çok da ekonomideki genel döviz ihtiyacı ile ilişkili. Ekonominin ithalat ve ihracat dengesi kritik öneme sahip. Hükümet artmasını beklediği turizm gelirlerini de dikkate alarak cari fazla verileceği beklentisine sahip.
Pandemi öncesine göre bir kıyaslama yapayım. 2019 yılının ilk altı ayında petrol fiyatları ortalama 60 doların biraz altında seyretmiş. Bu dönemde enerji ithalatı 8 milyar dolar civarında gerçekleşmiş. Şimdi petrolün varil fiyatının 90 dolar civarında olacağını varsayarsak enerjinin faturası kabaca altı ayda 12 milyar dolara çıkacak.
Yani basit bir hesapla Türkiye’nin enerji ithalatından kaynaklı dış ticaret açığı miktarı aynı bile kalsa sadece fiyat artışından kaynaklı olarak önümüzdeki altı ayda 4 milyar dolar artacak. Yine biliyoruz ki enerji talebi de geçtiğimiz yıllara göre daha yüksek. Yani bu 4 milyar dolar en iyimser artış olacak!
Enerji dışı ithalat ve ihracat farkının da hükümetin beklediği kadar iyi gitmediğini görüyoruz. TÜİK’in son yayınladığı Aralık 2021 dış ticaret verilerine göre enerji ürünleri ve altın hariç ihracat %22,2 artarken ithalat %23,2 ile daha fazla arttı.
Yani hem enerji faturasının artışından kaynaklanan açık hem de enerji ve altın hariç dış ticaretteki açık kapanmak bir kenara daha da artıyor.
İkinci beklenti ise turizm gelirleri. Ancak orada da Rusya ve Ukrayna arasında bir türlü düşmeyen tansiyonun baskısı sürüyor. Umarım olmaz ama Ukrayna’da çıkacak bir çatışma ve buna NATO’nun dahil olması turizmdeki gelirlere ilişkin hesabı da ciddi şekilde bozabilir.
Hal böyle olunca da işler iyice karışır.
...***
Ahmet Battal 19 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, " Sarayda itaat-itimat ilişkisi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Çarşamba günü Erdoğan sarayda bir kabine toplantısı yaptı. Bakanlarını topladı. Konuştular. Sonra “millete sesleniş” için bakanlarıyla birlikte basın mensuplarının ve kameraların karşısına geçti. Söyleyeceklerini okudu, söyledi. En son, müjdelerini de verdi. Konuşmasını bitirdi ve bir iki kişi alkışladı. Herkes yerinden kalkmaya başlamıştı ki mikrofondan bir ses duyuldu: “Bu kadar müjdeler verdik, alkış yok!”"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelelere yer vriyor:
...***
Erdoğan’ın bu ikazı ve hatırlatması üzerine salondakiler hareketlendikleri yerden alkışladılar.
Ama alkışlar “usûlen”di. Zira “talep üzerine” alkış idi. Birçoğu “nerden çıktı bu alkış talebi” diyerek alkışladı. Zira onlar bu işin “padişah ve dalkavukları” temasını hatırlatacak türden mana içereceğini bilecek kadar uyanıklardı.
Zira oradakiler zaten haftanın yedi günü, her günün yirmi dört saati, her saatin altmış dakikası Erdoğan’ın iktidarı için duâ eden kişilerdi.
Onlar Erdoğan’ı zaten sürekli alkışlıyorlardı.
Alkışlamayanlar zaten artık oralarda gazeteci olarak dahi oturamıyordu.
Ama bu ikazı duyunca Erdoğan’ı yine de memnun edemediklerini düşündüler.
Her biri, o gün önce işlerine ve sonra evlerine “Erdoğan’ı memnun edebilmek için başka ne yapabiliriz?” sorusuyla gitti.
Zira Erdoğan’ı memnun etmeliydiler ki Erdoğan’ın kendilerine itimadı devam etsin.
Erdoğan’a itaat etmeliydiler ki Erdoğan memnun olmaya devam etsin ve itimadı devam etsin.
Lideri alkışlamak en kolay iştir.
Hele emir üzerine alkışlamak, vicdana yüktür, ama ele kolay gelir bir iştir.
Önemli olan, lidere, hoşlanmayacağı doğruları söyleyebilmektir.
Bugün sarayda, Erdoğan’a, hoşlanmayacak olsa bile kendi doğrularını söyleyebilecek kimse var mıdır?
Kamu yönetimi sistemimizin ana meselesi galiba budur:
Herkes her meseleyi ve her derdi birbirine usûlünce ve kolaylıkla söyleyebiliyor.
Ama biri var ki ona duymak istemeyeceği hiçbir şey söylenemiyor.
Ve ona cumhurbaşkanı deniyor.
Ne ironi ama.