Şubat 22, 2022 08:24 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı itiraf etti: Yüz binlerce çocuğu bekleyen tehlike

Karar:

Çiftçi zam ekiyor

Yeniasya:

Esnaf belini doğrultamayacak halde

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Orhan Bursalı 21 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde," Ali Babacan, çöken ekonomiden sorumlu değil mi?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Dün Millet İttifakı’nın iktidara gelmesi durumunda ekonomi politikalarında neler yapacakları konusuna değinmiştim. İttifak ile birlikte hareket eden DEVA Partisi lideri Ali Babacan’ın dünkü açıklamasını okuyunca, epeydir yazmak istediğim bu konunun tam zamanı dedim...Babacan diyor ki: “Bugün yüzeyde ekonomik krizi görüyoruz. Ama tüm bu sorunların çözümünün temelinde bunun altyapısında hukuk ve adalet yoksunluğu var. Hukuk ve adaletin olmadığı hiçbir yerde ekonomi düzelmez. Bugün görevde olan iktidar, ağzıyla kuş tutsa bu ülkenin ekonomisini düzeltemez, çünkü hukuk ve adalet kavramını kaybetti.”"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Evet, ülkemizde keyfi bir hukuk, yargı, siyasi işleyen bir hukuk var.

Basın özgürlüğü, şeffaflık yok; başta ekonomi hemen her alanda kayırmacılık var, üstüne üstlük yanlış ekonomi politikaları…

Şüphesiz ki durum böyleyken iktidarın çöken ülkeyi, ekonomiyi ayağa kaldırmasının hemen hiçbir koşulu yok.

Babacan, hukuk ve adalet yoksunluğuna gönderme yaptı. Ama yukarıdaki saptamaları da şüphesiz paylaşıyordur.

Fakat ekonomik çöküşü salt “hukuk ve adalet yoksunluğuna” bağlamak, hukuk ve adaletin sağlanması ile hemen ekonominin düzeleceğini söylemek, hem çok kolaycı hem de ülkemizin temel ekonomik sorunlarından sanki habersiz olmak demektir.

Daha önce Babacan’ın bakışını yazacaktım dedim. Nedeni, Babacan’ın, hükümetin 2015 sonrası politikalarından sorumlu olmadığını, o yıla kadar ekonominin sanki her bakımdan tıkırında gittiğini sanmasıdır.

O yıla kadar Babacan ekonomiden sorumluydu.

Peki, Babacan ülkenin hangi makro ekonomik dengelerini düzelten politikalar uyguladı ve ne başarı kazandı?

Ülkenin, örneğin ihraç mallarının teknolojik düzeylerini değiştiren, getirisi az, düşük ve orta teknolojiye dayanan yapısından mı kurtardı; yüksek katma değer üreten ileri teknolojik ekonomik yapıya mı geçirdi?

Şu saptama, ülke ekonomisinin değiştirilmesi gereken temel sorunudur ve Babacan onca yıl yönettiği Türkiye ekonomisinin bu yapısını değiştirecek bir politika uygulamamıştır.

Ali Babacan ve iktidar, dışarıdan doğrudan yatırım ve sıcak paranın yağması ile ülkeyi bol para ile içinde yüzdürdüler. Ülkenin düşük teknolojili ekonomik yapısını neredeyse olduğu gibi bıraktılar, bunu değiştirecek politikalar akıllarının ucundan bile geçmedi!

Türkiye’nin ekonomik çöküşünün temelinde, ekonominin bu yapısının değişmemesidir. Bu, ülkenin kronik çöküş sarmalıdır. Saadet zinciri kopunca derin kriz.

Bu döneme özgü olan, adalet ve hukuk yoksunluğunun çöküşün üzerine tüy dikmesidir. Gerisi bir politik masal.

Ülkeyi bekleyen tehlike, bir iktidar değişikliğinde, aynı sarmalın sürdürülmesidir.

Salt hukuk ve adalet tesisiyle ülke ekonomisi düzelmez! Ali Babacan, ülkeye para aksın, biz de her şey düzelmiş gibi davranalım, küresel oyununun adamı mı?..

...***

Oğuz Demir 21 Şubat tarihli Karar gazetesinde, " Ekonomi göz(ler)deki ışıktır!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Son dönemde hükümetin, muhalefetin ve uzmanların hepsinin nadir hemfikir olduğu bir konu var. Ekonomide işlerin yolunda gitmesinin büyük ölçüde güvene bağlı olduğu. Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati bu durumu kendine has üslubuyla biraz farklı ifade ediyor. Bakan “ekonomi gözlerdeki ışıktır!” diyor. Gerçi Bakan Nebati, ekonomi gözlerdeki ışıktır derken kendisine soru soran televizyon sunucusuna kendi gözlerini işaret ederek bu cümleyi söylüyor. O yüzden ana fikirde hemfikir olsak da uygulamada mecburen ayrışıyoruz."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Ekonomi eğer gerçekten gözlerdeki ışıksa, o ışığı bakanların gözünde değil, vatandaşın gözünde aramak gerekir. Ve gerçekten vatandaşın gözlerinde de ışık olduğunda iyileşmenin yakın bir zamanda gerçekleşmesi mümkün olabilecektir.

Tabii ki tek tek vatandaşların gözlerinde ışık var mı yok mu bakmak zor.

İşte bu yüzden o ışığı yansıtabilecek verilere bakmakta yarar var. Geçtiğimiz hafta TÜİK bize bu konuda ipucu verebilecek iki veri açıkladı. Birincisi Türkiye Yaşam Memnuniyeti araştırması. Bu araştırma 2003 yılından bu yana yapılıyor. Bu çalışmada sorulan sorulardan biri de bir yıl sonrasına ilişkin beklentiler. Daha iyi olacak, aynı olacak, daha kötü olacak ve fikrim yok şeklinde seçenekler sunuluyor katılımcılara.

Verinin hazırlanmaya başlandığı 2003 yılından bu yana bir sonraki yıl için “daha iyi olacak” diyenlerin oranının en düşük olduğu yıl 2021. 2003-2020 yılları arasında gelen yılın daha iyi olacağına inanan katılımcıların oranının ortalaması yüzde 34 iken 2021’de bu oran sert düşerek yüzde 20,9 olarak tespit edilmiş.

Daha kötü olacak diyenler genellikle en düşük orana sahip oluyor. Yine aynı karşılaştırmayı yapayım. 2003-2020 arasında takip eden yıl daha kötü olacak diyenlerin oranının ortalaması yüzde 13 iken 2021 yılında bu oran 2,5 kat artmış ve yüzde 33,8 olmuş. Verinin hazırlandığı 2003 yılından bu yana en yüksek oran.

Yani anlayacağınız yurttaşlara 2022 nasıl olacak diye sorulduğunda insanların gözünün ferinin kaçtığı görülmüş.

Benzer bir durum TÜİK’in aylık olarak açıkladığı tüketici güven endeksi verilerinde de görülüyor. Aralık 2021’de tarihi dip seviyelere düşen tüketici güveni Ocak’ta bir miktar iyileşmiş olsa da Şubat’ta yine düşüş gösterdi. 1-200 arasında hesaplanan veride 100’ün üstü iyimserlik, 100’ün altı kötümserliği gösteriyor. Veri sıfıra yaklaştıkça daha kötümser bir duruma işaret ediyor. 200’e yaklaştıkça da iyimserlik artıyor.

Bakalım TÜİK, tüketicinin güvenini Şubat’ta ne bulmuş?

TÜİK’e göre ocak ayında 73,2 olan endeks, şubat ayında yüzde 2,8 düşerek 71,2 oldu. Kötümserlik net kendini göstermiş.

Ancak bu araştırmada da yine mevcut güvenin dışında geleceğe yönelik beklenti de soruluyor. Mesela hanenin gelecek 12 aylık dönemdeki maddi durum beklentisi. Bu veri de 2012 yılından bu yana en düşük ikinci seviye. Gelecek 12 aylık dönemde genel ekonomik durum beklentisi de 2012’den bu yana en düşük üçüncü seviye.

Salgının hepimizi vurduğu dönemde dahi bu kadar düşük olmamıştı bu veriler.

...***

Mehmet Faraç, 21 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, " ''Z kuşağı''nın son mesajı!..."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Kim ne derse desin, bir derin buhran var memlekette...Artık AKP'liler de bunu kabul ediyor ki; hem anketlere yansıyan oy kaybı, hem de iktidar yanlılarının farklı mecralardaki açıklamaları, sadece muhalif kesimlerin değil, iktidar destekçilerinin de ekonomik gidişattan hoşnut olmadıklarını kanıtlıyor... Çünkü iktidarın maaş artışlarını, elektrik, doğal gaz ve yakıta yaptığı zamlarla geri almasının yarattığı çöküşü, piyasa anarşistlerin bir türlü durmayan yağmacılığı da körüklemeye devam ediyor..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Beş büyük markete kesildiği ileri sürülen milyarlarca liralık cezanın akıbeti (!) bilinmezken, denetimsizlik yüzünden KDV'deki indirim bile piyasadaki yangını bir türlü söndüremedi...

Hükümet milleti bağrından çarpan doğal gaz ve elektrik zammını nasıl indireceğini tartışırken, faturalardaki yangın  insanları evlerinde karanlıkta ve soğukta oturmaya mahkûm ediyor...

Sosyal medyaya bu konuda da çarpıcı tepkiler yansıyor... Markete, pazara gidememekten, televizyon ışığında oturmak zorunda kalmaktan, battaniyelere sarılarak yaşamaktan, kahvaltılık malzemeye muhtaç hale geldiklerinden yakınanlar ve daha niceleri öfkeli ve çok çaresiz...

Derdimiz bu köşede defalarca dile getirdiğimiz piyasadaki yangına ve bunun ardındaki ihanete, duyarsızlığa, ilgisizliğe, denetimsizliğe bir kez daha dikkat çekmek değil...

Asıl sıkıntı, bir kilo patlıcanın 2002'deki çeyrek altın fiyatına geldiği bir ülkenin içinde bulunduğu ekonomik yangın ve buna karşı dehşet verici çaresiz sessizliğin devam etmesi...