Mart 06, 2022 08:19 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Yıl 2022, yer İstanbul! Yurttaşlar ayçiçek yağı için adeta birbirini ezdi!

Karar:

Benzin uçtukça uçuyor, devlet Seyrediyor: Nereye kadar?

Yeniasya:

Millet zamlardan iyice bunaldı: Hükümet seyirci

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları

...***

Abdülkadir Özkan 5 Mart tarihli Milli gazetede, "Ülkeyi muhalefet mi yönetiyor?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" İktidar kanadından yapılan açıklamalardaki üslup sanki ülkeyi kendileri değil de muhalefet yönetiyormuş havası estiriyor. Çünkü muhalefetin yaptığı eleştiriler öylesine tepki ile karşılanıyor ki, iktidar ne yaparsa, ne söylerse, nasıl bir adım atarsa atsın muhalefetin bunu tasdik etmesi, alkışlaması gerekiyor gibi bir mantık ortaya çıkıyor. Hâlbuki muhalefete düşen ülke sorunlarına çözümü ortaya koyması ve bunu insanımıza anlatmasıdır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Yani muhalefetin bir takım eleştirilerde bulunması kadar doğal bir hâl olamaz. Elbette, yapılan iyi ve güzel şeylerin de desteklenmesi gerekir ama iktidarın iyi diye takdim ettiği bir takım olaylar ve gelişmeler muhalefetin bakış açısına göre yanlış ise bunları söylemesi gerekir ki, iktidar da attığı adımları gözden geçirebilme imkânına kavuşsun. Kısacası ülke iyi yönde gitmiyor, insanımız her gün biraz daha ekonomik bunalıma sürükleniyor ama iktidar kanadının tek derdi 6 muhalefet partisinin oluşturduğu ittifakla uğraşmak olmamalı. Yani, iktidar kanadı partiler kiminle ittifak yapmış ise doğru, muhalefet partilerinin her söyledikleri ve yaptıkları yanlış yaklaşımının ülkeye bir faydası olamaz. Böyle olunca iktidar kanadından yapılan açıklamalarda ısrarlı bir şekilde öfke ve tepki hâkim oluyor. Bu da ısrarlı bir şekilde dışlamayı, küçümsemeyi gündeme getiriyor. Böyle bir yaklaşım ister istemez bu ülkeyi muhalefet mi yönetiyor, onların her yaptıkları yanlış iktidar kanadının her yaptığı ve söylediği doğru gibi topluma gösterilmeye çalışılıyor.Söz gelimi önceki gün açıklanan TÜİK’e göre TÜFE aylık 4.8, yıllık yüzde 54.4 artmış. Bunun yanında gıda ürünlerinde KDV 8 puan düşürüldüğü halde Şubat’ta 8.41 artış ile rekor kırıyor. Bu arada önümüzdeki aylarda vatandaşa yansıyacak olan üretici enflasyonu ise 28 yılın rekorunu kırarak yüzde 105.1 ile üç haneye ulaşmış durumda. Vatandaşın yaşadığı enflasyon ise yıllık yüzde 123.80 ile korkutucu bir noktaya gelmiş durumda. Yani, ilan edilen tüm programlara ve uygulamalara rağmen enflasyonun önü bir türlü alınamıyor. Vatandaş ise her geçen gün evin yolunu iyice şaşırma noktasına geliyor. Daha doğrusu gelmiş durumda.İnsanımızın yaşadığı sıkıntı sadece fiyat artışlarından ibaret olmadığı, her gün ilan edilen ayaküstü kararların çok geçmeden işe yaramaması karşısında yeni karaların alınma zorunluluğu ister istemez hayatı yazboz tahtasına dönüştürmüş ve iktidarın görevinin bu sıkıntıları gidermek olduğu ortada iken nedense iktidar kanadının muhalefet partilerini suçlamayı, karalamayı, bunun da ötesinde küçültücü bir üslup sergilemeyi tercih etmesi kendilerini sorumluluktan kurtarmadığını ne zaman görecekleri, kavga yerine kucaklaşmayı tercih edecekleri gerçekten merak konusu. Çünkü yeni düzenle birlikte iktidarın önünde yapmak istediği hususların engellenmesi söz konusu değildir. Yani, muhalefetin desteğine ihtiyaçları yoktur. Hatta bir kararname ile yapmak istediklerini hayata geçirmeleri mümkün iken niçin muhalefetin her eleştirisine karşı sert tepki veriliyor anlamak mümkün değil.

...***

Murat Çabas, 5 Mart tarihli Yenimesaj gazetesinde, " Akaryakıt vatandaşı yakıyor"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Üst üste gelen akaryakıt zamları vatandaşları bezdirdi. Artık her gün zam geliyor hem de büyük meblağlarda... Bugün de motorine 84 kuruş, benzine 69 kuruş zam geldi. Dün motorine 1 lira 33 kuruş, benzine 53 kuruş zam gelmişti. Önceki gün de motorin 1 lira 51 kuruş, benzin ise 88 kuruş zamlanmıştı. Daha önceki yazılarımızda, bu gidişle benzinin, mazotun sadece kokusuna para ödeyeceğiz diye espiri yapmıştık ama korkarım da bu espiri gittikçe gerçeğe dönüşüyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Enflasyonla mücadeleyi ana hedef olarak belirleyen Hükümetin, hemen hemen tüm sektörlerin ana maliyet unsurlarından biri olan akaryakıt konusunda bir çözüm üretememesi, esasen enflasyonu düşürme konusunda samimi olmadıklarını açıkça göstermektedir.

Üstelik nakliyede, tarımda, sanayide temel girdi olan mazotun, benzine göre daha fazla zamlanması, başta gıda fiyatları olmak üzere bütün ürünlerde enflasyonun asla düşmeyeceğini göstermektedir.

Mazot son bir yılda yüzde 200 artarken, enflasyonun tek haneye düşmesi mümkün müdür?

Siyasilerimizin hedeflerine önce kendileri inanmaları gerekiyor ki, bu tablo karşısında bu nasıl mümkün olacak?

...***

Sedat Ergin 5 Mart tarihli Hürriyet gazetesinde, " COVID-19 ile mücadelede Bilim Kurulu’nda konsensüs olmayınca"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

""Birazdan sizinle paylaşacağım kararlar mutlak bir mutabakatla alınmış kararlar değildir” diye söze girdi geçen çarşamba akşamı Koronavirüs Bilim Kurulu toplantısının bitiminde Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca. Ardından kurul üyeleri arasındaki bölünmeyi biraz daha açtı: “Bilim insanlarımızdan “Henüz erken” diyen ve bekleme taraftarı olanlar da var. Birçok bilim adamı ise bizlerin sosyal gerçekliği, dünyadaki benzer gelişmeleri dikkate alarak salgın baskısından kurtulmuş bir hayata dönüş için aldığımız inisiyatifi destekliyor.”"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Koca, bu ifadesinden sonra “Şimdi salgının mücadele etmesi kolay bir evresinde olduğumuz tespitinden hareketle Bakanlık olarak aldığımız kararları maddeler halinde açıklıyorum” diyerek bu kararları sıraladı.

Buradaki kilit ifade, herhalde Koca’nın kararın “Bakanlık olarak alındığını” vurgulayarak, Bilim Kurulu’nun bu inisiyatife ortak bir tutumla kefil olmadığını kabullenmesidir.

Hatırlanacaktır, geçen ocak ayında da Bilim Kurulu ile ilgili tartışmalı bir durum yaşanmış, Sağlık Bakanlığı PCR testi yaptırma kurallarının gevşetilmesi yönünde atılan bir dizi adımı kurul kararı şeklinde takdim etmişti. Ancak bu konuda bir karar alınmadığı sonradan kurul üyelerinin beyanlarıyla ortaya çıkmış ve ardından bu açıklamanın düzeltilmesi yoluna gidilmişti.

Aslında her iki olayda da karşımızda şekillenen genel bir kalıp varsa, o da Sağlık Bakanlığı’nın COVID-19 önlemlerinin gevşetilmesi doğrultusunda attığı bütün kritik adımlarda Bilim Kurulu’nun mutabakatını bir bütün olarak yanında bulmamasıdır.

Dikkat çekici bir nokta, Bilim Kurulu üyelerinin bakanlığın kararlarına çekincelerini kamuoyundan saklamamalarıdır. Örneğin Bilim Kurulu üyesi olan ve aynı zamanda Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği’nin (KLİMİK) başkanlığını da yürüten Prof. Serap Şimşek Yavuz’un dün Hürriyet’te Fulya Soybaş’a yaptığı açıklamalar bu bakımdan yeterince uyarıcı olmalıdır.

Prof. Yavuz, vaka, vefat, yatan hasta, aşılama sayıları gibi göstergelere bakıldığında “Salgının çok da kontrol altında olmadığını” belirtiyor. Özellikle hastaneye yatış ve vefat sayılarının “maalesef yüksek olduğunu” belirten Prof. Yavuz, “Dolayısıyla var olan önlemleri de kaldırarak bir normalleşmeye gitmek çok mantıklı gelmiyor” diye konuşuyor.

Virüs kaynaklı hastalıklar konusunda Türkiye’de tıp dünyasındaki en köklü ve saygın uzmanlık kuruluşunun başındaki akademisyenin son kararı “çok mantıklı bulmaması” her bakımdan düşündürücüdür.

Sağlık Bakanlığı’nın kararları arasında açık havada maske kullanma zorunluğuna son verilmesi, kapalı ortamlarda havalandırma yeterliyse ve sosyal mesafe uygulanabiliyorsa maske zorunluğunun kaldırılması, HES kodu uygulamasının tümden kaldırılması gibi adımlar var. Buna karşılık okul, hastane, sinema, tiyatro gibi mekânlarda ve toplu taşıma araçlarında maske kullanım zorunluğuna devam edilecektir.

Prof. Yavuz, kararın sakıncalarını anlatırken HES kodu kaldırıldığı için hastaların izolasyonda kalmayıp her yere gidebileceklerine dikkat çektikten sonra “Bu da virüsün dolaşması demek” uyarısını yapıyor.

Bakan Koca’nın normalleşmeye gidilmesi kararını dayandırdığı gerekçe “salgının etkisini yitirdiği” görüşüdür. Önlemler gevşetilirken vakaların, vefat sayılarının, hastane yatışlarının düşme eğilimine girmesi yönelişinden hareket ediliyor.