Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Yoksulluk ve zamlar sağlığı tehdit ediyor: Hanelere et ve süt ürünleri hiç girmiyor
Yeniasya:
Sağlık sistemi komada
Star:
Yerlilik stratejimiz dünyaya damga vurdu! Türkiye'den yardım istediler
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Mehmet Kara 13 Mart tarihli Yeniasya gazetesinde, “STK’lar “kuyruklara” neden sessiz?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Geçtiğimiz hafta içinde 6 gün üst üste gelen akaryakıt zamları artık vatandaşların belini iyice büktü. Memur, emekli ve işçiye yüzde 30-35 zam yapılmışken, bir yılda motorine yüzde 235 zam geldi. 1 Ocak’ta 12.91 olan benzin, şu anda 20.41 lira, 12.76 lira olan motorin 22.89 lira oldu. Elektriğe yüzde 127, doğal gaza yüzde 50 zam yapıldı. Son dört yılda emekli ve çalışana yüzde 70 zam yapıldığı hesaba katılarsa, milletin ne kadar yoksullaştığı ve alım gücünün ne kadar düştüğü de ortaya çıkmış olur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Zamlar artık kuruş kuruş değil, lira lira gelince benzinlikler önünde uzun kuyruklar oluşuyor. Aracını kullanmak zorunda olanlar ertesi gün için biraz olsun ucuz akaryakıt alabilmek için saatlerce kuyruk beklemek zorunda kalıyor. Otobüs firmaları ya seferlerini azaltıyor ya da zam yapmak durumunda kalıyorlar. Bu da vatandaşın memleketine gidememesine sebep oluyor.
Ekmek kuyrukları uzunca süredir devam ederken, bir de yağ kuyrukları buna eklenince AKP iktidarın geçmişi kötülemek için kullandığı kuyruklar dönemi kendi dönemlerinin artık vazgeçilmezi oldu. Sanki 20 senedir ülkeyi onlar yönetmiyormuş gibi, bunun suçlusunun muhalefet olduğunu söyleyebiliyor. Hayat pahalılığını izah edemezken, zamları kendilerinin yapmadığını söyleyip müjdeleri kendilerine mâl ediyorlar.
Durum böyle iken işçi, işveren ve memur sendika ve konfederasyonlarının suskunluğu ise emekli, işçi, memur ve işverenleri çalışanları kızdırıyor. TOBB, TZOB, Memur-Sen, Kamu-Sen, Hak-İş, Türk-İş gibi toplumun büyük kesimlerini temsil eden kuruluşların ağzını bıçak açmıyor. Açıklama yapsalar da sesleri çok “cılız” çıkıyor.
Üyeleri hayat pahalılığından muzdaripken, halinden memnun olmayıp şikâyet ederken, temsilcilerinin bu suskunluğunun sebebi ise merak ediliyor.
…***
Fatma Çelik 13 Mart tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Bu üslup bizi yukarı taşımaz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Varkey Foundation tarafından yapılan araştırmanın sonucuna göre, dünyanın en itibarlı başlıca meslekleri, sırasıyla, doktor, avukat, mühendis, öğretmen, polis memuru, hemşire… Bildiğiniz üzere, Türkiye'de de mesleklere algı bu yönde. Benzer araştırmalar benzer sonuçları Türkiye'de de ortaya koyuyor ama araştırma gerekmeksizin çocukluktan beri aklımıza kazınan, kazıtılan meslekler bunlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ancak yine de Türkiye'de son yıllarda algı biraz değişmiş durumda. Eğitimdeki niteliksel değil niceliksel hedefler nedeniyle adım başı açılan üniversiteler sonucu, sayılarının fazlalaşması ve işsizlik oranlarının artmasıyla, mühendislik ve avukatlık mesleklerinin itibarı ne yazık ki azalmış durumda. Neticede, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın artık alıştığımız üslubuyla durumu özetlediği gibi, "Her üniversite mezunu iş bulacak diye bir şey yok" ya(!).
Öğretmen, polis, hemşire, akademisyen zaten düşük maaşlarıyla verilen emeğin ve yorucu mesainin karşılığının alınmadığı meslekler…
Yine niteliğin değil niceliğin ön planda olduğu ve sağlık sistemindeki övünç kaynağının "hastane sayısı"nda bulunduğu şu dönemde, üniversite sınavında en yüksek puanla girilen tıp bölümü de itibarsızlaştırılmadan nasibini aldı. Şimdi de onlar, alışılan üslubun yöneldiği taraftalar: "Gidiyorlarsa gitsinler!"
Üslup, büyük sorun
AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Özhaseki, "Cumhurbaşkanımızın konuşması ve tavrı kendine hastır. Halk diliyle konuşur" diye açıkladı durumu ancak durum bu kadar basit değil.
Zira, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ'ın mantığının almadığı sorunun cevabı dahi burada. Bozdağ, Sağlık Çalışanlarının Hukuken Korunması Sempozyumu'nda anlamakta güçlük çektiğini söyleyerek, hekime ve sağlık personeline nasıl öfkelenildiğini ve şiddet uygulandığını sordu ya; işte bu öfkenin ve şiddetin arkasındaki sebepler arasında sağlıkçıların itibarsızlaştırılması, memnuniyetsizliğini dile getiren herkes gibi onların da "öteki" olarak gösterilmesi, öfkenin körüklenmesi ve ülkenin Cumhurbaşkanının doktorların karşısında bir taraf olması yatıyor.
Özetle söyleyeceğim şudur: Siyasetçilerin dili, topluma yansır. Bizdeki gibi "aya yol yaptığına" dahi inanılacak fanatiklikte bir siyaset anlayışında, siyasetçilerin dili toplumu yönlendirir. Ya suça ya iyiliğe… Ama mutlaka yönlendirir. Siyasetçilerin popülist yaklaşımları toplumu iyiye yönlendirmeyi değil, nefrete yönlendirmeyi hedeflese de bu ileri vadede herkes için bir kayıp oluşturacaktır.
Zira, yıkıcı bir dilin kimseye faydası olmaz.
Cumhurbaşkanlığı makamına yakışan dil, uzlaşmacı ve sorunlara çözüm odaklı yaklaşan yapıcı bir dildir.
Hemen hemen her hafta sağlıkçılardan, şartlarının zorluğuna ve emeklerinin karşılıklarını alamadıklarına dair sitemlerini içeren, seslerini duyurmamızı talep eden mailler alıyorum… Tüm bu sorunları çözmek için oturup konuşmayı tercih etmek yerine, sağlık sistemindeki yanlışlara bir yanlış da siyasetçilerin üslubuyla ekleniyor.
"Çiftçinin hali ne olacak?" diyen çiftçiye "Ananı da al git" diyen siyasi dilin yönettiği politikaların sonucu bugün çiftçinin ve tarımın hâli ortada. "Giderlerse gitsinler" tavrı da doktorlara ve sağlık sektörüne yaramayacak ve bundan her vatandaş etkilenecek, tıpkı tarımın bitmesinde olduğu gibi.
Dahası, ülke gerçeklerinden uzak bir yaşam süren yöneticilerin halk için "yeterli" buldukları değildir insanca yaşamanın ölçütü.
TÜİK açlık sınırını 4,152 TL, yoksulluk sınırını 15,000TL olarak açıklarken, sosyal devlet ilkesi gereği de siyasal iktidarın temel gayesi, kimseyi yoksulluk sınırının altında yaşamaya mahkûm etmeme olmalıdır.
…***
Mıgırdiç Margosyan 13 Mart tarihli Evrensel gazetesinde, “'Ayıp' meselesi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Şu gariban, şu çilekeş dünyada hayli zamandan beri tüm insanların çeşitli nedenlerle zaten olmayan huzurunu nerdeyse tümüyle bozan, uykusunu kaçıran bir virüsle cebelleşip, yerine göre serbest ya da grekoromen stillerinde güreşip, dolayısıyla sırtını mindere yapıştırıp tuş yapmak istedik ama ne yazık ki, bu hususta henüz yeterince bir sonuca ulaşamadık…”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Nitekim bunca çabalarımıza, çeşitli adlar altında imal edip, ardından da piyasalara sürdüğümüz aşılara rağmen, bu işin kökünü hâlâ doğru dürüst çözüp, bir bakıma “derman” bulamadığımız için, sırf bu nedenle bugün bu saat dünya genelinde ölen, keza ülkemizde de devletin yetkili kurumlarınca verilen rakamlara göre, kimileri hastanelerde veya evlerinde hayatlarını kaybeden vatandaşlarımızın sayıları yaklaşık günde yüz elli civarında ama, diğer yandan da daha düne sanki tellal çıkartırcasına; “Geldi, geliyor, oldu da bitti maşallah” müjdesiyle birlikte hastanelerimizin raflarında yerlerini alan, “yerli ve milli” aşımız Turkovac’ın, gerek ülkemizin sathında gerekse yaban ellerdeki serencamıyla ilgili birer yurttaş olarak en ufak bir malumatımız maalesef yokken, öte taraftan da şu sıralar sonunun nereye varacağı belli olmayan yeni bir savaşı görüyoruz.
Aslında dünya genelinde ansızın postunu seren bu virüsün şerrinden en az zararla kurtulmak için didinen kimi devletlerin yanı sıra, keza kimi ülkelerin yöneticileri de, daha henüz ortalıkta bu virüsün lafı bile yokken, zaten çoktan beri tekleyen, topallayan ekonomik problemlerini, hani deyim yerindeyse fırsat bu fırsat deyip, böylece iktidarları boyunca attıkları yanlış adımların, yaptıkları hesapsız kitapsız işlerin faturasını, dönüp dolaşıp bu virüsün sırtına yükleyip, dolayısıyla bunun sorumluluğundan ustaca manevralarla, hamasi nutuklarla kaçmanın yollarını aramaya koyuldular…
Ancak herhangi bir mesele konusunda ellerindeki merceklerle suçlu aramakta hayli başarılı olan “asrımızın lideri” ve onun “hıng deyici”lerinin el ele verip, ardından da yirmi yıllık iktidarları boyunca memleketi getirdikleri ekonomik halimiz ahvalimiz kabak gibi ortadayken, meseleyi, daha doğrusu bunun sorumluluğunu bir virüsün başından aşağı boca etmek acaba en azından ayıp olmuyor mu ?..