Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: AKP’nin ‘NAS’ ısrarı zengine yaradı, bankalar kâra geçti, yurttaş yoksullaştı
Karar:
Siyasetin kozu yine mülteci
Yeniasya:
Kayyımların faturasını millete ödetecekler
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
İsmet Berkan 19 Nisan tarihli Karar gazetesinde, "İktidarı da muhalefeti de yanıltan ekonomi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan video konferansla Antalya’daki bir açılış törenine bağlandı, konuşmasında lafı ekonomiye getirdi, “Siz” dedi, dinleyenlere, “Muhalefetin sözlerine itibar etmeyin, fabrikalar çalışıyor, üretim devam ediyor, çalışmak isteyene iş var, işler iyi.” Erdoğan’a göre tek problem hayat pahalılığıydı, bunun da üç sorumlusu vardı: 1. Yurt dışında da enflasyon vardı, hammadde fiyatları artıyordu; 2. Gıdadaki artış mevsimseldi, yaz gelince bolluk ve ucuzluk olacaktı; 3. Bazı gözünü kâr hırsı bürümüş fırsatçılar vardı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu sözleri okuyan iktisatçı bir arkadaşımın aklına tek parti döneminin Milli Eğitim Bakanlarından birinin meşhur, “Şu mektepler olmasa eğitimi yönetmek kolay” demesi gelmiş, benimle de paylaştı, “Şu enflasyon ve döviz kurları olmasa ekonomi güllük gülistanlık” diyerek.
Finans kökenli ekonomik krizler biraz böyle şeyler. Bakıyorsunuz ülkenizin üretim kapasitesi, insan kaynağı şusu busu her şeyi aynı, ama ülkeniz dünkü ülke değil.
Tayyip Erdoğan da bakıyor, ne 2019’un ve sonrasında da salgın döneminin çalışmayan fabrikaları kalmış, ne işsizlik eskisi kadar büyük bir sorun. Ama muhalefet çıkmış “Ülkede ekonomik kriz var” diyor. Gerçekten de Türkiye istihdamda kaybettiklerini büyük bir hızla geri aldı; yeni ilave istihdam yaratma hızı düşük ama hiç değilse son üç yıl içinde işsiz kalanların neredeyse tamamı işlerine geri döndü. Fabrikalar 7 gün ve 24 saat çalışıyor.
Bütün bu görüntüye rağmen, işin ekonomi cephesinden bakınca, korkarım bir ekonomik krizimiz var ve bu kriz önümüzdeki aylarda daha da derinleşecek. Derinleşmenin boyutunu tahmin etmek için Mart ayı bütçe gerçekleşme sonuçlarına bakmak yeterli. Bütçe açığı da, dolayısıyla Hazine’nin nakit açığı da büyüyecek. Merkez Bankası karşılıksız para basmaya devam ettiği için döviz kurları artacak ve enflasyon da Hazine Bakanı Nurettin Nebati’nin hafta sonu İstanbul’da yapılan bir toplantıda söylediği gibi “keskin biçimde” düşmeyecek. Hoş Nebati 2023 için enflasyon beklentisini tek haneden yüzde 20’ye yükseltmiş ama korkarım daha yüksek olacak enflasyon. Hükümet “enflasyonu yüzde 70’den 40’a düşürdük” diye övünebilir mi? Bilmiyorum.
Ancak aynı konuya, yani ekonomik krizin varlığıyla ilgili tartışmaya siyaset cephesinden baktığımızda o kadar net yanıt veremiyoruz. Yani, ekonomik krizin varlığının Tayyip Erdoğan iktidarını kesinlikle sona erdireceğini söyleyemiyoruz.
Seçim toplamı sıfır olan bir oyun ve birinin kazancı diğerinin kaybı demek. Cumhurbaşkanlığı seçimi için ortada alternatif aday yokken sağlıklı ölçüm yapmak imkansız. Şu an ölçülen şey, “Beni kesseniz Tayyip Erdoğan’a oy vermem” diyenlerin oranı. “Tayyip Erdoğan’ın karşısında falanca kişi şöyle bir programla aday” dendiğinde, bu rakamlar kökünden değişecektir; çünkü o zaman soru sorulan kişi somut bir değerlendirme yapabilir hale gelecek.
...***
Cevher İlhan 19 Nisan tarihli Yeniasya gazetesinde, " Beşinci yılında “tek kişilik yönetim”in iflası"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"16 Nisan 2017’de bütün ikazlara rağmen 15 Temmuz tertibinin gölgesinde OHAL altında bütün devlet imkânlarının kullanılmasıyla dayatılan “cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” perdesindeki “tek kişilik rejim”in beşinci yılında milletçe ağır faturanın bedeli ödeniyor. Meşruiyet dışılık, öncelikle Anayasanın, hukukun ve demokrasinin ihlâliyle dayatıldı. Anayasanın 6. maddesindeki “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” esasına ve “egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz” esasına aykırı olarak 7. maddedeki “Yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir, bu yetki devredilemez” hükmü çiğnenerek millet irâdesi gasbedildi.
Bu arada hukukçularla, ilgili meslek kuruluşlarıyla, sivil toplumla ve milletvekilleriyle müzâkere edilmeden farklı alanlardaki “teklifler”in sokulduğu “torba yasalar”la Meclis’in yetkisi by pass edildi.
Aslında bir yüksek yargı kurulu olması gereken Yüksek Seçim Kurulu, iktidardakilerin denetimine girdi. Kendini “kanun koyucu” Meclis’in yerine koyup “seçim kanunu”na bile bile aykırı olarak “mühürsüz oyları” geçerli saymakla milyonlarca oyun “tek kişilik rejim” lehine sayılmasını sağladı.
Siyasal bilimcilerin tesbitiyle, yasama ve yargı organlarını, yürütmeyi ve idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan Anayasanın 11. maddesinin aksine her türlü kural, kurum, yasal çerçeve yok edilerek kamu bürokrasisi bütünüyle yok edildi.
Kamu yönetimi tamamen şahsa bırakılarak tam bir “merkezi yönetim” getirildi. Bütün “sistem” bir şahıs etrafında toplatıldı. Dar bir bürokratik kadroyla bilgi ve liyakat değil, “kişiye bağlılık”la “merkezileşmiş bir yönetim” garabetine gidildi.
Kamu politikaları istikrarı da ifna edilip gece yarısı yayınlanan tek imzalı “Cumhurbaşkanlığı kararnameleri”nin yarısından fazlası, bir önceki kararnamelerin düzeltilmesine dair çıkarıldı. O denli ki olmayan bir üniversiteye “Cumhurbaşkanı imzalı kararname”yle rektör atandı!
“Partili cumhurbaşkanı” aynı zamanda iktidar partisi genel başkanı olduğundan yasama da “tek kişinin kontrolü”ne alındı; tek imzalı şahsi ve indi “cumhurbaşkanlığı kararnameleri” kanun hükmündeki kararnameler olarak dayatıldı.
Keza hukukçuların tahliliyle, yüksek yargı organlarının başkan ve üyelerinin önemli bir kısmının atanması “tek kişilik yönetim”ce yapıldı ve Hâkimler ve Savcılar Kurulu üzerinden “denetim” altına alınan yargıda hukuk ve adâlet ıskat edildi.
...***
Orhan Dede, 19 Nisan tarihli Yenimesaj gazetesinde, "Fakirlik neden bitsin?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"2021 yılı verilerine göre ülkemizde 16 milyon kişi açlık, 50 milyon kişi ise yoksulluk sınırı altında geçinebilme mücadelesi veriyor. Yani aç ve yoksul sayısı ülkemizde 66 milyonu aşıyor. Türkiye nüfusunun yaklaşık 84 milyon olduğu düşünüldüğünde sadece 18 milyon kişinin açlık ya da yoksulluk sorunu yaşamadığı görülüyor. Türk-İş'in, yaptığı açlık ve yoksulluk araştırması sonuçlarına göre ülkemizde dört kişilik bir ailenin açlık sınırı mart 2022'de 4 bin 928 lira, yoksulluk sınırı ise 16 bin 52 liraya yükseldi. Bu güncel sonuçlar göz önüne alınırsa açlık ve yoksulluk sınırı altında yaşayanların sayısının daha da arttığını rahatlıkla söyleyebiliriz."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Asgari ücrete 'rekor zam yapıyoruz' diye geçen yılın sonunda şov yapan hükümet yetkileri şimdi açlık sınırının 4 bin 253 lira güncel asgari ücretin 678 lira üzerinde olmasına acaba ne diyorlar? Umurlarında olduğunu hiç zannetmiyorum.
Fakirlikten besleniyorlar diyorum çünkü bu kadar fakirlik olmasa son günlerde sosyal medyada gündem olduğu üzere AK Partili belediyeler '1 liralık ekmek indirim kuponu' dağıtarak vatandaşları kafalamaya çalışamazdı.'Önce vatandaşı fakir bırak, sonra 1 lira kuponla yardım et. Seçimde oyları topla' Ak Parti'nin 20 yılını özetleyen taktik bu…
Hadi 1 lira değil de olsun 1000 lira, ne anlamı var?
Nasıl olsa bir verip, bin alıyorlar hepimizin cebinden. Halkın temel gıda maddesi olan ekmeğin bile fahiş zamlandığı bir konjonktürde bu pahalılığın müsebbibi hükümet, bu kadar fakirlik ve yoksulluk olmasaydı böyle ucuz numaralarla vatandaşın aklını çelmeye çalışabilir miydi? Dolayısıyla da fakirlik ne kadar şiddetliyse Ak Parti gibi hükümetlerin iktidarlara gelmeleri de, iktidarda kalmaları da o kadar kolay oldu/oluyor…
Türkiye'deki mevcut iktidar yardım edilmiş yoksullar istiyor, ancak ortadan kaldırılmış fakirlik ve yoksulluk işlerine gelmiyor.
Bu yüzden fakirlik ve yoksulluğu bitirme nutukları her zaman sözde kaldı ve böyle giderse de sözde kalmaya devam edecek.