Nisan 25, 2022 08:07 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Karar: Tarlada 20 yıldır veri yok

Cumhuriyet:

Anayasa Mahkemesi, ‘hak ihlali’ kararı verdi: Erdoğan yine kaybetti

Yeniasya:

G20’den düştük

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Veysel Ulusoy 24 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Enflasyonu mahkeme salonlarına taşımak..."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Tekel olmak, tekel oluşturmak sadece ürün piyasasında geçerli değilmiş. Türkiye İstatistik Kurumunu’nun (TÜİK) son günlerde kamuoyunda da epey tartışılan niyetinden öğreniyoruz bunu. Artık hizmet sektöründe de tekel olmak ve tekel kalmak için yeni adımlar atılıyor. Bunun en taze örneği TÜİK’in niyetiyle karşımıza geliyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Resmi istatistiklerin koordinasyonunda tek yetkili olan Türkiye İstatistik Kurumu’na alternatif olarak enflasyon hesaplanmasının önüne geçecek taslak bir çalışma basında haber oldu geçtiğimiz günlerde. Bu çalışmaya göre TÜİK dışında başka bir kurum, enflasyon hesaplayamayacak. Hesaplayıp kamuoyuna açıklayabilmek için TÜİK’e izin başvurusu yapacak.

TÜİK, Türkiye’de üretilen tüm verilerin kontrol ve izni tamamen bende olacak diyor bu niyetinde...

Diğer bir ifadeyle, toplayıp, derlediğiniz veri ile bir endeks veya yönelim/yöntem hesaplayıp halk ile buluşturmak isterseniz, bunun metodunun geçerlilik iznini artık TÜİK’ten almanız gerekecek.

Akıllara ziyan bir düşünce bu! Bilimsel ilerlemenin ne demek olduğunun akla gelmeden kin ile ele alınmış bir niyet bu açıkçası. 

Bürokratik bir düşünce yapısının “Hadi şunu şöyle yapalım” tarzında düşünüp tasarladığı bir çalakalem yazıdır bu. Öte yandan son derece ciddiye alınması gereken bu niyetin esas amacının bilimsel çalışmaları konferans salonlarından alıp mahkeme salonlarına taşıma gayreti olduğunu görüyoruz. Bu gayretle de bir bürokratik aklın araştırmalarla ortaya çıkan sonuçları kontrol altına alma girişimi kapalı olarak beyan ediliyor.

Peki nedir bir bilimsel ilerleme veya bilimsel çalışma?

Ve neden kontrol altına alınmak istenir?

Öner Günçavdı hocamız çok yalın açıklıyor bunu...

Bilimsel ilerleme bürokrasinin kontrolünde olmaz diyor Öner hoca... 

Hocamız haklı olarak devam ediyor ve “Ben şimdi bilimin en üst noktasında, uluslararası camiadaki tartışmaların içersinde bir yöntem üretiyorum ve daha sonra bu bir bürokratın iznine tabi tutuluyor. Böyle bir şey olur mu? Bu basit bir şey gibi görünse bile, bugün (Enflasyon Araştırma Grubu) ENAG’ın başına gelen şey iki gün sonra başka birinin başına gelmeyecekmiş gibi davranmak doğru değil... Bilimsel ilerlemenin neticesinde ortaya çıkan metotlara veya sonuçlara bir merkezi yapının bürokratik müdahelesi olamaz” diyor. 

Hatta bunu sadece TÜİK için de vurgulamıyor Öner hoca... YÖK’ün bilimsel çalışmalara yön vermesi ve kural belirlemesi görevini üstlenmesini de doğru bulmuyor ayrıca.

Bilimsel çalışma ve onların sonucunda elde edilen bilgilerin toplumun yararına kullanılması gereği ortadayken, bilime tek başına sahip olma hakkını kendinde bulan TÜİK’in bu niyeti böyle giderse sonuncusu da olmayacak. Veri sağlığının istatistiki yöntemlerle test edilme olanağı ortadayken, bunu mahkeme salonlarına taşımak, seçimin çok yaklaştığı şu günlerde “acaba” ile başlayan birçok soruyu aklımıza getirmektedir.

Yanıtının hissettiğimizle aynı olduğu her durumda “acaba” ile başlayan soruyu halkın düşüncesinde çıkarıp almak yine kurumlarımızın görevidir.

Çözüm bilimin ışığıyla olur, onu mahkeme salonlarına taşıyarak değil.

...***

Faruk Çakır, 24 Nisan tarihli Yeniasya gazetesinde, " Yolsuzluk hep devam mı etsin?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Yolsuzluk ve usulsüzlük bütün dünyanın derdi. Fakat ülkemiz bu konuda çok daha dertli. Daha doğrusu, yolsuzluklara son verme iddiasıyla iktidara gelen siyasetçilerin döneminde hem yolsuzluk, hem usulsüzlük hem de hukuksuzluk katlanarak artmış durumda. Nitekim Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin araştırmasına göre toplumun dörtte üçü Türkiye’de yolsuzluğun arttığını düşünüyormuş. Buna karşılık, hükümetin yolsuzlukla mücadelede başarılı olduğunu düşünenlerin oranı 27 olarak ölçülmüş."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Esasında yolsuzlukla mücadele edildiğini düşünenlerin bu kadar ‘fazla’ olması, sosyal yapıdaki tahribatı gösteren bir netice olarak yorumlanmalı. İktidarı destekleyenlerin dahi büyük bir çoğunluğu “Yolsuzluk ve usulsüzlük yok” diyemiyor. Bunun yerine sadece “Eskiden de yolsuzluk oluyordu. Her iktidar kendi ‘adamlarını’ korur” diyorlar. 

Kim yaparsa yapsın haksızlığa, hukuksuzluğa, yolsuzluğa ve usulsüzlüğe karşı çıkma icap ederken, “Başka iktidarlar da yolsuzluk yapıyordu” diyenler arasında ‘mütedeyyin’ insanların da olması çok garip değil mi? Bunun yerine, “Yolsuzluk var, mutlaka önlenmeli” demek ve bunun için de gayret sarf etmek icap etmez mi?

Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin “Türkiye’de Yolsuzluk: Neden? Nasıl? Nerede?” adlı araştırmasına göre yolsuzluk iddiaları sandık ve seçimler üzerinde belirleyici olacak. Derneğin 14-17 Ocak tarihlerinde KONDA Araştırma şirketi aracılığıyla gerçekleştirdiği kamuoyu araştırmasına 2 bin 780 kişi katılmış. 

Çalışmanın neticelerine göre Türkiye’de dört kişiden üçü son iki yılda yolsuzluğun arttığı görüşünde. 

Aynı araştırmayı 2016’da yaptıklarında yolsuzluğun arttığını düşünenlerin yüzde 55 oranında olduğunu ifade eden Özarslan, “Şimdi yüzde 74’e çıkmış durumda. Oranın yüzde 20’ye yakın artması bu konuda olumsuz yöndeki algının ciddi bir şekilde pekiştiğini gösteriyor. Araştırmaya katılanların sadece yüzde 16’sı yolsuzluğun arttığı yargısına katılmıyor” demiş. (www.dw.com/tr, 21 Nisan 2022)

Bu tablodan daha üzücü olan, bu gidişatın tersine döneceği konusunda da bir umutsuzluk söz konusu olması. Yani ülkemizde her üç kişiden ikisi gelecek iki yıl içinde yolsuzluğun artacağını düşünüyormuş. Türkiye’yi idare edenler acaba bu tablo karşısında ne düşünüyor? “Durum böyle değil. Araştırma gerçekleri yansıtmıyor” diyen siyasetçi çıkabilir mi? Eğer bu tablo inkâr edilemeyecek bir tablo ise, hem idareci hem de siyasetçilerin bin defa düşünmesi ve bu gidişe bir çare bulması icap etmez mi?

...***

İsmet Özçelik 24 Nisan tarihli Aydınlık gazetesinde, " Ak Parti bu zamların altında kalır"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Hayat pahalılığı... Ev kiraları, elektrik, doğal gaz… Temel gıda ürünleri… Okul, servis ücretleri… Daha giysi falan yok.Vatandaş altından kalkmakta zorlanıyor. Sürekli uyarıyoruz. Orta sınıf hızla yoksullaşıyor. Benzin, mazot, gaz fiyatları…“Uçtu” sözcüğü hafif kalır. Artık arabanın kontağını çevirirken el titriyor. Toplu taşıma da ucuz değil. Otobüs, dolmuş, metro ücretleri... Hepsi zamlandı. Bir kişinin aylık masrafı 500 bin lira. Şehirlerarası otobüs biletleri… Eskiden otogarlar tıklım tıklım olurdu. Şimdi bomboş."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Şirketler, “Pandemi döneminde bile daha iyiydi” diyor. Eskiden dört gözle beklenirdi. Büyük şehirler boşalırdı. Herkes memleketine, tatile giderdi. Hele öğrenciler… Ailesiyle, büyükleriyle bayramlaşmak için can atardı. Yol ücretleri o kadar arttı ki… Çoğu kıpırdayamıyor. Televizyonlarda üniversitelileri dinliyorum. İçim sızlıyor. Gençler, yeni işe girenler,Anne, babadan miras yoksa işleri çok zor. En ucuz ev 500 bin-1 milyon arasında. Araba fiyatları ev fiyatlarıyla yarışıyor. Hesap ortada. Maaştan para artırıp ev, araba almak hayal… Genç gazeteci arkadaşlarla konuşuyorduk. 1980 öncesi yılları anlattım.“Bir memur emekli ikramiyesiyle bir ev, bir Murat araba alırdı” dedim. Garip garip yüzüme baktılar. Dalga geçtiğimi sandılar. Bazıları “atıyorsun” der gibi gülümsedi. Ama gerçekten öyleydi. Emekli, ikramiyesiyle başını sokacak bir ev, binecek bir araba alabilirdi. Temel ihtiyaçlara yapılan zamlar yüksek.Çalışanların maaşlarındaki artışlar düşük. Aradaki uçurum her geçen gün büyüyor. İşin nereye kadar gideceği de bilinmiyor. Üretici enflasyonu yüzde yüzün üstünde. Tüketici enflasyonuna yansıması kaçınılmaz. Kulağımıza gelen bilgiler de var. Yeni zamlar sırada… Ak Parti 20 yıldır iktidarda. 2003’de dünyada para bolluğu vardı. “Borç yiğidin kamçısıdır” dendi, sürekli borçlanıldı. “Borç yiyen kesesinden yer” derler. Öyle de oldu. “Kamçılar” vatandaşı yere serdi. Türkiye’de muhalefetin hali ortada. Kılıçdaroğlu elektrik parasını ödemeyerek siyaset yapıyor. Bir hafta karanlıkta kalacakmış. Çözüm önermek yok. “Elektrik sektörü stratejiktir. Kamulaştıracağım” bile diyemedi.Hafif siyaset.