Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Enflasyonla patlayan etiketler geleneksel alışverişi vurdu
Karar:
İmamoğlu, Babacan'ın iftar programına katıldı: 6 siyasi parti bize umut veriyor
Star:
Yunanistan'ın provokasyonuna Türk jetleri müdahale etti
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Taha Akyol 29 Nisan tarihli Karar gazetesinde, “Yargıda siyasi atamalar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Osman Kavala ve arkadaşlarına verilen akıl almaz cezalar, Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve yargıda partili atamalar sorununu yeniden gündeme getirdi. Hiçbir hukuki delile dayanmayan mahkûmiyet kararını veren hakimlerden biri 2018 yılında AK Parti’den milletvekili adayı olmuş, seçilememişti. Avukatlara hakimlik yolu açılınca hakim olarak atanmış, İstanbul gibi bir yerde Ağır Ceza Mahkemesi üyeliğine kadar terfi etmişti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türkiye’de ağır bir yargı bağımsızlığı sorunu olduğu gibi, bu örnekten bağımsız olarak Türkiye’de bir yargıda siyasi atamalar sorunu da vardır. Maalesef yüksek yargıda bile AK Partili siyasi geçmişe sahip üyelerin atandığı görülmektedir.
15 Temmuz ihaneti ve yargıdan FETÖ unsurlarının bir yargı denetimi olmaksızın tasfiye edilmesini, hükümet hukuku güçlendirmek için değil, kamu kurumlarına ve yargıya “bizden” atamalar yapmak için değerlendirdi. CB hükümet sistemi de ülkeye böyle geldi.
Değerli anayasa hukukçusu Prof. Kemal Gözler, yargıda, 15 Temmuz’dan önce ve sonra, 2011-2017 yılları arasındaki 6 yılda çıkarılan dört kanunla, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin sayısını azaltarak, sonra artırarak, sonra tekrar azaltarak yüksek yargı üyelerinin “yüzde 50’sini geçen miktarlarda” değiştirildiğini yazıyor. “Yüksek mahkemelerin üye sayılarıyla siyasi nedenlerle böylesine kolayca oynanabildiği bir ülkede yargı bağımsızlığı olamaz” diye belirtiyor. (Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, 2018 basım, s. 992-996)
Bunun yapılabilmesinde OHAL şartları, KHK’lar ve hepsinden önemlisi atamaları yapan HSK’nın tamamen siyasetçe belirlenen bir organ olması en önemli faktörlerdir.
Anayasa Mahkemesi’nin maalesef KHK’ları yetki sınırı bakımından incelemeyi reddetmesi de hukukun üstünlüğü adına başlı başına bir talihsizlik oldu…
Ülke idarede, ekonomide, hukukta bugünkü duruma geriledi.
Hakim ve savcı alımları için yapılan yazılı sınavlarda en az 70 puan zorunluluğu vardı. Bu zorunluluk 680 sayılı KHK ile kaldırıldı! (6 Ocak 2017)
Liyakatin ne kadar aşağıya çekildiğini görüyorsunuz. Abdülhamit Gül’ün gayretiyle 20 Şubat 2019’da 70 puan zorunluluğu tekrar getirilinceye kadar, hukukî liyakati “vasat” olan yeni mezunlar ve avukatlar “mülakat” yoluyla hakim ve savcı olarak atandı.
Hoşa gitmeyen kararları veren hakimlerin HSK tarafından bir gecede başka görevlere atandığı yahut yine sırf kararlarından dolayı haklarında soruşturma açılarak hakimlere baskı yapıldığı da bilinmektedir.
Kavala’ya beraat kararı veren yargıçlar hakkında HSK’nın soruşturma açması bunun bir örneğidir.
…***
Kazım Güleçyüz 29 Nisan tarihli Yeniasya gazetesinde, “6’lı masa ve seçim ittifakı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Millet İttifakı, 2018 genel seçimlerinde 4 partinin iştirakiyle kurulan ve 2019 yerel seçimlerinde adı öyle konulmadan da olsa büyük ölçüde devam eden ve başarılı olan bir seçim ittifakıydı. Dahil olan partilerin hepsi bu ittifaktan istifade etti. İyi Parti yeni kurulmuş olmasına rağmen iyi bir sonuç aldı. DP ve SP de ittifak sayesinde Mecliste temsil imkânı buldular.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Yerel seçimde bilhassa İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyelerinin kazanılması da yine bu ittifakın ve daha ötesi adaylara ittifak dışından da verilen desteğin neticesiydi.
Halihazırda bu ittifakın içinde yer almaya devam eden partiler CHP, İyi Parti ve DP.
SP bu konuda “Önceki seçimde ittifaka dahildik, ama önümüzdeki seçimle ilgili kararımızı seçim gündeme gelince veririz” diyor.
DEVA ve Gelecek Partileri ise bu ittifakta zaten yoktular ve girmeleri bekleniyordu.
Bu noktada DEVA seçime kendi logosuyla gireceğini duyurdu. Ve şunları da söyledi:
“Biz 6’lı masada bugüne kadar verdiğimiz bütün sözlerin arkasındayız. Ortak çalıştığımız konularda her türlü katkıyı vermeye devam edeceğiz. O masada yer alan her partiyle işbirliği yaptığımız alanları genişletmek konusunda da güçlü bir iradeye sahibiz.”
6 imzalı 27 Mart açıklamasında iktidarın seçim kanunu için “Birlikteliğimizi bozmayı amaçlıyor. Demokratik ilkelere dayanan birlikteliğimiz bu gibi siyasî mühendislik çabalarından etkilenmeyecek. İşbirliğimizi uyum içinde sürdürmeye kararlıyız” deniliyordu.
24 Nisan’da aynı mesaj tekrarlandı.
Bu durumda DEVA’nın çıkışı ne anlama geliyor? 6’lı masadan ayrılmayı ifade etmediği belli. O zaman seçim kanunuyla gündeme gelen “İttifak içi ittifak” formülleri çerçevesinde 8 seçenekten biriyle irtibatlı bir hamle mi?
6’lı masa adına “En az 360 milletvekili çıkararak anayasayı değiştirecek çoğunluğu almamız lâzım” mesajlarının verildiği ve hiçbir partinin tek başına bu hedefe ulaşmasının mümkün olmadığının herkes tarafından bilindiği bir noktada DEVA’nın bu çıkışı, olsa olsa “ittifak içi ittifak” senaryolarında inisiyatif ve ön almayı hedefleyen bir adım olabilir.
Ne olursa olsun, 6’lı masada ortaya konulan demokrasi işbirliği iradesi hiçbir şekilde zaafa uğratılmamalı; tersine daha da tahkim edilerek sonuç alıncaya kadar sürdürülmeli.
…***
Esfender Korkmaz 29 Nisan tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Hükümet politikalarıyla ekonomiyi kaosa soktu!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Hükümet iktisat tarihinde bilinen ve denenmiş politikalar ile iktisat mantığına uygun politikaları bir yana bıraktı. Amerika'nın yeniden keşfedilmesi gibi, yeni politikalar üretiyor. Merkez Bankası mevduat ve kredi faizlerini ağırlıklı ortalama olarak yayınlıyor. Tüketici kredileri için 15 Nisan 2022 tarihli açıklamasına göre faiz oranı yüzde 25,14'tür. Bu oran bütün bankaların ortalamasıdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Gerçektende bankaların tüketici kredisi için akdi faiz oranı aylık yüzde 2,25; yıllık yüzde 27 dolayındadır. Gel gör ki, herhangi bir bankadan kredi isterseniz, bu kredinin size yıllık maliyeti yüzde 37,70 oluyor. Bunun sebebi, bu krediden devletin yüzde 5 vergi ve ayrıca fon alıyor olmasıdır. Bu vergi ve fon fiilen faiz yükünü artırmış oluyor.
Türk Borçlar Kanunu 344 maddesine göre kira artışları TÜFE 12 aylık ortalaması oranında yapılır. İlgili Madde aynen şöyledir:
MADDE 344: ''Tarafların yenilenen kira dönemlerinde uygulanacak kira bedeline ilişkin anlaşmaları, bir önceki kira yılında tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek koşuluyla geçerlidir.''
Hükümet ise bu maddeyi kendi keyfine göre uyguluyor. Söz gelimi Kamu gayrimenkullerinin kiralamasında Mili Emlak Genel Müdürlüğü bu maddeye göre artış yapıyor. Belediyelere ait gayrimenkul kiralarında da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Yerel Yönetimler Genel Müdürlüğü kira artışının on iki aylık ortalama TÜFE'ye göre yapılması hususunda görüşü var.
Bir işletme satış yaparken fiyatını en fazla TÜFE kadar artırıyor ve fakat kirasını dört kat daha fazla ve Borçlar kanununa aykırı olarak Yİ-ÜFE üstünden veriyor. İşletmelerin iflası değil, toplayacağı para hükümeti ilgilendiriyor.
Hükümetin bu durumu düzeltmesi ve yasaya uyması gerekir. Hukukçular ne der bilmiyorum; ama bana göre ileride bu tür yasaya aykırı ve yüksek kira alınması o dönemin bakanlarına şahsi sorumluluk getirir.
Bu müdahaleler, TL'ye olan güveni düşürdü… Şimdi piyasada artık pazarlıklar ve işlemler dolar ve Euro üstünden yapılıyor. Ödeme TL ile oluyor.
20 yıldan beri yaklaşık yüzde 10 dolayında ve yapısal nedenlerden ileri gelen kronik enflasyon vardı. Bunun için siyasi iktidar 20 senedir hiçbir önlem almadı. Bu yüzde 10 kronik enflasyon üstüne yanlış faiz ve kur politikası ile kur artışlarından gelen enflasyon bindi. Yaşamakta olduğumuz yüzde 60 enflasyonun nedeni, Hükümetin yanlışlarıdır.
Normal olarak enflasyonu düşürmek için hükümetin istikrar programı yapması gerekirdi. Ama bunu yapmıyor, bunun yerine yasaklarla, cezalarla fiyatları frenlemeye çalışıyor.
İktisat tarihinde bir örneği daha olmayan bu kadar yanlışlar, piyasa düzenini bozdu. Piyasada panik yaşanıyor. Bu nedenle de kriz derinleşiyor.
Netice olarak Hükümet kendi icadı politikalar ile ekonomiyi kaosa soktu.