Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: İktidarın söylemlerine karşın ekonomi toparlanmıyor: Emekçi kaybediyor, sermaye kazanıyor
Yeniasya:
Enflasyonda Venezuela'yı geçtik
Milli gazete:
Memurlar hükümetin teklifini bekliyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Mehmet Ocaktan 9 Mayıs tarihli Karar gazetesinde, "Hukuka meydan okumanın sonu fukaralıktır"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Türkiye, içerideki yönetilemezlik sorununa ilaveten demokratik dünyaya kapılarını kapatan öyle bir süreci başlatmış bulunuyor ki hepimizin geleceğini derinden etkileyecek olan çok ağır bir fatura bizi bekliyor. Şu günlerde iktidar cenahı dahil, neredeyse bütün siyasi yapılar ve toplumun önemli bölümü mülteciler üzerinden tehlikeli bir ırkçılık sınırda dolaştığı için önümüzdeki karanlık tablonun pek farkında değiliz belki ama Türkiye uluslararası demokratik kurumlardan dışlanma tehlikesiyle karşı karşıya."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Uzun süredir zaten komada olan hukuki görünürlüğümüz, son olarak Osman Kavala’nın ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum edilmesiyle birlikte telafisi zor bir yara almış bulunuyor.
Demokrasi ve hukuk alanındaki görüntümüz sadece Kavala davasıyla bugünlere gelmedi elbette. Özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçtiğimiz ilk günden buyana, bütün demokrasi endekslerinde hızla dibe doğru ilerliyoruz.
Mesela 2021 yılında ‘Hukukun üstünlüğü endeksi’nde 139 ülke arasında 117’nci sıraya gerildik. Aynı yılın ‘Basın özgürlüğü endeksinde’ ise 180 ülke arasında 153’üncü sıraya geriledik. Yabancı yatırımcıların neredeyse dönüp bakmaktan bile imtina ettiği bir ülke olarak sonunda Mali Eylem Gücü’nün raporunda kara parada gri listeye düşmüş bulunuyoruz. Ve doğal olarak ‘hukuk devleti’nde ortaya çıkan yaralı görüntümüzün sonucunda fukaralık endeksinde artık diplerde bile yer bulmakta zorlandığımız günler yaşıyoruz.
Hal böyleyken, demokrasideki, ekonomideki, hukuktaki ve özgürlüklerdeki fukaralığımıza bakmadan son dava ile ilgili olarak “Artık AİHM’lik iş kalmadı” diyerek iç hukukumuzun bir parçası haline getirdiğimiz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne meydan okumaya devam etmek doğrusu anlaşılır gibi değil.
İşte tam da bu yüzden Avrupa Parlamentosu (AP), Gezi Davası'nda Osman Kavala'ya verilen müebbet hapis cezasının "Türkiye'nin AB sürecini yok ettiğini" belirten bir karar aldı. Kararda "Osman Kavala davasında AİHM'nin bağlayıcı kararına açıkça meydan okuyan Türk hükümeti, AB üyelik sürecini yeniden başlatmaya veya yeni müzakere başlıkları açmaya ve açılmış olanları kapatmaya dayalı her türlü umudu kasten yok etmiştir" ifadelerine yer verildi.
Türkiye'de "özellikle darbe girişimi sonrası" hukuk devletinin, temel hak ve özgürlüklerin "daimi biçimde kötüleşmesinden" duyulan kaygının da belirtildiği kararda, Türk makamlarına "insan hakları savunucuları, akademisyenler, gazeteciler, dini liderler ve avukatları yargı aracılığıyla tacize son ver" çağrısı da yapıldı. Ayrıca Türk yargısının bağımsız olmadığının altı bir kez daha çizilmiş oldu.
...***
Remzi Özdemir, 9 Mayıs tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Bankacılık sisteminin kölesi olmak"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Türkiye'nin yüzde 64'ü konut taksiti hariç borçlu. Yine borçluların yüzde 23'ü bu borcu ödemekte zorlanıyor. Tarihinin en derin ve en büyük krizini yaşayan bankalar kârını yüzde 300 artırıyor. Bu işte bir terslik yok mu? Ülkede halk fakirleşirken bankaların kârlarının patlaması normal mi? Elbette normal değil! Nas deyip faizle mücadele ettiğini öne süren bir siyasi anlayış, tam tersi faiz sistemini güçlendirip halkın daha da borçlanmasına ve fakirleşmesine neden oluyor. Aslında bu sistemde kazanan iki kesim var."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Birincisi çok parası olanlar ikincisi ise bankalar.
Mesela Türkiye'de enflasyon yüzde 70. Bankalarda konut kredisi yüzde 25. Aldığınız kredinin faizi doğal olarak enflasyon karşısında eriyecektir. Bu şartlarda kredi almak çok mantıklı. Gidip kredi ile ev, arsa, araba almak çok akıllıca.
Buyurun gidin bankaya kredi alabiliyor musunuz?
Örnek vermek gerekirse, geçtiğimiz yıl yani Merkez Bankası'nın faiz indirim kararından hemen önce 500 bin liraya satılan bir ev bugün 2 milyon lira. Ve siz bu evi her şeye rağmen almak istiyorsunuz. 1 milyon lira peşinat ayarladınız, gidip 1 milyon lirayı da kredi olarak çekeceksiniz?
Bunun için bankaya gelir belgesi sunmanız lazım.
1 milyon liralık krediyi hangi maaşla çekeceksiniz?
Türkiye'de insanların yüzde 60'ı asgari ücretle çalışıyor.
Gittiğiniz banka yine de size bu krediyi verecek diyelim.
Hesap yapalım:
1 milyon lira krediyi 60 ay yani 5 yıl vade ile çekeceksiniz Yüzde 2 faiz ile 5 yılda bu parayı bankaya 1 milyon 700 bin lira olarak ödeyeceksiniz. Her ay 28 bin 767 lira taksit ödeyeceksiniz.
Bugün Türkiye'de kaç kişi 28 bin lira ve üstü maaş alıyor?
Bu rakam sadece taksit. Sizin mutfak ve benzeri harcamanız olmayacak mı?
Demek ki, bu evi kredi ile alabilmek için en az 40 bin lira maaşınızın olması lazım.
O halde Türkiye'nin yüzde 80'i bu krediyi alamayacak.
Kim alacak? Parası olan. Yani sistem yine zengine yarıyor.
Sırf döviz almasın diye her ay adeta rüşvet verilen kur korumalı hesapların sahibi 800 bin kişi çok rahat alacak.
Artık bu sistem bankaların ve zenginlerin sistemi.
Gariban vatandaş bırakın konut kredisini, bankalardan ancak borcunu borçla kapatmak için ihtiyaç kredisi alabiliyor.
Onu da alırken çıkan yasaya rağmen saçma sapan sigorta poliçelerine ödeme yaparak. Kur korumalı hesaplarla yüzde 16'dan topladığı parayı yüzde 25 ile satan ve büyük kâr elde eden bankalar bir de vatandaşı adeta soyup soğana çeviriyor. Meclis'ten bir ay önce yasa çıkmasına rağmen bankaların sigorta zorbalığı halen devam ediyor. Kendinden sigorta yaptırmayan vatandaşın kredi talebini reddediyor.
Çaresiz vatandaş kabul ediyor bu sigorta zorbalığını. Artık AKP'nin yeni Türkiye'si böyle. Zenginler ve bankalar kazanacak, gariban vatandaş ise bunlar için çalışacak. Türk insanını adeta bankaların kölesi yaptı bu sistem!
...***
Zühtü Kazancı 9 Mayıs tarihli Yenimesaj gazetesinde, " Polemikten beslenen siyaset"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Geçtiğimiz haftayı da siyasi üslup ve seviyelerin yerlerde süründüğü polemiklerle geçirdik. Artık hükûmet kanadında tahammülsüzlük gitgide artıyor, birazcık yüksek perdeden dillendirilen en ufak eleştiriye dahi çok ağır saldırılar, tepkiler ve cevaplar veriliyor. Bu durum her geçen gün artan oy kaybının ve iktidarı kaybetme korkusunun bir yansımasından başka bir şey değil kuşkusuz."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Hükûmet artık kendine ve icraatlarına güvenemiyor. Zira başta ekonomi olmak üzere her konu her geçen gün daha fazla idare edilemez, hükmedilemez ve yönetilemez hale geliyor.
Hükûmet kanadı 20 yıldır iktidar ve koltuğa o kadar sıkı bağlarla kendini bağlamış ki bunun dışında bir alternatifin rüyasını görmeye dahi tahammül edemiyor.
Bu durumda ne yapmak lazım?
Ekonomiyi ikinci plana atacak gündem oluşturmak, tabii ki.
Bu sırada imdada Ümit Özdağ yetişti. Onu yüksek perdeden tahrik ederlerse kavga ve suni gündem kaçınılmaz olacaktı ve oldu da.
Aksi takdirde İçişleri Bakanı Soylu'nun Ümit Özdağ'a bu kadar ağır ve galiz sözler sarf etmesine ne gerek vardı!
Koltuğunuz sağlamsa icraatlarınız vatandaşı memnun ediyorsa ve sandıktan korkmuyorsanız Ümit Özdağ'ın finanse ettiği Sessiz İstila kısa filmine sadece güler geçersiniz.
Kaldı ki mülteci sorunu sadece Ümit Özdağ'ın duyduğu bir endişeden ibaret değil. Toplumun büyük kesimi bu korkuyu iliklerine kadar hissediyor (Ya da hissettiriliyor) ve bu sebeple neredeyse tüm muhalefet partileri düzensiz göçmenlerin ülkelerine gönderilmesi gerektiği konusunda hemfikir.
Aksi takdirde Soylu, oynanmış rakamlarla mülteci sayısını tıraşlayarak milletin gazını alma ve birkaç yüz göçmenin uçaklarla sınır dışı edilme görüntüleriyle milleti rahatlatma çabalarına soyunmazdı.