Türkiye'den köşe yazarları
Karar: CHP'li Salıcı: HDP’nin 'Altılı Masa’da olma talebi yok
Yeniasya:
Hindistan’dan alınan buğday hastalıklı çıktı
Milli gazete:
Kulis: Erdoğan'ın rakibi netleşti: CHP'liler o aday etrafında birleşti
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Arslan Bulut 28 Mayıs tarihli Yeniçağ gazetesinde, "İktidarın gizlediği bilgiye ne denilir?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Cumhuriyeti ve millî kimliği içine sindirememiş siyasi kadrolar, rejim değişikliği için artık alt yapıyı hazırladıklarını düşünmektedir. Son zamanlarda, yasalara aykırı çıkışlara cüret etmelerinin sebebi budur. Rejim değişikliği için bir siyasi kadronun iktidar olması yetmez, bu sebeple dış desteğe de ihtiyaç duyarlar. Dışarıdan destek verenler, özellikle ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi ülkeler ile içerideki rejim değişikliği heveslilerinin hedefleri bir yere kadar birbirine paraleldir. O hedef, Türkiye Cumhuriyeti'nin yıkılması ve yerine etnik devletçikler kurulması, sonra bunların çevredeki diğer devletçiklerle birlikte bir federasyon veya konfederasyonda birleştirilmesidir. PKK'nın hedefi de budur."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Şimdi içeriden ve dışarıdan bu kadar açık bir saldırı altında olan Türkiye'de "dezenformasyonla mücadele" için denilerek "halkı yanıltıcı bilgi yaymak" diye yeni bir suç ihdas ediliyor.
Gerekçede "Halk arasında endişe, korku yaratmak saikiyle Türkiye'nin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli olacak şekilde alenen yaymak suç olarak düzenlenmektedir" deniliyor.
İktidarın PKK terör örgütü ile masaya oturduğu haberini yapmak da iktidar bu bilgiyi yalanladığı sürece suç olabilir! Man Adası'nda açılan bir dolarlık hesaplara Türkiye'den para göndermek, sonra bu parayı geri çekmek böylece rüşvet paralarını yıkamakla ilgili haberler de suç sayılabilir!
Bu tür bilgiler, gazetecilere genellikle nereden gelir? Devlet bürokrasisinde yapılanların yanlış olduğunu düşünenlerden değil mi? Onlar da adlarının açıklanmasını istemez. Açıklanırsa, başları büyük derde girer...
"Haber" denilen ürün de zaten, çoğu zaman "iktidarların halktan gizlediği bilgi"ye denilir.
Bunun gibi Venezuela ile Türkiye arasında uçaklarla uyuşturucu taşındığını söylemek veya yazmak da "halkı yanıltıcı bilgi" olarak gösterilebilir!
Kısacası iktidarların halktan sakladığı her türlü bilgiyi haber yapmak suç haline getiriliyor?
Oysa halktan gerçekleri saklamak dezenformasyonun ta kendisidir; yanıltıcı bilgi vermektir.
Teklif yasalaştığında Dünya Sağlık Örgütü'nün pandemi politikasının, temelinden yanlış olduğunu yazar ve aşılarda grafen oksit bulunduğunu, bunun da kansere ve kalp krizine yol açabileceğini, uzman görüşü olarak yayınlarsanız, kolayca halk sağlığını tehlikeye atmakla suçlanabilirsiniz. Asıl suçu küresel oyunlara alet olan iktidar işlese bile suç sizin üzerinize yıkılabilir!
Gerçi şimdi dünyaca ünlü Associated Press "Uzun COVID, aşılılarda da görülebiliyor" başlıklı bir haber yayınladı. Haberde "Uzmanlar, aşılamanın uzun COVID olasılığını yüzde 15 gibi ılımlı bir oranda azalttığını söyledi." gibi bilgiler de veriliyor.
Yarın "mRNA aşılarının sayısız zararları ortaya çıktı" diye de araştırmalar çıkabilir...
Veya CIA'nın aşı kampanyalarını küresel çapta genetik veri elde emek için kullandığına dair haberler yoğunlaşabilir... Mesela bazı ülkelere gönderilen aşıların farklı olduğuna dair iddiaları yazarsanız, halkı yanıltıcı bilgi vermekten içeri atılabilirsiniz...
Oysa halktan bilgi saklamak, dezenformasyonun ta kendisidir; yanıltıcı bilgi vermektir.
...***
Faruk Çakır 28 Mayıs tarihli Yeniasya gazetesinde, " Keyfilik bitsin"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"Türkiye’yi idare edenlerin tamamen keyfi işler yaptığını gösteren onlarca, belki yüzlerce ‘mahkeme kararı’ vardır. İdareciler ‘keyfi’ bir iş yapıyorlar, sonra o işin keyfi olduğu mahkeme kararlarıyla da tespit edildiği halde yine de keyfilik devam edip gidiyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bilindiği üzere ‘idarece’ gazetecilere verilen ‘basın kartı’ konusunda da bir süredir keyfi uygulamalar yapılıyor. Yürürlükteki yönetmelikler dikkate alınmadan bazı gazetecilere hak ettikleri ‘basın kartı’ verilmezken, bazılarının da ömür boyu kullanma hakkıyla sahip oldukları ‘sürekli basın kartı’ hakkı gasp ediliyor.
İlgili haberi Yeni Asya’da (27 Mayıs 2022) okumuş olmalısınız: Ankara 6. İdare Mahkemesi, Gazetemiz Genel Yayın Yönetmeni Kâzım Güleçyüz’ün başvurusu üzerine İletişim Başkanlığı’nın basın kartı ile ilgili tutumunun hukuka uygun olmadığına hükmetti. (...) Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından basın mensuplarına verilen basın kartı, gerekli şartların sağlanmasına rağmen gazetemiz çalışanları ve Genel Yayın Yönetmenimiz Kâzım Güleçyüz’e verilmiyordu. Güleçyüz durumu Avukat Mustafa Özbek aracılığıyla yargıya taşıdı. Mahkeme konu hakkındaki kararını verdi ve İletişim Başkanlığı’nın süreçle ilgili tutumunun hukuka uygun olmadığını belirtti.”
Daha önce açılan benzer davalarda da her defasında ‘idare’ haksız bulunduğu halde nedense bu yanlıştan geri adım atmadılar. Peki, mahkeme kararlarını dikkate almamak keyfilik üstüne keyfilik değil mi?
Esasında bu keyfi uygulamanın yanlış olduğunu bu işi yapanlar da çok iyi biliyor. Yani, mevcut kanun ve yönetmeliklere göre hak edene basın kartlarını vermemek idarenin yaması gereken bir vazifesidir. Eğer bu kartları almaya mani bir hal varsa, buna da mahkemeler karar verir. En baştan bu durum bilindiği halde hakların gasp edilmesine yönelmek ne ile izah edilebilir ki?
Bir başka önemli nokta da, bu husustaki mahkeme kararlarının dikkate alınmak istememesidir. Acaba mahkeme kararlarını dikkate almayan idarecilerin maksadı ne olabilir? Bugün değilse yarın, ama mutlaka bu yanlış bir şekilde sona ermeyecek midir? O halde tamamen yanlış ve keyfi olan bu uygulamada ısrarın iyi niyetle izahı mümkün olur mu?
Tabii ki Türkiye’de yapılan tek keyfilik bu değildir. Hatta, onlarca ve yüzlerce keyfilik varken bu mesele ile meşgul olmayı gereksiz görenler de olabilir. Fakat hak haktır ve küçüğü büyüğü olmaz prensibi gereği bu mesele de gündemde tutulmalıdır.
Mahkemelerin de tasdik ettiği idarenin yaptığı iş keyfiliktir ve Türkiye bütün keyfiliklerden kurtulmak durumundadır. Lütfen adaletin gereği yapılsın, mağduriyetler sona ersin...
...***
Işık Kansu, 28 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " Merkez Sağdaki Yükselme"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Geçmişte “Asena” olarak tanınan Meral Akşener’in, partisini merkez sağın yükselen hareketi yapmaya yönelik bir siyasi atak yaptığı gözleniyor. İYİ Parti, MHP’yi büyük ölçüde eritti. Hep güçlüden yana durmuş sağ seçmenin, iktidarda seçeneksiz gördüğü AKP’yi ufak ufak tırtıklıyor. Ama en önemlisi, CHP seçmenine de selam göndermeye özel önem veriyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Çeşitli araştırma şirketlerinin soruşturmalarına bakılacak olursa, İYİ Parti yükselişte. Bu başarının ardında, ne derseniz deyin, kendi içinde dengeli, tutarlı bir siyaset yatıyor. Kızılay’da olup bitenler, geçen hafta TBMM’de tartışıldı. İşte dile getirilen birkaç sav:
- Kurban için alınan bedellerin bir kısmının kimi dernek ve vakıflara gönderildiği.
- Yardım paralarıyla lüks yalılar kiralandığı.
- Kızılay içinde şirketlerde yandaşlara ballı maaşlar verildiği.
- Suriyeli derneklere yüklü yardımlar gönderildiği.
- Yalnızca birkaç ay içinde 200’ün üzerinde Kızılay mülkünün satışa çıkarıldığı.
Anlaşılan Kızılay, iktidar yandaşlarına yardım derneği konumunu genişletmiş.
Yeni bir dünya ve Türkiye düzeni kurulabileceğine inanmak için “Neoliberalizme karşıyım” demek, işin başlangıcı sayılabilir.
Ancak bu sözün havada kalmaması için özünü geliştirmek, uygulamaya dönük somut tasarımlar, inandırıcı hazırlık ve söylemler geliştirmek gerektiği çok açık.
Neoliberalizme karşı olmak, 5’li ihale çetesine eleştiri getirmenin ötesinde, özelleştirmeye ilişkin ciddi bir karşıt tutum almayı zorunlu kılar örneğin.
Yalnızca elektrik zamlarından vazgeçilmesi için direnmek, işin özünden kaçınmak sayılabilir. Çünkü işin özü ve zamların asıl nedeni, elektrik dağıtım şirketlerinin özelleştirilmiş olması ve enerji dağıtımından kâr edilmesidir.
Neoliberal karşıtı; enerjinin yanı sıra, sağlık gibi, eğitim gibi temel kamu hizmetlerinin kamu eliyle yürütülmesinden yanadır ve burada hiçbir esneklik gösteremez. Merkez Bankası’nın özerkliğini, son dönemde nedense hiç gündeme taşınmayan üniversite özerkliği, TRT’nin özerkliği gibi de algılayamaz.