Mayıs 30, 2022 08:30 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Milli gazete: Filistin’in gazıyla İsrail gazına gelme!

Yeniçağ:

En düşük emekli ve memur maaşı ne kadar olacak

Yeniasya:

Sağlıkta geriye doğru çağ atladık

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

İrfan Hüseyin Yıldız 29 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Enflasyon serbest uçuşta"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Bütün ekonomik veriler, Türkiye’de fiyat artışlarının durdurulamadığını, sabit gelirlilerin satın alma gücündeki büyük erimenin devam ettiğini gösteriyor. Bunun da ötesinde Merkez Bankası Para Politikası Kurulu’nca perşembe günü alınan kararlar, aslında büyüme uğruna enflasyonist politikaların devam edeceğini ortaya koyuyor. Yaşadığımız ekonomik krizi sadece dışarıdan gelen etkilere ve dış güçlere bağlamanın ise kötü ekonomik yönetime mazeret uydurmaktan öte bir anlamı bulunmuyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Önemli oranda yerli girdiye ve ileri teknolojiye dayanmayan, yüksek katma değer ve yüksek rekabet gücü içermeyen büyümelerin olduğu ülkelerde yapılan dış ticarette, günün sonunda dışarıya kaynak transferi kaçınılmaz oluyor. TÜİK, Türkiye’nin mart ayı dış ticaret haddini yüzde 75.3, mart ayı ihracatının ithalatı karşılama oranını ise yüzde 73.1 olarak açıkladı.

Geçen hafta TÜİK mart ayına ilişkin “Tarımsal Girdi Fiyat Endeksi”ni açıkladı. Tarımsal girdi fiyatlarının mart ayında bir önceki aya göre yüzde 15.6 oranında, bir önceki yılın aynı ayına göre ise yüzde 105.7 oranında arttığı görüldü. Tarımsal girdilerin önemli bir bölümünün (gübre, ilaç, yem vb.) ithal edildiği dikkate alınırsa döviz kurundaki artışla birlikte girdi fiyatlarının daha da yükseleceği anlaşılıyor.

Tüketim tarafında ise nisan ayı TÜFE oranı yüzde 69.97 seviyesine çıkarken, gıdadaki fiyat artışı yüzde 89.10 düzeyinde gerçekleşti. BM Gıda ve Tarım Örgütü, iklim krizine ve Ukrayna - Rusya savaşına bağlı olarak küresel düzeyde bir gıda krizinin yaşanabileceği uyarısında bulunuyor. Ancak bizim açımızdan daha önemli olan risk, tarım ürünlerindeki maliyetler nedeniyle çiftçilerimiz zarar ederken, yükselen tüketici fiyatları nedeniyle de hanehalkının yeterince beslenemiyor olmasıdır.

Benzer dramatik bir durum, konut fiyatlarında ve kiralarda yaşanıyor. Bir yanda inşaat sektörü artan maliyetlerden dolayı küçülüyor ve konut satışları azalıyorken, diğer yandan konut fiyatlarında ve kiralarda fahiş artışlar yaşanıyor. Merkez Bankası’nca açıklanan “Konut Fiyat Endeksi”, mart ayında bir önceki aya göre yüzde 9.3 oranında, bir önceki yılın aynı ayına göre ise yüzde 110 oranında artış gösterdi. 

Türk-İş’in yaptığı araştırmada, nisan ayında dört kişilik ailenin açlık sınırı 5 bin 323 lira, yoksulluk sınırı ise 17 bin 340 lira olarak tespit edilmiş. Asgari ücretin 4 bin 253 lira olduğu ülkemizde, yaklaşık 30 milyon çalışanın yüzde 50’si asgari ücret seviyesinde ücret alıyor. Bunun anlamı, çalışanların büyük bir kısmı açlık sınırının altında yaşıyor. Buna 13.6 milyon emekliyi, 7.6 milyona varan geniş tanımlı işsizi, çiftçileri, esnafı, küçük işletmeleri de dahil ettiğimizde vatandaşların büyük bir çoğunluğu derin bir yoksullukla boğuşuyor demektir. 

...***

Esfender Korkmaz 29 Mayıs tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Merkez Bankası ve ekonomik istikrar"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Merkez Bankası'nın gösterge faizini yüzde 14 düzeyinde tutması kararına ve 2022 Finansal İstikrar Raporuna bakınca, TL krizi ve ekonomik istikrarsızlığın derinleşeceği anlaşılıyor. Son PPK kararında; "Enflasyonda yakın dönemde gözlenen yükselişte; jeopolitik gelişmelerin yol açtığı enerji maliyeti artışları, ekonomik temellerden uzak fiyatlama oluşumlarının geçici etkileri, küresel enerji, gıda ve tarımsal emtia fiyatlarındaki artışların oluşturduğu güçlü negatif arz şokları etkili olmaya devam etmiştir.'' diyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Enflasyonun artışında küresel faktörlerin etkisi var ve fakat bu etki sınırlıdır. Türkiye'de enflasyonun bu kadar yüksek çıkmasının başta gelen nedeni, AKP iktidarında, demokrasi ve hukuki altyapıda erozyonlar ile güven kaybı; planlamanın kaldırılması, kambiyo ve kur sistemindeki gevşeklik sonucu ekonominin kırılgan ve spekülatif yapı kazanması, devletin kurumsal devlet olmaktan çıkarılması ve parti devleti yapılması etkili olmuştur. Bu şartlar altında;

MB'nin 2006 yılından bugüne kadar uyguladığı yüzde 5 enflasyon hedefi tutmadı ve MB'ye olan güven kayboldu.

Merkez Bankası'nın bağımsızlığının kaldırılması ve eksi reel faizde inat edilmesi kur şoklarına neden oldu. Kur artışları ithalat yoluyla doğrudan üretim maliyetlerini artırdı ve bu artışlar TÜFE'ye yansıdı.

Kısaca; TÜFE'yi yüzde 70'e, Yİ-ÜFE'yi yüzde 122'ye küresel sorunlar değil, siyasi iktidarın yanlışları getirdi.

Kaldı ki; Merkez Bankası 2022 Finansal İstikrar Raporu'nda da dünya enflasyon ortalaması var. Küresel gelişmeler dünya enflasyonunu beş-altı puan artırdığı halde, biz neden yüksek enflasyon yaşıyoruz? Enflasyon konusunda bu verilere ve MB açıklamalarına bakanlar; ister yerli, ister yabancı olsun, Merkez Bankası'na nasıl güvenir? Merkez Bankası'nın tek görevi TL'nin değerini korumaktır. Siyaha beyaz demek kadar ters algı yaratmak, deve kuşu gibi kafayı kuma sokmaktır.

Yine MB kararında "Cari işlemler dengesinde enerji fiyatlarından kaynaklanan riskler devam etmektedir'' diyor.

TÜİK verilerine göre Türkiye'nin 2021'de petrol ithalatı 42,3 milyar dolar oldu. Aynı fasıldan işlenmiş ürün olarak ihracatı ise yaklaşık 8 milyar dolar oldu. Net açık 34,3 milyar dolardır. Oysa ki enerji, yatırım malı ve teknoloji ithal etmediğimiz Çin'e karşı aynı yıl 28,5 milyar dolar dış ticaret açığı verdik. Üstelik ithalat kotları ve vergiler yoluyla bu açığı önleyebilirdik .

Sonuç olarak; bugünkü hükümet politikaları ve bugünkü Merkez Bankası anlayışı içinde, çıkış yolumuz kapalıdır.

...***

Vedat İlbeyoğlu, 29 Mayıs tarihli Evrensel gazetesinde, "Seçim güvenliği’ SADAT’tan ibaret değil"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Rejimin niteliği böyle koşulluyor; Türkiye’de hiç bir şey olağan haliyle seyretmiyor. Genel itibariyle siyasetin yoğunlaştığı ana eksen durumundaki seçim süreci de öyle. Baskın mı, erken mi, zamanında mı yapılacağı tartışmaları bir yana, seçimden önce seçim güvenliği konuşulur oldu. Bu çok doğal ve “sabredip seçimde oy verin hayatınızı değiştirelim” şeklinde yürüyen düzen muhalefetini ister istemez değişime zorladığı için de olumlu ayrıca."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Zira ‘seçim güvenliği’, sadece seçim günü gerçekleştirilebilecek bir şey değil. Hangi koşullarda seçime gidildiğiyle, hak ve özgürlüklerin ne ölçüde kullanılabildiğiyle ilgili bir konu. Öncesinden başlayan ve sonuçta bir mücadele konusu.

Tesadüfi değil, Kılıçdaroğlu SADAT çıkışını seçim güvenliğiyle de ilişkilendirdi. Aldığı istihbari bilgilerin sonucunda bu kuruluşun seçimlere dair özel organizasyonlarda bulunabileceği imasında bulundu ve yaptığı ifşa önemli yankı uyandırdı. Muhataplarında şaşkınlık yarattığı kesindir. Saray’da başdanışmanlık yapmış SADAT kurucusunun Cumhurbaşkanınca ‘tanımam etmem’ mealinde değerlendirilmesi de bu şaşkınlığın sonucudur.

TÜİK’in kapısına gitmek gibi olmadı bu. İktidarla içli dışlı olduğu bilinen ve kuruluş amacı ‘tedhiş’ yani çok bilinen manasıyla terör de dahil gayrinizami harp yöntemleriyle hemhal olmak olan bir organizasyonun seçim güvenliğiyle ilişkilendirilmesi olağan bir durum değildir. Demokrasinin temeli diye sunulan seçimlerin, bir ‘tedhiş öğretme/tedhişçi yetiştirme merkezi’yle aynı bağlamda anılmasını olağanlaştıran şey, memleketin olağan yöntemlerle yönetilmiyor oluşudur. Tekçi rejime, ekonomik yıkıma eşlik eden hak ve özgürlük kırımına, yasakların genişleyen kapsama alanlarına bakıldığında, Kılıçdaroğlu’nun ima ve işaret ettiklerinden kuşku duymak için bir neden de bulunmuyor. Adı çokça anılan demokrasiyle hiç bir biçimde kesişmeyecek bir düzlemde inşa edilip kurumsallaştırılmaya çalışılan bu rejimin, meşruiyetini seçim kazanmaktan başka mecra ve argümanlara dayandırma çabası da anlaşılır oluyor böylece. Seçim kazanmayla övünülen günler çoktan geçmiştir ve her seçim iktidar için bir tedirginlik ve ‘tehdit’ gerekçesi durumuna gelmiştir. Dolayısıyla seçim, oyların sandığa atılması ve sayılmasından önce kurgulanmalı, ‘sandık’ rahat bırakılmamalıdır.