Türkiye'den köşe yazarları
Karar: Depoda indirimin yolu var
Yeniasya:
Tek hedef demokrasiyi yeniden inşa etmek
Cumhuriyet:
6'lı masadan 'Göç Komisyonu' adımı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Akif Beki 17 Haziran tarihli Karar gazetesinde, “Adalet ve Kalkınma’nın Kalkınma’sı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İsminde Adalet önce geliyor fakat uygulamada Kalkınma hep öndeydi. AK Parti iktidarının ilk yıllarında şöyle espriler bile yapılırdı: “Kalkınma’nıza lafım yok ama Adalet’iniz size kalsın.” Yargıya söz geçiremiyordu o yıllarda. Dolayısıyla beğenilmeyen, AK Parti’nin Adalet’i değildi. Şimdi ikisinden de şikayet var. Hangisinin daha çok istenmediğini söylemek zor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Salgın başlarken IMF, dünya ekonomisinin küçüleceğini öngörüyordu. Türkiye’ninse dünya ortalamasından daha çok küçüleceğini, salgından çıkarken de daha az büyüyeceğini tahmin ediyordu.
İktidar iddiaya girmişti, salgında dev ekonomiler çökerken Türkiye devleşecek, şahlanacak, pozitif ayrışacaktı.
Tutturulamayınca yeni modellere geçildi. Son denenen enflasyonla büyüme modeli, iddiayı kazandıracak gibi görünüyor.
Gerçi IMF’ye göre Türkiye 2021’de gerilemiş, dünyanın en büyük ekonomileri arasında 21. sıraya düşmüştü.
Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, nihayet iktidara moral veren bir tahminde bulundu. 2022’de, sıralama Türkiye lehine değişebilir.
Fitch, küresel ekonomi için büyüme beklentisini yüzde 3,5’ten yüzde 2,9’a indirdi.
Türkiye ekonomisi için bu yıl büyüme tahminini de yüzde 2,4’ten yüzde 4,5’e yükseltti.
Gelin görün ki bu, vatandaş için iyi haber değil.
Çünkü iktidar, ekonomiyi büyütmek için halkı fakirleştirmeyi göze aldı.
Bakan Nebati’nin ‘enflasyonla büyümeyi seçtik’ diye savunduğu model, halk için fakirleşerek büyüme demek.
AK Parti’nin, Türkiye’ye başta vaat ettiği ‘insanı önceleyen kalkınma modeli’ne pek benzemiyor.
O modelin önceliği halkı kalkındırmaktı, büyüme rakamlarını değil.
Eski Adalet ve Kalkınma’nın en çok ‘Kalkınma’sı sevilirdi, ondan da eser yok şimdi.
Şubat 2011’deydi...
Başbakan Erdoğan, Kırgızistan’ı ziyaretinde eski AK Parti’nin ‘Kalkınma’ anlayışını şiddetle tavsiye etmişti.
Erdoğan’ın hararetle övdüğü ve herkese önerdiği o Kalkınma’nın, bugünkünden iki farkı vardı.
Bir: Parlamenter sistemle kalkındırıyordu.
Erdoğan, dünyadaki en ileri ülkelerin parlamenter sistemle yönetildiğini söylüyordu. Ve bu sisteme geçen Kırgızistan’ı kutluyor, “başarısını ispatlamış bir sistem” diyerek cesaretlendiriyordu.
Parlamenter sistemin başarısından kuşku duymanın yersiz olduğunda ısrarlıydı Erdoğan.
Bugünün dünyasında seçilmiş hükümet ve parlamentoların, ekonomik kalkınma noktasında en isabetli kararları alabildiğini, güçlü bir şekilde de uygulayabildiğini vurguluyordu.
İki: Devlet yerine insan öncelikliydi.
Erdoğan, Kırgızlara döne döne anlatmıştı bunu da, zihinlerine kazımak ister gibi.
…***
Murat Çabas 17 Haziran tarihli Yenimesaj gazetesinde, “Ne olacak bu mazotun hali?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Akaryakıt zamları artık rutine bağlandı. Bir bahaneyle zam üstüne zam yapılmaya devam ediliyor. Dün mazotun litresine 1 lira 27 kuruş zam yapılmıştı, yazımı yazdığım sıralarda çıkan haberlerde bugün için de 80 kuruş zam yapılacağı ifade ediliyordu. Bu zam da gelirse, motorinin litresi İstanbul'da 29.88 TL, Ankara'da 29.99 TL, İzmir'de 30 TL olacak. Böylece önemli bir maliyet unsuru olan mazot 30 TL kritik seviyesini görmüş olacak.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Geçen yıl litresi 7.20 TL, yılbaşında 11.43 TL olan mazot, bu son zamla beraber, geçen yıla göre yüzde 315, yılbaşına göre ise yüzde 161 zamlanmış oldu.
İlginç olan konu şu, ithalatımızın tamamına yakınını benzin ya da mazot olarak değil, ham petrol olarak yapıyoruz ama mazota peş peşe zamlar yapılırken, benzinin litre fiyatı 97 kuruş indirildi.
Şubat ayı resmi verilere göre ülkemizde günlük mazot tüketimi yaklaşık 50 milyon litre olurken, benzin tüketimi 10 milyon litre civarında…
Esasen bu verilerden anladığımız kadarıyla, tüketim miktarlarına baktığımızda, hükümete asıl vergi kaynağı mazot.
Yıllar önce mazot, benzine göre çok daha ucuz olmasına ve hatta bu sebeple daha çok tercih edilmesine rağmen, siyasilerimiz sırf daha fazla vergi toplayabilmek için mazot fiyatlarını benzinin üzerine çıkardılar.
Uyguladıkları yanlış politikalar bütçe açıkları oluştururken, bunun faturasını vergi yoluyla vatandaşa kesme zihniyeti tam gaz devam ediyor.
Bütün planlarını vergi odaklı yapıyorlar.
Halbuki Prof. Dr. Haydar Baş'ın Milli Ekonomi Modeli'nde madde madde saydığı, devletin devlet olmasından kaynaklanan gelir kalemlerini devreye koysalar Hazine'nin bütçesi çok daha fazla gelire sahip olacak ve vatandaşların cebinden ellerini çekecekler.
Ama iktidar uğruna verdikleri sözler, aldıkları icazetler bu doğru politikaları yapmalarına engel oluyor.
Yıllardır "petrol yok" dediler, sonra "var ama Lozan'a göre çıkartamıyoruz" dediler; BTP Genel Başkanı Hüseyin Baş'ın girişimi sonucunda CİMER'in itiraf etmesiyle öğrendik ki, sebep ne petrolün olmaması, ne de Lozan'mış…
Meğer verdikleri sözlermiş asıl sebep…
Sözü veren onlar, ceremesini çeken millet…
Petrol konusunda yaşanan bu sorun, 3 katrilyon değerinde olan tüm madenlerimiz için yaşanıyor, ayrıca yıllardır para basmamamızın ana nedeni de enflasyon oluşturması değil, yine bu sözler…
Devlet, bağımsızlık hakkı olan senyorajı (para basma hakkını) kullanmayınca, vatandaşların üzerine vergi üstüne vergi, ceza üstüne ceza, zam üstüne zam yağdırıyor; petrolünü millet için çıkartıp işlemeyince, mazot ve benzine zam üstüne zam geliyor; diğer madenleri işletmeyince hammadde, enerji fiyatları uçup gidiyor.
Ondan sonra herkes, ne olacak bu mazotun hali, ne olacak bu doların hali, ne olacak bu hammadde ve enerji fiyatlarının hali diye sorup duruyor.
…***
İhsan Çaralan 17 Haziran tarihli Evrensel gazetesinde, “İktidar halka gözdağı ve halkın haber alma hakkına saldırıda nereye geldi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Diyarbakır’da 8 Haziran günü evleri basılarak polis tarafından gözaltına alınan 20’si gazeteci 22 kişi bir hafta boyunca emniyette gözaltında tutulduktan sonra önceki gün mahkemeye sevk edildi. Mahkemeye sevk edilenlerden 16’sı tutuklanırken 4 gazeteci ve iki dernek çalışanı “adli kontrol uygulaması”yla serbest bırakıldı.
Bir hafta boyunca gözaltında tutulan gazetecilerin gözaltı gerekçelerine dair avukatlarına dahi bilgi verilmedi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Aynı gün başlıca basın ve meslek örgütlerinin, “sosyal medyaya sansür ve otosansür amaçlı” olduğu için “Geri çekilmesi”ni istediği yasa teklifinin “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçuna 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası öngören 29. maddesi TBMM Adalet Komisyonunda kabul ediliyordu. Nitekim sonraki saatlerde AKP ve MHP milletvekillerinin imzasıyla getirilen teklif Adalet Komisyonundan geçirilerek TBMM Genel Kuruluna sevk edildi!
Yani Adalet Komisyonunun AKP ve MHP çoğunluğu, TGS, TGC, DİSK/Basın-İş başta olmak üzere basın meslek örgütleri ve halkın haber alma özgürlüğünü savunan basın ve bilim çevrelerinden gelen eleştirileri, bu tekfin geri çekilmesi taleplerini umursamadı. Ve tabi, “Dezenformasyonun önlemesi”ne yardım edebilecek bir düzenleme için basın meslek örgütleri ve bilim insanlarından gelen öneri ve çağrıları umursamadıkları gibi!
Türkiye uzunca bir zamandan beri “gazeteci hapishanesi” olan ülkelerin başında geliyor. AKP iktidarı “gazeteciler hapishanesi”nde cezalandırılan gazeteci sayısını çoğaltmak, “muhalif” gördüğü medya kuruluşlarını ve gerçekleri açıklayan gazetecileri görevlerini yapamaz hale getirmek için elinden geleni ardına koymadı, koymuyor. Bu amaçla iktidar, “cumhurbaşkanına hakaret” merkezli olarak akla gelen her tür suçlamayla halka gerçekleri açıklamaya çalışan gazetecileri ve yandaş olmayan medyayı cezalandırmak üzere emniyeti, savcıları, BİK’i, RTÜK’ü tüm kapasitesiyle harekete geçirmiş bulunuyor.
Bu harekete geçirme Diyarbakır’da gazetecilerin toplu tutuklanmasına kadar varmış bulunuyor.
Tutuklananların Kürt gazeteciler olmasına belki kimi çevreler “Yok canım bu Kürt gazetecilere yönelik bir tutuklama, genelleştirme yapılmamalı” diyeceklerdir. Ama bu tutum herhalde sadece medyayı susturanlara ve halkın haber alma hakkını ayaklar altına alanlara destek vermek, daha da ötesinde bir adım sonra bunun kendi başına gelmesinin yoluna turkuaz halılar döşemektir!