Haziran 19, 2022 08:29 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: tarım maliyetleri giderek artıyor

Yeniçağ:

Son ankette AKP’ye büyük şok

Milli gazete:

Karamollaoğlu: İpin ucu kaçtı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

İbrahim Kiras 18 Haziran tarihli Karar gazetesinde, "Hükümet ne yapsın bu ekonomiye?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Son zamanların dikkat çeken gelişmelerinden biri iktidar çevrelerinin dilindeki “dış güçler” retoriğinin görünür derecede geriye itilmiş olması. Galiba her kapıyı açan maymuncuk özelliğini kaybetti bu iddia aradan geçen sürede. Çünkü insanlar ülkede olup bitenlerin sorumluluğunun devleti yöneten kadrolarda olduğunu düşünüyorlar."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bu yüzden olsa gerek, yeni seçilen enstrüman “hükümet ne yapsın” retoriği. Yaşanan sorunların kaynağı olarak daha rasyonel açıklamalar ileti sürülmeye çalışılıyor. “Evet, birtakım sorunlar var ama pandemi ve Ukrayna savaşının etkileri bunlar. Bakın, bütün dünyada enflasyon var” deniliyor artık.

Doğru ama dünyadaki en kabadayı enflasyon yüzde yedi, Türkiye’de ise -üstelik TÜİK hesabıyla- yüzde 73… Çünkü bizdeki sorun milli paramızın değerinin kalmamış olması. Bunun da sebebi uygulanan ekonomi politikaları.

Aynı şekilde “Benzin, mazot her yerde pahalı… Hükümetin buna karşı yapabileceği bir şey yok” savunması her bakımdan yanlış ve yanıltıcı. Burada da mesele petrolün varil fiyatlarındaki artış değil bir defa. Yine milli paramızın değersiz olması.

İkincisi, hükümetin yapabileceği çok şey var. En başta kurun yükselişini durduracak önlemler alınabilir. Bunun yolu da belli. Ama bir inatlaşma çerçevesinde yanlışta ısrar edildiği için bu yola gerilemiyor.

Diğer yandan, asıl mesele olan TL’nin değersizleşmesi konusu çözülemese bile akaryakıt fiyatlarında hükümetin yapabileceği şeyler yine de var uzmanlara göre. Çünkü bizim tükettiğimiz akaryakıtın bedelinin çok büyük bölümü vergilerden oluşuyor.

Daha önce hükümet ÖTV gelirinden feragat ederek uyguladığı eşel mobil sistemiyle tüketiciye ulaşan benzin ve mazotun fiyatını belirli bir düzeyde tutmuştu. Enflasyonu düşürücü etkisi de olan bu uygulamanın yeniden devreye sokulması isteniyor.

Ayrıca Rusya’dan alınan petrolün eski anlaşmalar sayesinde dünya piyasasının altında olduğu halde diğer kaynaklardan sağlanan petrolle aynı fiyattan satılmasından vaz geçilirse tüketicinin bir nebze olsun rahatlatılması mümkün.

...***

Remzi Özdemir 18 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Bankacılıkta taşeron isyanı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Bankacılık sektörü Türkiye'nin gözdesi. Gerek bilanço gerekse itibar açısından her zaman gözde bir sektör. Bu güzide sektöre yakışmayan şeyler de var. Mesela kendi şubesinin içine taşeronu sokmak gibi. Bir banka düşünün: 15 bin personeli var ve bunlara her türlü imkânı sunuyor. Kendi çapında maaş veriyor. En küçük bir bankanın dahi şubesinde en az 15 kişi çalışıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bankaların bu 15 çalışanının dışında bir de üvey evlatları var. Her şubede bir tane üvey evlat bulunduruyor.

Üvey evlat diyorum çünkü onlar adeta o muameleyi görüyor.

Onlar banka şubelerinde çay ve temizlik hizmeti veren görevliler. Onlara destek personeli deniliyor.

Bazı bankalar bu kadroları hangi akla hizmet ise taşerona devretmiş.

Düşünün lütfen, bir şubede 15 ile 30 kişi arasında çalıştırıyorsunuz ama sadece 1 kişiyi kendi kadronuzda tutmuyorsunuz bunu taşerona veriyorsunuz.

Öncelikle bankacılık güven işidir.

BDDK'nın bu taşeronlaşmaya son vermesi lazım.

Bankanın içine başka bir şirket sokulmamalı.

Böyle bir zehirli düşünceye BDDK, nasıl müsaade etti açıkçası aklım ermiyor.

Bankalar öncelikle şu soruya yanıt vermeli; 15 bin kişilik bir kadronuz var sorun olmuyor da mutfak ve temizlik ve de güvenlik kadrosunu neden taşerona devrediyorsunuz. 15 bin kişinin içinde bu insanların sayısı bin bile değil?

Bankalar bu kadar mı küçük hesap yapıyor?

Bu taşeronlaşma son dönemde hızla yaygınlaşıyor.

Bir kamu bankası bile güvenlik kadrosunu taşerona devretti.

Diyeceksiniz ki, taşeronda olmasının ne zararı var?

Öncelikle bu kişilerin özlük hakları ihlal ediliyor.

Aynı şubede bir çalışana günlük 65 lira yemek ücreti ödenirken, taşeron kadrosuna 18 lira veriliyor.

Koskoca banka bununla mı kalkınacak?

Çok çok bir iki kalem daha tasarruf koyun üstüne.

Taşeron kadro bankacılık sektörünün en büyük ayıbıdır.

Bankaların taşeron kadrosunda çalışanlar artık isyan aşamasına geldi. BDDK küçük bir düzenleme ile banka şubelerinin içinde taşeron kadroya bir son verebilir. Bu konuyu işlemeye devam edeceğim.

...***

Abdülkadir Özkan 18 Haziran tarihli Milli gazetede, " Tek İhtimalli Seçim Olur Mu?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Demokrasi dendiğinde ilk akla gelen husus belli periyotlarla seçimlerin yapılması, toplumların da kişisel değerlendirmelerine dayanarak seçime giren partilerden birini tercih etmeleridir. Bunun dışında daha seçim sandığı ortaya gelmediği halde partilerden birisi, “Kazanmak dışında ihtimalimiz olmayan bir seçim” nitelendirmesinde bulunuyorsa, sanıyorum böyle bir nitelendirmede seçimlerden bahsediliyor olamaz."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Özellikle de 20 yıllık iktidarlarının sonunda ülkeyi getirip bir ekonomik çıkmaza sürüklemiş, toplumda bir avuç mutlu azınlık dışında memnun olan kalmamış iken iktidar partisince, “Kazanmak dışında ihtimalleri olmayan bir seçim”den söz ediliyorsa bunun nasıl olacağını izah etmeleri gerekir. Çünkü demokratik kurallar içinde yapılan hiçbir seçimin peşin olarak mutlak bir galibinden söz edilemez. Bunu söylerken elbette her seçim öncesi ülkede bir takım araştırmalar yapılır, halkın nabzı tutulmaya çalışılır. Bir bakıma her parti ya da ittifak oluşturan partiler seçim sonucunu tahmin etmenin peşine düşerler. Bunun da yadırganacak bir yanı yoktur.

Ancak, muhalefete yönelik küçümseyici, hatta değersizleştirici bir tavır ile her gün muhalefete yönelik azarlamalar, küçümsemeler sıralanıyor ise bu tavrın sebebi olarak karşımıza yıpranmış olan iktidar kanadının sözcülerinin bir telaşa kapıldıkları, giderek de seçimlerle ilgili gelişmelerden ciddi rahatsızlık duyduklarını göstermez mi? Gerçekten söyledikleri gibi kazanmaları dışında bir ihtimalin olmadığı bir seçim geliyorsa o zaman bu kadar öfkeye, hırçınlığa gerek kalmaz. Çünkü kesin kazanacaklarını düşünenlerin rahat olmaları gerekir. Elbette bu iddianın aksine yapılan araştırmalar ortaya farklı bir sonuç koyuyorsa ve giderek de muhalefetin seçim kazanma ihtimali kuvvetleniyor ise bu kadar öfkeye, hırçınlığa gerek kalmaz. Hatta sertlik ve hırçınlığın seçimi kazanma ihtimalini zayıflattığını görmeleri gerekir. Bir yandan daha seçimlere bir yıl varken, “Kazanmak dışında ihtimal yok” diyeceksiniz, öbür yandan da sürekli olarak ses tonu yükseltilecek, hırçınlaşacak, iktidarı eleştirenleri amiyane tabirle fırçalayacaksınız, doğrusunu söylemek gerekirse, yani söylenen ile sergilenen tavır ve üslup çelişmektedir. Bir yandan Millet İttifakı’nı, “Karşımızda her tarafı dökülen bir ittifak var” diyerek küçümseyeceksiniz, ardından da böylesine her tarafı döküldüğünü söylediğiniz ittifakın sergilediği sakin tavır karşısında adeta iyice öfke dozajını kaybedeceksiniz, doğrusu eğer toplumun bilmediği bir başka ihtimal yok ise daha seçimlere bir yıl varken, bu bir yılın varlığı da her fırsatta iktidar sözcüleri tarafından tekrarlanırken sonucun şimdiden iktidar tarafından ilan ediliyor olmasının sağlıklı bir yaklaşım olmadığını söylemek yanlış olmaz sanırım.Söz gelimi her tarafı dökülen bir ittifak olarak nitelendirdikleri bir muhalefete yönelik, “Altılı masa sirk çadırı” gibi bir nitelendirmenin anlamı olabilir mi? Eğer her tarafı dökülen ve bir sirk çadırı görüntüsü veren bir muhalefet karşısında bu kadar telaşa gerek kalır mı? Sözü uzatmadan başlangıçta ifade ettiğimiz düşüncemizi bir kez daha belirtmekte yarar var. Hiçbir seçim tek sonuçlu olarak nitelendirilemez. Tahminler ve partilerin gönüllerinden geçenler olabilir ama gelecek sene yapılacak seçimlerin iktidar kanadının kedilerinin tek galibi olarak ilan etmesi, hem millet iradesine tahammülsüzlük anlamına gelir hem de rejim hakkında kafalarda soruların oluşmasına yol açar.